25 Haziran 2013 Salı

Endoktrinasyon Oyunları !

Halkı kendi idealindeki model doğrultusunda birer kul formatına dönüştürmek, sistemin en nihai amacıydı ve halkı referans alarak kendisini dönüştürmeyi asla düşünmedi. Asıl amacı, onları her zaman güdülecek koyunlar haline getirerek, istediği doğrultuda kullanabilmek ve önceden hazırlanmış kalıplara yerleştirip tek tip vatandaş modeli oluşturmaktı. Böylece sistem, (insan olmanın doğası gereği) kendisini etnik, kültürel ve dini farklılıklarla ifade eden bireyi tek kalıp içerisine döküp etno-seküler bir ‘Cumhuriyet Vatandaşı’ yarattı.
Sistemin, dolayısıyla devletin tüm çabası, vatandaşın ona itaat etmesi, doğuştan borçlanması ve bu borçları sorgulamadan ödemesi içindi. Bunu başardı da.
Devlet, kendisine bu kul yetiştirme sürecinde çeşitli endoktrinasyon araçlarını en iyi şekilde kullandı. Halk durduk yere devletin kalıbına girip vatandaşa dönüşmezdi ya. Onları bizzat bu kalıba sokmak lazımdı.
Devletin bu endoktrinasyon araçlarının eğitim, militarizm ve medya gibi temel ayakları vardı.
Bu araçlardan ilk ikisi cumhuriyetin kuruluş döneminden sonra peyderpey kullanılmaya başlanmıştı zaten. Üçüncüsü ise cumhuriyet döneminde basılı materyaller aracılığıyla sağlanırken, teknolojinin gelişmesiyle kullanılan işitsel-görsel yayın ve medya ile sağlanmaya başlandı.
“Milli Eğitim” Yalanları
Sistem, eğitim ayağı olarak “milli eğitim” isimli en etkili endoktrinasyon aracını okullarda kullandı. Çocukların beyni yıkandı ve bugün milli eğitimin çarklarından geçmiş en makul insan bile “varlığını Türk varlığına armağan” edecek derecede “yurtseverlikle” bu tornanın ürünlerinden biri haline dönüştü.
Bu süreç içerisinde asker-millet yetiştirmek için ulus devlet, temel araçlardan biri olarak eğitimi kullandı.
Eğitime militarizm serpiştirildi ve okullar militarist bir yapıya büründürüldü. İtaat kültürü ve emir komuta zincirinin hakim kılındığı okullardaki eğitimin temel amacı sistemi kutsamak oldu. Törenlerde ve resmi bayramlarda çocuklar askerleştirildi. Sistemi kutsayan eğitim araçlarında ise (örneğin şiir), kan, silah, düşman gibi militarist ifadeler alışılagelmiş bir şekilde kullanıldı.
Yıllarca insanlara, vatan toprağının her zerresinin insan kanından daha değerli olduğu, her Türk’ün bebek değil de asker doğduğu endoktrine edildi.
Yıllarca, sistemin sorgulanmadan işleyebilmesi için hayali düşmanlar yaratıldı. Üç tarafımızın denizlerle, dört tarafımızın düşmanlarla çevrili olduğu, ülkemizin sürekli tehdit altında olduğu söylendi. “Türkün türkten başka dostu olmadığı” yalanlarıyla nesiller yetişti. Hayali düşmanlar sadece dışarıda değildi, iç düşmanlarımız da vardı bizim.
Solcularımız vardı, her kışı komünizm tehdidiyle geçiriyorduk.
Dindarlarımız vardı, laik cumhuriyetimizi katı bir şeriat devletine dönüştürmek için var güçleriyle çalışıyorlardı.
Gayrimüslimlerimiz vardı. Kesmekle de kovmakla da bitmiyorlardı ve ülkenin etnisite ve din homojenliğine tehdit oluşturuyorlardı.
Din de bir dogma tabii, tek dinimiz var bizim, o da Kemalizm ama herkes Müslüman olsun, bu Müslümanları bizim çizdiğimiz sınırlar içerisinde güdeceğimiz bir de diyanetimiz olsun, hülâsa herkes adam olsun.
Bir de kendilerini Kürt zanneden, dağda yaşayan Türk’lerimiz vardı. Orada bir köyde yaşarlardı uzakta, gitmezdik, görmezdik onları ama onlar Türk’tü ve o köy bizim köyümüzdü. Sonradan bu dağlı Türkler devletimizin birliğine-dirliğine kast etmişti, şaki olup dağlarımızda dolaşmışlardı. Sonra Zilan Deresi’nde sıkıştırdık, Munzur çayında boğduk, Diyarbakır’da astık onları. Anlayacağınız ülkemize rahat yoktu. Düşman her yerdeydi. Sağımızdan-solumuzdan, doğudan-batıdan, havadan-karadan her yerden her an çıkabilirlerdi.
Bu sebeple, ülkemizin bu özel konum ve durumu münasebetiyle, yüce atamızın da inayetiyle demokrasinin bize özel bir tanımı olmalıydı.
Ülkeyi, bizim önerdiğimiz biri, halk tarafından seçilerek yönetmeliydi. Buna da halkın kendi kendisini yönetmesi denmeliydi.
Maazallah, batı icadı demokrasiyi kullansaydık yukarıda sayılan iç ve dış mihraklar, kendileri gibilerini başımıza (Başbakan ve Cumhurbaşkanı olarak!) seçerlerdi.
(Biz kim miyiz?
Beyaz Türkleriz biz. Laikiz, Atatürkçüyüz, ulusalcıyız… Bu ülkenin asıl sahipleriyiz yani.)
Militarizm Yalanları
Sistemimizin ayakta kalmasını sağlayan temel direklerden bir diğeri de militarizmdi. Militarizm sadece silah altına alınan erkeklerin beynini yıkamadı. Sistemin bu ayağı çoğu zaman eğitim ve medya ile iç içe de kullanıldı.
Militarist bir eğitim anlayışının yanında, medyanın da araçsallaştırılmasıyla militarist bir haber-yayın anlayışı benimsendi ve bu anlayışla devlet, geleceğe de yatırım yaparak kendi kalıbındaki fikirleri, görsel ve basılı medyanın bombardımanına maruz kalan yetişkinlerin yanı sıra çocukların beyinlerine de dökmeye başladı. Ve bu sayede sistemin muhafızı olacak yeni nesiller yetiştirildi.
Yetiştirilmeye de devam ediliyor.
Militarizmin en yoğun yaşandığı yer olan ordunun da tüm temeli militarizmden mürekkepti zaten. Orduya göz bebeğimiz dendi. Ona, cumhuriyeti koruma ve kollama görevi verildi. Ordu, dindar halkın dinî duygularından faydalanmak için kendisine ‘Peygamber Ocağı’ dedi ama dini eğilimleri olan personeline de etmediğini bırakmadı. İşini gücünü bıraktı, içerde ve dışarıda düşman aradı, fişledi, sistemi ilk kurulduğu günün zindeliğinde tutmak için 10 yılda bir darbe yaptı.
Zihinlere bahar temizliği…
Sistem bu ülkenin insanlarının birçoğunu kendi ideolojisiyle devşirdi. Analarının kucağında süt içen bebeleri zorla alarak kutsal mabetler olan okullarda mankurtlaştırdı, onları kendi özüne yabancılaştırıp birer katile dönüştürdü.
Mesela militarist zihniyete ve bu ideolojiyle yoğrulmuş nesillere göre kanla kutsallaştırılmış toprak yine kana doyurulmalıydı ki vatan denen tel örgülerle çevrilmiş kara parçası varlığını kadim kılsın.
Bu sebeple bu ülkede örneğin,“vicdani ret hak olarak tanınsın” diyeceklerin sayısı “vatan toprağı insan kanından daha kutsaldır”diyeceklerin sayısından daha fazla değildir.
Ben Ahmet Altan gibi “vatanı bir çift kadın memesi” ucuzluğuna satmam ama bir gencin tek damla kanına satarım.
Vatan toprağı kutsal falan değildir. Bu kutsallık adı altında suç işleyenler de masum değildir.
Ne diyor usta şair Yılmaz Odabaşı:
“ ve ant olsun ki
hiçbir kurşun, hiçbir çelik
hiçbir toprak ve hiçbir vatan
daha kutsal değildir insandan”
İşte kafadaki sisleri dağıtınca berrak bir gerçek olarak karşımıza çıkan sonuç bu.
Kutsallığı dünyevileştirerek insanın hayatını anlamsızlaştırmaya çalıştılar yıllardır.
Kutsal olan insandır, insanın yaşam hakkıdır ve insani değerlerle birlikte insanın takdirindekilerdir.
İşte bu yaşam hakkını ve özgür iradesini insanın elinden alan ise silahlardır, silahlananlardır dolayısıyla militarist zihniyettir.
Militarist zihinler bu söylenenleri, “insanın tek damla kanının topraktan daha değerli olduğu”gerçeğini kabullenemez.
Çünkü lekelenmiş, endoktrinasyonlarla tanınmaz hale getirilmiş, militarist fikirler ile tıka basa doldurulmuş beyinler berraklaşmadan söz edilen olay ve olgular hakkaniyetle değerlendirilemez.
Toprak uğruna gençlerin ölmesinin anlamsızlığını, yaşananların vahametini ve yakıcılığını, ancak 1923 model “Kemalist Cumhuriyet” isimli deli gömleğinden kurtularak ve bu gömleğin üzerimize lekelediği militarist zihniyetten arınarak anlayabiliriz.
İşte bu sebeple gelin, bir asırdır bize belletilen tek taraflı kurgulanmış fikirleri, zihnimizden kazıyalım. Dezenformasyonlarla donatılmış, milli eğitim vasıtasıyla enjekte edilmiş olan emanet enformasyonları iade edelim ve endoktrinasyonlarla bulanıklaşmış-iğfal edilmiş zihinlerimizi bahar temizliğine çekelim.
Bu aşamadan sonra, kendisine manipüle edilecek zihinler bulamayan sistem de halka ve çağa ayak uydurmak zorunda kalacak ve ‘zorunlu bahar temizliğinden’ nasibini alacaktır.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder