1
Bilgi Notu: Enstitümüz tarafından 07 Haziran 2013 Cuma günü Gezi Parkı olayları etrafında
gelişen toplumsal ve siyasal olayları farklı boyutlarıyla analiz edebilmek için geniş katılımlı bir
çalıştay düzenlenmiş olup, bulgu ve değerlendirmelerin paylaşılabilmesi amacıyla bu rapor
hazırlanmıştır.
2
İÇİNDEKİLER
Gezi'de ki doksan kuşağı faktörü .................................................................................................8
A. OLAYLARIN GELİŞİM SÜRECİ ...........................................................................................15
1. Gezi Parkı Etrafında Yaşanan Hadiselerin Başlangıcı: ....................................................15
2. Eylemlerin Ülke Geneline Yayılması: ................................................................................15
B. EYLEMCİLERİN PROFİLİ ......................................................................................................16
1. Gezi Parkı Eylemcileri: .........................................................................................................16
2. Ülke Genelinde Eylemciler: .................................................................................................16
C. EYLEMCİLERİN AMAÇLARI VE SÖYLEMLERİ ..............................................................21
D. EYLEMİN ULUSLARARASI BOYUTU ................................................................................22
E. DEĞERLENDİRME VE ÖNERİLER ......................................................................................24
1. Yapısal Nitelikli Önlemlere İlişkin Öneriler ....................................................................27
2. Konjonktürel Nitelikli Önlemlere İlişkin Öneriler ..........................................................29
3
ÇALIŞTAY-KATILIMCI-LİSTESİ
1) YASİN-AKTAY-* SDE Başkanı, Yıldırım Beyazıt Ünv. Öğretim Üyesi, Prof. Dr.
2) ABDULKADİR-SELVİ-* Gazeteci – Yazar, Yeni Şafak Gazetesi Ankara Temsilcisi
3) AHMET KIZILKAYA – SDE Uzmanı
4) AHMET-ÜNAL-* SDE Uzmanı
5) ALİ-ŞAFAK-* SDE Yüksek İstişare Kurul Üyesi, Prof. Dr.
6) ALPER TAN * SDE Yüksek İstişare Kurul Üyesi, Kanal A Genel Yayın Yönetmeni
7) AYDIN BOLAT * SDE Stratejik Planlama Kurulu Başkanı
8) AYTEKİN-GELERİ-* SDE Savunma ve Güvenlik Programı Koordinatörü, Polis
Akademisi Öğretim Üyesi, Prof. Dr.
9) BEDİR-SALA-* SDE, Sosyoloji Doktora Öğrencisi
10) BİROL-AKGÜN-* SDE Dış Politika ve Uluslararası İlişkiler Koordinatörü,
Necmettin Erbakan Ünv. Rektör Yardımcısı, Prof. Dr.
11) BÜLENT-ORAKOĞLU - Eski Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanvekilli
12) CELAL-KAZDAĞLI-* Gazeteci, Yazar
13) EROL-GÖKA-* Necmettin Erbakan Üniversitesi Öğretim Üyesi, Psikiyatr, Prof. Dr.
14) ERTAN-ÖZENSEL-- Selçuk Üniversitesi, Edebiyat F. Sosyoloji Bölümü, Doç.Dr.
15) F.-BETÜL-KESKİN-- Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Doktora Öğrencisi
16) H.-EMRAH-BERİŞ-* SDE Uzmanı ve Gazi Ünv. Öğretim Üyesi Doç.Dr.
17) HACI DURAN * Adıyaman Üniv. Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi, Prof. Dr.
18) KUDRET-BÜLBÜL-* Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşar Yardımcısı, Doç. Dr,
19) M.FATİH-SEZGİN-* SDE Uzmanı
20) MUHSİN-KAR-- Necmettin Erbakan Üniversitesi, Öğretim Üyesi Dekan, Prof. Dr
21) MURAT-KÖSE-* Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Doktora Öğrencisi
22) SACİT-ADALI-* SDE Yüksek İstişare Kurulu Başkanı, Turgut Özal Üniversitesi
Hukuk Fakültesi Dekanı, Prof. Dr.
23) SALİHA-ZİYA--*Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı – Asistan
24) TALİP-ÖZDEŞ-* SDE Uzmanı, Cumhuriyet Üniversitesi Öğretim Üyesi, Prof Dr.
25) TUNCAY-ÖNDER-* Gazi Üniversitesi, Siyaset Bilimi, Doç. Dr.
4
5
SUNUŞ
Taksim Gezi Parkı’nı koruma adına başlatılan ve bütün Türkiye sathına değişik tezahürlerle
yansıyan toplumsal hareketlilik birçok açıdan ele alınmayı hak ediyor. Bu tür olaylar toplum
içinde belli bir süre içinde cereyan etmiş olan değişimleri, dip hareketlilikleri, sorunları,
rahatsızlıkları gözlemlemeye imkân veren önemli fırsatlar olarak da değerlendirilebilir. Normal
şartlar altında değişik anket veya saha çalışmalarıyla, çoğu kez seçimler yoluyla bu toplumsal
siyasal değişimler kendini hissettirse de bu çapta eylemler ve bu eylemler yoluyla harekete geçen
kitlelerin ortaya koydukları tepkiler, düşünceler, sloganlar, ve bütün bu sloganların toplumun
değişik kesimlerinde yol açtığı başka tepki ve düşünceler, toplumun dinamiklerinin ne kadar
farklılaştığı konusunda paha biçilmez veriler sağlar. Normalde kendi rutininde yaşayıp gitmekte
olan bir toplumda görülemeyecek semptomlar bu tür ortamlarda açığa çıkar. Toplumu iyi
anlayıp toplumun beklenti ve ihtiyaçlarıyla uyum içinde siyaset üretmek isteyenler için o yüzden
bu tür ortamlar gerçek laboratuvar ortamları sağlar.
Bu açıdan bakıldığında Gezi olayları üzerine yapılacak çalışmalar bu rapor kapsamında
tüketilemeyecektir. Ancak bu olaylar üzerine daha sınırlı sorulara cevap bulmak üzere bir
değerlendirme yapmak gerekiyor. Olayın sonradan gelişen aşamalarına bakıldığında bu olayın
içinde planlayıcı ellerin var olduğu ve olayların akışına göre bu planlayıcı ellerin çoğaldığı,
çeşitlendiği ve farklı ittifakları harekete geçirdiği görülüyor. Gezi Parkı’nı koruma adına ortaya
konulan direniş hareketinin baştan itibaren hedefinin Gezi Parkı’nın çok ötesinde bir isyanı
örgütlemek olduğu zamanla daha iyi anlaşıldı. Ancak daha önce ODTÜ’de TÜBİTAK’ın uydu
fırlatma töreninde, Reyhanlı’da ve değişik seferlerde denenmiş olduğu anlaşılan bu girişimin bu
denemelerde tutmadığı halde bu sefer ağaç ve yeşil duyarlılığı, kentsel duyarlılık üzerinden
giderek nispeten daha başarılı olduğu ve AK Parti’ye karşı birikmiş bütün muhalefeti
birleştirmeyi başarması üzerinde durulmayı hak ediyor. Bayrak, Atatürk, laiklik gibi semboller
üzerinden sağlanamayan genişlikte bir ittifakın “ağaç” sembolü üzerinden oluşabilmesi her
şeyden önce ilginçtir.
Birleştirici-bir-sembol-olarak-ağaç-ve-kent-duyarlılığı-
Yeşil ve kent duyarlılığı, kentin yönetimine katılım isteği toplumda bu ölçekte bir talep midir
gerçekten? İnsanların yaşadıkları şehirlerin yönetimine katılması, demokrasinin en temel
düzeyidir. O yüzden demokrasi, esas itibariyle, yerelde başlayan, yerelde kendini kanıtlayabilen
bir süreç. Yerel düzeyde ise insanların ilk ilgilenmeleri beklenen yaşadıkları şehrin
düzenlenmesi, geleceğinin planlanmasıdır. Ancak burada demokrasi ile şehrin planlanması
arasındaki ilişki demokrasi lehine kurulduğunda yönetilmesi en zor işlerden biri haline geliyor.
Çünkü halkın sürece katılımı konusunda ilkesel tutumlar alınmadığında şehirde bir planlamanın
yapılması da pek mümkün olmuyor. O yüzden İbn Haldun, Mukaddime’sinde şehrin
planlamasında güçlü ve yönetici devlet iradesinin önemi üzerine tarihten örneklerle uzun uzun
durur. Türkiye'nin yerel siyasetinin çoğu kez en büyük handikabı da zaten vatandaşla
gereğinden fazla yüzgöz olmaktan ve vatandaşın taleplerine karşı başta alınan ilkesel
kararlardan çok kolay tavizler verebiliyor olmasından ileri geliyor. Gecekondusunu diken
insanlar, demokrasi sürecinin içinden buldukları kanallarla hemen değilse bile kısa süre içinde
şehre dayattıkları fiili durumu kanuni hale getirebiliyorlar.
6
Sadece ekonomik düzeyi gecekondu sakinleri düzeyinde olanlar değil, sermaye sahipleri de yine
siyaset ile ilişkilerini kolaylıkla şehrin planlamasına nüfuz etmenin, onu kendi istekleri
doğrultusunda belirlemenin bir yolu olarak kurarlar. O yüzden demokrasi ile şehir planlaması
arasındaki denge baştan gerilimli bir alandır. Popülizm kolaylıkla demokratik bir tutum kılığına
girerek çıkabilir karşınıza.
Avrupa ve Amerika şehirlerinde yerel yönetimlerin ne kadar güçlü olduğu konusundaki
efsanelere isteyen istediği gibi inansın. Orada belirlenmiş son derece katı kurallar ve şehir
planlaması içinde verilmiş kararlar hilafına bir çivi çakmaya müsaade edilmiyor. Bu alabildiğine
katı kararlar belki sonuçta herkesin faydasına inandığı ve güvendiği bir konsensüsle
tamamlanıyor, ama ilk konulduğunda veya uygulandığında demokratik prosedürlerin
izlendiğini kimse zannetmesin. Duvarın yıkılmasından sonra Berlin yeni baştan dizayn edildi. Bir
sürü ağaç kesildi, bir sürü bina yıkıldı. Bugün Berlin'i ziyaret edenler, özellikle şehir merkezinde
yirmi yıl önceki Berlin'den eser bulamazlar. Eski Berlin şehir merkezinin yerinde kurulan yeni
binalar post modern mimari söylemlerinin yoğun eleştirilerine de maruz kalıyor. Üstelik
eleştirilerin bir kısmı bu konuda Berlin sakinlerinin yaşadıkları şehrin altının üstüne
getirilmesine sadece seyirci kılındıkları, bu süreçte hiç bir tasarrufa sahip kılınmamaları da
yatıyor. Sadece Berlin mi? Avrupa'nın bütün şehirleri biraz da İbn Haldun'un analizini doğrular
şekilde gelişiyor. Yine de şehrin hem bütün sakinlerinin 'ortak iyi' sini gözeten, hem de bunu o
sakinlerle Mümtazer Türköne'nin dikkat çektiği gibi maksimum bir 'yönetişim' içinde yürütmesi
yeni demokrasi düzeyinin en önemli ifadesidir.
Bu konuda gerek yeşil alanların çoğaltılması, ağaçlandırma gerekse de tarihi mekânların
restorasyonu ve şehre kimlik katacak şekilde hayata kazandırılması kentsel dönüşüm
kapsamında AK Parti belediyeciliğinin bir marka haline gelmiş olduğunu gözardı etmek büyük
haksızlık. Bugün İstanbul başta olmak üzere Anadolu'nun bütün şehirleri gerçek anlamda bir
şehircilik devrimi yaşıyor. Daha önce bu konuda bir sürü yazı yazdığımı hatırlıyorum. Bugün
Konya, Gaziantep, Malatya, Kayseri, Ankara, Tokat, Niğde, Van, Çorum, Trabzon, Sivas,
Erzurum, Eskişehir (Odunpazarı) ve sayamadığım daha birçok şehir, tarih, modernlik ve yeşil
alanın gerçek anlamda şehrin yapısına bütün ihtişamıyla geri döndüğü son derece başarılı
örnekler. Eleştirilen, eleştirilebilecek yanları yok mu? Elbette ki var, nitekim bu eleştirilerin asıl
büyük ve belirleyici etkisi bir sonraki yerel seçimlerde kendini hemen gösteriyor.
Taksim-Meydan-Düzenlemesi-ve-Topçu-Kışlası
Taksim’deki Gezi Parkı konusunda İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Meclis kararıyla
geçmiş olan ve son seçimlerde AK Parti’nin halkla paylaştığı Taksim Meydanı projesi
bilinmeyen bir proje değil. Bu proje tamamlandığında Taksim’de sökülen ağaçların
sadece yerleri değişmiş, ilaveten daha fazla ağacı da ihtiva edeceği de proje
münderecatında yer alıyor. Taksim’de İstanbul’un şanına yaraşır bir meydan
düzenlemesinin gerektireceği unsurlar düşünülmüş. Meydana bir tarihi bina yapmak
gerekiyor. Ama bunu uydurmaya gerek yok. Zaten eskiden orada var olan ve mimari
yapısı itibariyle meydana çok yakışacağı düşünülen bir yapı, eski topçu kışlası. Şimdi
topçu kışlasının ne işi var Taksim’de diye soranlar oluyor, sorsunlar. Soru sormak
herkesin hakkı. Ama bunun cevabı gayet açık. Başbakanın da bu soruya verdiği cevap,
7
buranın yine bir kışla olarak kullanılacağı beklentisine karşı bir cevap. Elbette ki bu
zamanda böyle bir bina bir kışla olarak kullanılacak değildir. Olsa olsa devrin şartlarına
uygun unsular içerecektir sözün gelişidir AVM, dahası da vardır, şehir müzesi,
kütüphane, rezidans, otel vs. Hiç biri de olmayabilir. Her neyse, bu proje demokrasi
prosedürleri içinde geçmesi gereken yerden geçmiş ve uygulamaya konmuş. Buna
rağmen konu, takdir edilmesi gerekir ki, son derece başarılı ama alabildiğine haksız bir
biçimde “ağaç kesme ve AVM dikme” olarak lanse edilebildi. Böyle lanse edilmesi
bugün bilgisine daha net sahip olduğumuz projeye bakıldığında tam bir iftira, çarpıtma.
Yine de bu, koparılan yaygaraya ikna olup Taksim’e koşan herkesi töhmet altında
bırakmayı gerektiren bir şey değil. Hatta ağaç kesip AVM dikmeye karşı toplumda bir
hassasiyetin var olmasına dair büyük sevinç de duymak lazım. Yeşilin korunmasına ve
yaşadığı şehre sahip çıkma konusunda toplumda var olan bu hassasiyetten, emin olun
bu ülkeye zarar gelmez. Bu hassasiyet, toplumun hayatiyetinin önemli bir işaretidir ve
saygıdan başka hiç bir şeyi hak etmiyor, velev ki, bu kitleler birileri tarafından başarılı bir
propaganda faaliyeti ile kandırılmış bile olsa. Hatta daha ileri gidip şunu söylemeliyiz:
Bu ülkede devlet bir yanlış yaptığında onu eylemleriyle, itirazıyla, muhalefetiyle
düzeltmeye hazır kitleler var. Bu, ulaşmaya çalıştığımız demokratik toplum ideali
açısından sevinilecek bir durum değil midir? Hele yıllarca Türkiye’nin onca ormanlık
arazisi katledilip yerine villalar kondurulurken. Terörist avlamak uğruna binlerce
dönüm arazi yakılırken, üniversite kurma bahanesiyle elli bin ağaç kesilirken hiç
harekete geçmemiş bir çevre duyarlılığının bu olay vesilesiyle bile olsa harekete geçmiş
olması yine de bir umut ışığı olsun.
Amma velakin, tam da bu hassasiyetin birilerinin elinde istendiğinde büyük bir koz
olarak kullanılabildiğini de bu olay vesilesiyle görmüş olduk. Aslında şimdiye kadar
toplumsal manipülasyonların “din elden gidiyor”, “laiklik elden gidiyor”, “rejim elden
gidiyor” endişelerine hitaben yapıldığını çok gördük. Muhtemelen ilk defadır, “ağaçlar,
yeşil elden gidiyor” sloganı altında kitleler tam bir Patrona Halil marifetiyle harekete
geçirilmiş oldu. Nihayetinde olay belli bir aşamaya geldiğinde, bu işin nereye doğru
çevrildiği biraz ortaya çıktığında, bunun tipik bir Ergenekoncu, darbeci operasyonu
olduğu da görülmüş oldu. Çok daha açık bir ifadeyle, 2007’de Cumhurbaşkanlığı
seçimleri arifesinde yaşanan “tehlikenin farkında mısınız?” başlığı altında başlatılan
kampanya ve sonrasında düzenlenen Cumhuriyet mitingleri serisinin çok benzer bir
örneğiyle karşı karşıya kalmış olduk. Bu olayın başbakanın bazı söylemlerine kızan
sıradan halkın bir tepkisinden ibaret olmadığı çok net bir biçimde görüldü.
Yine de olayın başlangıcında, kitleleri manipüle etmeye çalışan ve olayları bu noktaya
getirmeye çalışanların niyeti görülmeliydi, bu propagandaya karşı yapılacak şey aslında
basitti. Bu propagandadan çok daha etkili olacak mantıklı, güçlü ama mutlaka
soğukkanlı bir tanıtım faaliyeti acilen devreye sokulmalıydı. Taksim alan projesine
baktığımızda savunulmayacak bir proje olmadığını görebiliyoruz. Gerçekten de, hem
yayalaştırma gibi modern kent değerleri açısından üst sırada yer alan bir düzenleme var,
hem de şehrin tarihsel ve kültürel dokusunun çok daha iyi işleneceği bir mimari hem de
8
bittiğinde yeşilin daha fazla yer aldığı bir düzenleme. Saklanmasını gerektirecek bir proje
değil, saklanmıyor da, ama yeterince anlatılmıyor. Daha doğrusu mevzu açılmışken
polisin sert müdahalesi ve biber gazları üzerinden anlatılıyor. Bu anlatım biçiminin
nasılsa ikna edici olduğu hiç bir yerde görülmemiştir, burada da görülmemesi, tam aksi
tesir yapmış olması şaşırtıcı değildir.
Bu olaydan çıkarılacak çok ders var tabi. İlk etapta siyasette müzakere talebinin biraz altı
kazındığında nasıl altındaki husumetleri açığa çıkardığı bu olay vesilesiyle çok net
görüldü. Daha önce de uzlaşma arayışı altında aslında ya boyun eğdirmek veya aslında
tamamen saf dışı bırakmak amacını bir süre sonra ifşa eden girişimleri az görmedik.
Uzlaşma ile cumhurbaşkanı seçelim teklifinin gerçek anlamı, aslında Cumhurbaşkanı
asla sizin istediğiniz kişi olmasın idi. Şimdi de itiraz edilenin sadece meydan projesi
olmadığı görülüyor. Bu olay vesilesiyle başbakanın liderliğini sarsacak bir hamlede
bulunulduğu anlaşılıyor.
Düne kadar demokrat, tarafsız, hakkaniyetli gibi görünen birçok gazetecinin, sanatçının,
bu olayın ilerleyen saatlerinde bile yangına körükle giden, olayı kışkırtan tavırlarının
ağaç hassasiyetiyle veya hükümetin otoriterliğiyle hiç ilgisinin olmadığı çok açık. Bu olay
dolayısıyla harekete geçen muhalefetin daha önceki gibi bir olağanüstülük arayışı içinde
olduğu giderek daha iyi anlaşıldı. Bu olay kuşkusuz askerden medet uman, klasik
anlamda bir darbe teşebbüsü değildi. Ancak hükümeti sokak gösterilerini yönetemez
hale getirmek suretiyle, yaratılacak bir kaosun kast edildiği ve ona çalışıldığı da sır
olmaktan uzaktı. Ankara’da Başbakanlık Ofisi, konutu ve AK Parti Genel merkezini,
İstanbul’da da Dolmabahçe çalışma ofisini hedef alan saldırgan göstericilerin bayağı
saldırgan eylemlerinin medyada polis şiddetinin mağduru masum çocuklar olarak
yansıtılması, hareketin basit bir gençlik hareketinden ibaret olmadığını ve alabildiğine
organize bir iş olduğunun yeterli ipuçlarını veriyor. Normalde hiçbir medya anlayışında
tolere edilmeyen bu şiddet saldırılarının hem ulusal hem de uluslararası medyada
karşılaştığı olağanüstü sempati ve destek tesadüfe bağlanamaz.
Gezi de-ki-doksan-kuşağı-faktörü
Gezi Parkı eylemleri, üzerinde epeyce konuşulacak, anlaşılmayı bekleyen yeni bir sosyal
fenomen, bunda hiç kuşku yok. Sadece yeni kuşakların, 90 kuşağının ön plana çıktığı
veya çıkarıldığı yeni sosyoloji veya yeni kültürel ve siyasal söylem açısından değil.
Kuşkusuz bu hiçbir şekilde ihmal edilmemesi gereken bir boyut. Türkiye'de yeni yetişen
nesillerin sosyolojik farklılığı, ürettiği veya içinde yetiştiği yeni kültürler ilk defa bu
olayla birlikte fark ediliyor değil.
Esasen doksanlı yıllarda doğup 2000'li yıllarda gençliklerini yaşamakta olan nesillerin
klasik sosyolojik yaklaşımları acze düşürecek, yeni açıklama çerçevelerini üretmeye
zorlayacak bir çeşitlilikte olduğu çok önceden de söylenip duruluyordu. 2002 Genel
9
seçimlerinde, Cem Uzan'ın dillere destan kampanyasıyla, eski kuşaklara boş, kime hoş
geldiği meçhul söylemleriyle yüzde 7'yi alarak barajı zorladığı hadise de yepyeni bir
hadiseydi ve hala izahı tam olarak yapılabilmiş değil. Üstelik o seçimlerde oy vermiş
kuşaklar daha interneti doğru dürüst kullanıyor da değildi.
Daha sonra 2007 tarihinde bir toplumsal hareket olarak 'tehlikenin farkında olanlar'
seferberliğine koşan bir kuşak geldi. O kuşak için yapılan yorumları bugün açıp okuyun,
bugün Gezi hareketi için söylenen sözlerle şaşırtıcı bir paralellik bulursunuz. O da, bir
dizi sosyolog, köşe yazarı, siyaset bilimci için çok ama çok yeni bir hareket idi. Gelişen
orta sınıfın yaşam tarzlarını korumak adına baskıcı iktidara karşı bir özgürleşme
ayaklanmasıydı.
Oysa o harekete katılanlar kendileri için bir hak ve özgürlük talep etmiyor, aksine
başkalarının özgürlüğünün kısıtlanmasını istiyordu. Bu açıdan gerçekten belki de yeni
sayılabilirdi. Ama o hareketin de yeni yanları kadar alabildiğine eski yanları istenseydi
pekâlâ önplana çıkarılabilirdi. O takdirde gökkubbe altında yeni bir şeyin olmadığı
gerçeğini herkes daha kolay görürdü. Orduyu göreve çağıran ve çevrenin merkeze
yürüyüşüne türlü nedenlerle direnmenin sembolü hareketler her dönem olmuştur. Her
dönemde bu tür hareketlere benzer akademik, estetik, sosyolojik güzellemeler eksik
olmuyor, tıpkı bugünün bu hareketinin envai çeşit güzellemesinin yapılıyor olduğu gibi.
Peki, yeni hiçbir şey yok mu? Olmaz olur mu? Her hareket, her olay, kendi çapında,
kendi bağlamında biriciktir. Kuşkusuz her olayın kendi hakkını ayrıca vermek gerekiyor.
Bugün ortaya çıkan hareketliliğin başladığı yer nedir? Hangi aşamalarda hangi
bileşenlerle eklemleniyor ve nereye doğru evriliyor? Ortaya bir dizi boyutu, veçhesi olan
bir sosyal fenomen çıkıyor. Bunu hiç kimse tek bir analize, tek bir değerlendirmeye
indirgeyemez.
Taksim eylemcilerinin söylemsel anlamda, bir araya getirebildiği kesimler ve dayandığı
yeni sosyal ilişkiler anlamında bir özgünlüğü olduğu muhakkak. Ancak sözkonusu olan
gerçekten sadece Taksim Gezi Parkı'ndaki oluşumsa. Herkes biliyor ki, o hareketin
Taksim dışına da bir yansıması var ve bu yansımadan saldırgan bir Vandalizm,
militarizm, faşizme kadar giden bir ulusalcı anti-siyasallık üstelik Taksim bu sokak
gösterilerine yansıyan şiddeti kendi varlığı ve gücü için bir gösterge olarak sunmaktan
hiç de çekinmiyor, arasına hiç mesafe koymaya çalışmıyor. Bu harekete dair yapılan
güzellemelerin sahiplerinin büyük çoğunluğu daha önceki sahnelerden tanıdığımız
oyuncular. 'Yok yok bunlar çok farklı' diyenlerin 6 sene önceki Cumhuriyet mitingleri
için de aynı tahlilleri yaptıklarını hatırlıyoruz. O mitinglere katılanlar üzerine yapılan
bütün sosyal ve sınıfsal analizlerin hepsi, adeta topyekûn bir halk ayaklanmasının
olduğunu müjdeliyordu. Oysa sonradan ortaya konulan sandıktan bambaşka bir halk
çıkmıştı. Nerede kalmıştı o orta sınıflar, gençler, kadınlar?
10
Demek ki, burada yetişen böyle bir gençlik varsa da, buraya gelmeyen, başka yerde
gezinen, bambaşka hislere sahip, üstelik aynı iletişim araçlarına açık, aynı medya
dünyasına şahit, aynı kültürü teneffüs eden başka bir gençlik de var.
Taksim'de günlerdir toplumun, özellikle yeni nesillerinin adeta topyekûn değişmiş
olduğunu, adeta yeniden formatlanmış olduğunu anlatan tahliller, önceden hiçbir
hazırlık olmaksızın sadece 1-2 saat içinde organize olup Başbakan Erdoğan'ı
havaalanında gecenin saat 2'sinde karşılamaya giden gençler için ne der acaba? Bu
karşılama hangi duygusal, anlamsal, kültürel dinamiklerin bir tezahürü olabilir. Twitter
ise onlar da en alasından kullanıyor, espriyse onlarda da var. Demek ki yeni gençliğin
analizini yaparken, öyle bir örneklem alıp bu örneklemi bir siyasal kampın içine
hapsetmek siyasal analiz değilmiş. Bu tür açıklamalar olup biteni daha önce defalarca
ıskaladığı gibi yeniden ıskalamaya adaydır.
Gerçekten de, bu harekette tezahür ettiği söylenen 'yeni bir gençlik' nedir, özellikleri
gerçekten ne kadar özgün? Türkiye'de vatandaş profili ilk defa bu gençlik biçimiyle mi
ortada? Bütün bu soruların her biri uzun akademik makale veya tez konusu olacak
mahiyette. Ancak daha önce de söylediğim gibi bu eylemlere büyük umut bağlamış,
onları büyük bir değişimin müjdecisi gibi görmeye çalışanları hayal kırıklığına uğratmak
istemem ama bu konuda yaptıkları analizlerin hepsi wishful thinking cinsinden, yani
temenni kabilinden tahliller. Yani bu eylemci profilinin ne olduğuyla ilgili gerçeklerden
ziyade bu tahlillerden, tahlilleri yapanların psikolojisi, anlam dünyası ve gelecek
tasarımları anlaşılabilir. Bu tahlillere bakarak bu gençler anlaşılamaz. Neymiş, bu
gençlerde espri varmış. Allah aşkına işin içinde gençlik hareketi varsa espri ne zaman
eksik olmuş? Bir de oraya baktığınızda ilk gördüğünüz, o çok övdüğünüz espri mi yoksa
her tarafa asılmış Vandalizm artığı, nobran ve küfürbaz sloganlar, duvar yazıları mı? O
kakafonik görüntünün arasından eyleme dair güzelleme malzemesi bulmak için sadece
gerçekten çok yaratıcı olmak gerekiyor.
Hepsini geçelim, böyle bir 'yeni söylemleriyle kurtarıcı-mesihi gençlik' bulabiliyorsanız
bile, bunun neredeyse bütün Türkiye'nin gençliği olduğunu nerden çıkarıyorsunuz?
Şimdiye kadar öğrettiğiniz sosyoloji bilgisi bunu mu söylüyor? O mekâna gelen
gençlerin çoğu tabii ki 90 kuşağı, babalarından farklıdır.
Lakin şu basit gerçeği de şimdiden görmeli ki, gelecekte daha büyük bir hayal kırıklıkları
yaşanmasın, bu gençlere yüklenen, birilerinin kendi gençliğinde bir türlü
gerçekleşmemiş hayallerinden başka bir şey görünmüyor.
Bu bile tek çözümleme yolu değil. Farklı açılardan da bakılabilir. Ancak bu eylem
biçiminin incelenmeyi hak eden başka bir özgün boyutu da örgütlenme biçimi. Kabul
etmek gerekiyor ki, hareketin bir aşamasında, hareketi kontrol edenlerin ürettiği müthiş
sosyal baskılar kıyıda kenarda kalmış birçok kişiyi hareketin içine kattı. Akademisyenler
arasında, sanatçılar arasında, gazeteciler, televizyonlar arasında ayrı ayrı bu sürece
katılım konusunda açık baskıların uygulandığı görüldü. Hani şu, birilerinin mahalle
11
baskısı dediği türden baskılar. Olayın dışında kalana deli, hain, gerici, yobaz
muamelesinin yapılmasıyla başlayan, daha ötelere biraz pasif davrananların bile
alabildiğine itibarsızlaştırılmaya çalışmasına uzanan bir baskı.
Gezi-parkında-kim-dolaşıyor?-Oyunu-kim-oynuyor?
Diğer yandan, bu olay yeşil hakkındaki hassasiyetler yoluyla harekete geçirilen bir
muhalefetin, masum düzeyde kaldığında AK Parti karşısında mevcut olanında çok daha
geniş bir muhalefet toparlama potansiyelinin mevcudiyetini göstermiş oldu. Bu durum,
kuşkusuz AK Parti’nin dersler çıkarması gereken bir uyarı etkisi yapmış olmalıdır. 11
yıldır iktidarda bulunan bir AK Parti yönetimi var ve bu yönetim belli kesimlerde bir
bıkkınlık duygusu yaratmış durumda. Bu bıkkınlığı ifade edenlerin büyük kısmı AK
Parti iktidarı döneminde durumları maddi olarak da sosyal olarak da daha fazla
iyileşmiş kişilerden oluşuyor. Buna rağmen bu bıkkınlığın bir patlama noktasına
gelmesinde muhtemelen CHP üzerinden bu durumu değiştirebilmenin bir umudunun
görülmüyor olması da yatıyor. O yüzden her ne kadar giderek sadece CHP’lilerin
desteklediği eylemlere dönüşse de bu eylemlere katılanların CHP ile aralarına mesafe
koymaları bu yüzden. CHP de bu eylemi halka mal etmek, buradan bir halk ayaklanması
görüntüsü üretmek için eylemlerle arasına ne kadar mesafe koymaya çalışırsa çalışsın
sonuçta bu mesafe 2007’deki Cumhuriyet mitingiyle koyduğu mesafe ölçüsünde kaldı.
Bu eylemlere daha fazla popülerlik kazandırmak için bir halk hareketi görüntüsü
vermeye çalışmaları iyi bir taktik, ancak ilk başlarda başarılı olan bu taktik, aşırı uçların
baskın çıkması ve CHP’nin bütün unsurlarının baskın çıkmasıyla dağıldı. Bu eylemci
kitlenin halk olduğu görüntüsü dış dünyaya başarılı bir biçimde verilmeye çalışıldı.
Bununla aslında AK Parti’ye karşı uluslararası bir ittifakın içinde yer alındı. İçinde
Esad’ın imajının yanına Erdoğan’ın konulması suretiyle ya Esad’ı aklamak veya
Erdoğan’ı da Esad’la birlikte batırmak gibi çok işlevli bir program bu. Bu programa
yatırım yapan ülkeler, başta İran ve Suriye olmak üzere, Türkiye’deki Baas lobisini
saymak gerekiyor.
Bu özdeşleştirme yoluyla Türkiye’nin Arap Baharı ülkelerine model olma iddiası veya
umudu köreltilmek isteniyor. O yüzden olayların dünya medyasında özenle işlenme
tarzı bu istikamette oldu. Türkiye’nin model olma iddiasından rahatsız olan herkes bu
olaylara bu umutla sarılıp işledi. Bunda batılı medya ile milliyetçi Arap medyası el ve
ağız birliği etti. Türkiye’nin siyasi ve ekonomik düzeyde yakalamış olduğu yükseliş
trendi bu olay vesilesiyle büyük darbe yemiş oldu. Bu giderek Türkiye’nin uluslararası
zeminde taşıdığı bütün iddiaları tartışılır hale getirmek isteyenlere inanılmaz bir fırsat
sağlamış oldu. Örneğin İstanbul’u bir olimpiyat şehri, bir uluslararası finans merkezi
haline getirme iddiaları konusunda Türkiye’nin rakip ülkeleri ile bu ülkelerin Türkiye’de
işbirliği içinde oldukları sermaye çevrelerine bakmak gerekiyor.
12
Bu çevrelerin kontrol ettikleri medyalar aracılığıyla bu eylem sürecine verdikleri örtük
veya açık destek nasıl bir komplo koalisyonunun karşısında olduğumuzu ele veriyor.
Olayın ağaç sevgisiyle ilgili olmadığını zaten herkes anladı da, çağımızın Patronaları
hangi büyük oyunun parçası olduklarını biliyorlar mı? Bu saatten sonra bu hiç önemli
değil. Ne yazık k, ağaç elden gidiyor bahanesiyle ayaklandırılan kesimler verecekleri
zararı fazlasıyla verdiler bile. Ancak bu zararın, bu yokluğun her şeyiyle bir zorluk
olduğunu düşünmek ilahi hikmete aykırıdır. Kuşkusuz her zorlukla beraber bir kolaylık,
her şerde de bir hayır gizlidir. Bu olay, Ergenekon fitnesinin kolay kolay bitmeyeceği
uyarısını yapmış, demokrasi ve istikrar yolunda Türkiye’nin rehavete kapılma lüksünün
olmadığı uyarısını bu aşamada vermiş oldu. Bugün en azından sokakta Patronaların
tahriklerine kapılıp giden kitlelerden çok daha büyük halk kalabalıkları ciddi anlamda
uyarılmış bulunuyor.
Prof. Dr. Yasin AKTAY
13
STRATEJİK-DÜŞÜNCE-ENSTİTÜSÜ-(SDE)
TAKSİM-GEZİ-PARKI-EYLEMLERİ-RAPORU
GİRİŞ
Türkiye günlerdir Taksim Gezi Parkı’ndan başlayarak ülke geneline yayılan protesto
gösterilerini konuşuyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından yürütülen Taksim
Yayalaştırma Projesi kapsamında Gezi Parkı’ndaki bazı ağaçların yerlerinden sökülerek başka
yere taşınmasıyla başlayan bu protestolar, kısa zaman içinde başlangıçtaki amacından saparak
ülke genelinde etkili olan ve siyasal istikrar, ülke ekonomisi, ülkenin dış imajı ile toplumsal
huzuru bozmaya yönelen şiddet içerikli eylemlere dönüştü. İçişleri Bakanlığı’nın verilerine göre,
28 Mayıs gününde başlayan söz konusu protestoların henüz 7. günü itibarıyla 77 ilde 603 eylem
gerçekleştirilmiş, bu eylemler sırasında 280 dükkân ve işyeri, 207 özel araç, 103 polis aracı, 6
kamu binası, 11 AK Parti hizmet binası, bir konut ve bir polis merkezi zarar görmüştür. Bütün bu
olayların sonucunda oluşan maddi zarar ise Başbakan Erdoğan’ın12 Haziran 2013 tarihindeki
açıklamasına göre 100 milyon lirayı aşmıştır. Buna İstanbul Borsası ve eylemlerin yapıldığı
bölgelerde faaliyet gösteren esnafın tüccarın ticari zararları dahil değildir.
Histerik bir toplumsal ruh haline işaret eden tüm bu protestoları, yalnızca Gezi Parkı
vesilesiyle başlayan çevreci bir tepkisellik olarak değerlendirmek ve bu doğrultuda şekillenen
masum bir hak arayışına indirgemek son derece yanıltıcıdır. Peki nedir bu protestoların özeti?
Kimdir bu protestocular? Yeni bir insan tipi/toplumsal hareket mi bunlar? Gerçekten öfkelerini
haklı çıkaracak bir durum söz konusu mu? Bu öfkeyi besleyen gelişmeler neler? Türkiye’nin
muhafazakârlaşması mı onları böyle öfkelendiriyor? AK Parti iktidarından bu yana günlük
hayatlarında gözle görülür ne tür olumsuz bir değişiklik oldu? Hayatlarına müdahale eden oldu
mu?
Giderek toplumsal bir kategori ve siyasal bir fenomen haline gelmeye başlayan
‘protestocuların’ ne olduklarını anlamaya dönük bu ve benzeri soruların yanıtlanabilmesi için
öncelikle temel bir soruya yanıt vermek gerekmektedir: Esasında ortak bir kimlik
oluşturamayacak denli birbirinden farklı olan insanların/grupların/yapıların, aynı kavramın
çatısı altında birleşebilmelerini sağlayan ‘şey’ nedir? Olağan dönemlere özgü siyasal dengeler
14
açısından bakıldığında, bu sorunun cevabını vermek çok zordur. Zira bu tür dönemlerde işleyen
bir siyasal rasyonalite vardır ve her grup kendi özgül varlığının şart koştuğu ideolojinin ya da
gerekli kıldığı çıkarların peşindedir. Oysa olağanüstü dönemlerde, özgül kimlik vurguları
kaybolabilmekte ve ortak bir ideal, endişe ya da öfke etrafında bir araya gelinebilmektedir.
Bugün, ‘apolitik protestocular’ olarak tanımlanan bir sosyolojik öbekten bahsetmeyi mümkün
kılan da, işte bu ‘olağanüstülük’ vurgusudur. Ancak buradaki olağanüstülük vurgusunun, böyle
bir vurguyu haklı kılacak nesnel koşulların oluşmasından bağımsız olarak ve salt öznel bir takım
değerlendirmelerle yapıldığı unutulmamalıdır.
İçinde bulunulan durumun olağanüstülüğüne ilişkin bu sübjektif kabul, değişik
temayüllerin ortak öfkeler-endişeler etrafında kümelenmelerine olanak sağlamakta ve
protestoların sosyolojik membaını oluşturmaktadır. Bu yönüyle, söz konusu protestoları, ortak
bir korku öznesi karşısında yaratılan anonim bir ruh hali olarak tanımlamak mümkündür. Aynı
tanım, güncel siyasetin diline dönüştürülerek söylendiğinde ise, AK Parti iktidarına yönelik
korkuların ve öfkelerin bir araya getirdiği bir ruh hali diye ifade edilebilir.
Siyasal iktidarın yalnızca politikalarını değil, aynı zamanda varlığını da kendi varlığı,
ülkenin rejimi ve geleceği açısından tehlikeli bulan bu ruh halinin, ‘seküler bir yaşam tarzını’
korumaya odaklanan siyasal bir metafiziğe göre hareket ettiğini söylemek mümkündür. Laik,
çağdaş, ilerici, çevreci, eşitlikçi, özgürlükçü ve benzeri sıfatlarla tanımlanan bu yaşam tarzının
yeni bir toplumsal hareket ideolojisi olarak işlemesi ve alternatif bir çatışma alanı haline gelmiş
olması her bakımdan kayda değerdir.
Bu rapor, kendisini Gezi Parkı vesilesiyle açığa vuran ve bir yönüyle eski Türkiye’nin
bakiyesi olan marjinal grupların siyasal söylem ve pratiklerini tekrar eden, diğer yönüyle ise
sosyal medya aracılığıyla devşirilen kültürel bir eklektizmi vücuda getiren bahse konu toplumsal
hareket ideolojisinin taşıyıcıları konumunda bulunan eylemcilerin profillerini ve taleplerini
analiz ederek, sürecin sağlıklı bir şekilde aşılmasına dönük öneriler geliştirmek üzere kaleme
alınmıştır.
15
A.-OLAYLARIN-GELİŞİM-SÜRECİ
1.- Gezi-Parkı- Etrafında-Yaşanan-Hadiselerin-Başlangıcı, Tarihi Topçu Kışlası’nın
İstanbul’a yeniden kazandırılması projesi kapsamında İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından
yol genişletme çalışmalarına başlanmıştır. Çalışmalar kapsamında bazı ağaçların yerlerinin
değiştirilmesi söz konusu olmuştur. Bunun üzerine sol eğilimli veya çevreci bazı küçük, marjinal
gruplar tarafından Gezi Parkında oturma eylemi düzenlenmiştir. Aynı gruplar tarafından park
içinde çadırlar kurulmuş ve geceyi burada geçirme kararı alınmıştır. Bu gruplara sabaha karşı beş
sularında müdahale edilmiştir.
Polis müdahalesi sırasında şiddete başvurulması ve göstericilerin çadırlarının yakılması
gün içinde medya organları tarafından haberleştirilmiştir. Durumun duyulması üzerine özellikle
twitter ve facebook gibi sosyal paylaşım ortamlarında çok sayıda takipçisi bulunan bazı
sanatçılar ve gazeteciler halka bölgede toplanma çağrısı yapmıştır. Giderek kalabalıklaşan
gruplar, öncekine göre daha sert davranışlar sergilemeye ve polis müdahalesine şiddetle tepki
koymaya başlamışlardır.
Haberlerin yapılmasının da bu süreçte başlaması ilgi çeken bir durumdur. Başlangıçta
haber yapmaktan kaçınan basın, şiddetin tırmandığı, eylemlerin kitleselleştiği bir dönemde
ilgisini Gezi Parkına yöneltmiştir. Medyanın haber yapmaktan kaçınması “hükümet baskısı” ile
açıklanmıştır. Böylece hükümete yönelik tepkilerin artması sağlanmıştır. Ayrıca ortaya çıkan
karartma durumu, gerçeklerin tam olarak anlaşılmasını da engellemiştir. Örneğin göstericilerin
sayısının olduğundan çok fazla gösterilmesi imkânı doğmuş, kamuoyunda Gezi Parkında büyük
bir mağduriyetin yaşandığına ilişkin bir izlenim oluşturulmaya çalışılmıştır.
2.- Eylemlerin-Ülke-Geneline-Yayılması, 31 Mayıs Cuma gecesi ile birlikte eylemler
Ankara ve İzmir’e sıçramıştır. Özellikle sol seçmenlerin yoğunlaştığı mahalle ve semtlerde sokak
başlarına toplanma, evlerin pencerelerinden tencere-tava çalma gibi eylemler ortaya çıkmıştır. 1-2
Haziran Cumartesi ve Pazar günleri eylemciler şiddetin dozunu giderek artırmışlardır. Bu
süreçte, şehirlerin belirli bölgelerinde toplanan eylemciler, yolları kesmiş, kamu binaları ile
mallarına, ayrıca bazı banka ve dükkânlara zarar vermeye başlamışlardır.
16
Bu süreçte bazı eylemciler polislerle çatışmaktan dahi kaçınmamışlardır. Dolayısıyla
Haziranın ilk haftası içinde olayların büyüdüğü görülmektedir. Eylemlerin büyümesi ve
yayılmasında çok sayıda provokatif unsurun etkili olduğu görülmektedir. Özellikle ilk dönemde
basının konu ile ilgili haber yapmaktan kaçınması manipülasyon ve dezenformasyonların
artması yönünde bir etki meydana getirmiştir. Sosyal medyada çok sayıda takipçisi bulunan bazı
gazeteciler ile sanatçılar toplumu kışkırtmaya yönelik ve çoğunun mesnetsiz olduğu daha
sonradan anlaşılan çok sayıda mesaj atarak toplumu yanlış yönlendirmişlerdir.
Çok sayıda ölünün olduğu, polis şiddetinin vahim boyutlara vardığı, bunları hükümetin
gizlediği, medyanın sansür uyguladığı yönündeki iddialar eylemlere daha fazla katılımı ve
gösterilerin sertleşmesini beraberinde getirmiştir. Aynı süreçte eylemci kesimler, kendi adlarına
doğru bir taktik izleyerek siyasetçilerin sürece doğrudan müdahil olmalarını engellemişlerdir.
Örneğin 1 Haziran Cumartesi günü Gezi Parkına giden CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu
beklediğini bulamamış ve geri çekilmek zorunda kalmıştır. Ancak CHP’nin olayların uzağında
kaldığını söylemek mümkün değildir. Tam tersine Kılıçdaroğlu söylem bazında, CHP yönetici ve
milletvekilleri ise aktif olarak eylemlere katılarak desteklerini sürdürmüşlerdir.
B.-EYLEMCİLERİN-PROFİLİ
1. Gezi Parkı- Eylemcileri,- Gezi Parkı eylemcilerinin sistem karşıtı, küçük bazı sol
gruplardan oluştuğu söylenebilir. Nitekim en baştan beri hükümetin İstanbul eksenindeki
projelerine karşı çıkan Taksim Platformu üyelerinin farklı sol kesimlere mensup oldukları
bilinmektedir. Bunlar ulusalcı sol çizgiye yakın bir kesim olarak değerlendirilebilir.
2.- Ülke-Genelinde-Eylemciler, Ülke genelindeki eylemcilerin hem devrimci hem de
ulusalcı sol çizgiye mensup kişilerden oluştuğu dikkat çekmektedir. Ayrıca özellikle eylemlerin
yoğunlaştığı bölgeler göz önünde bulundurulduğunda, Alevi kesimin de yoğun bir şekilde
eylemlere katıldığı iddia edilebilecektir. Oldukça geniş sayılabilecek bir yelpazeye sahip olan
eylemci profilinin ana hatlarıyla aşağıdaki eğilimlerden oluştuğu söylenebilir:
Ulusalcı sol eğilimliler (CHP, İP seçmeni)
Beyaz Türkler olarak da nitelendirilebilecek kent elitleri (ağırlıklı olarak CHP
seçmeni)
17
Belirgin bir siyasal eğilimi olmayan, muhalif söylemin etkisinde kalan gençler
Devrimci sol parti ve örgüt mensupları (TKP, EMEP, ÖDP seçmeni, DHKP-C
gibi yasadışı sol örgütler)
Marjinal kesimler (Anarşist gruplar, feministler)
Seküler eğilimli milliyetçiler (MHP seçmeninin genel merkezle sorunlu dar bir
bölümü)
Alevilerin genelde yukarıda sayılan gruplara yakın kesimleri
Kendilerini Müslüman kapitalistler veya devrimci İslamcı şeklinde nitelendiren
gruplar (İhsan Eliaçık grubu, bazı eski Has Partililer vb.)
Karışık ortamdan yararlanmak isteyen kriminal gruplar. Geçmişte de siyaset
üzerinde belirli vesayet mekanizmaları oluşturmak isteyen militarist gruplar
Yukarıda sıralanan kesimlere aidiyet hisseden bazı sanatçılar, akademisyenler ve
gazeteciler,iş çevrelerinden bazı isimler
Belli ideolojisi olmayan maceraperest veya meraklı kişiler
Öte yandan eylemlerin kısa sürede kitleselleşmesi ve bu kadar çeşitlilik sergileyen
grupların böylesine hızlı bir şekilde ortak bir paydada buluşmaları dikkat çeken bir durumdur.
Eylemcilerin gösteriler boyunca sergiledikleri davranışlar göz önünde bulundurulduğunda,
spontane bir şekilde başladığı iddia edilen bir gösterinin ya da eylemin mantığı ile izah edilmesi
mümkün olmayan ve üzerinde çok daha önceden mutabık kalındığı izlenimini oluşturan bazı
hususlara azami derecede dikkat edildiği gözlenmiştir. Gerçekten de eylemciler,
Siyasal partilerin kendi aralarına katılmasını istememişler,
Kendi içlerinde ayrılmalarına neden olacak siyasal sloganlar atmamışlar,
Sonuçlarını öngörebildikleri için erken seçim çağrısı yapmamışlar,
Bir taraftan icra ettikleri her türlü şiddet eylemlerine rağmen şiddetten uzak durulması
çağrısı yapmışlar,
18
Yolu eylem alanlarından geçen mütedeyyin olduğu anlaşılan kişilere hakaret ve
sataşmalarına rağmen dini inançlara saygılı olduklarını vurgulamışlar,
Bayrak ve İstiklal Marşı gibi ortak değerleri kullanmışlar,
Özgürlük ve demokrasi vurgusu yapmışlar,
Polis müdahalesini gerekçe göstererek sürekli mağduriyet dili kullanmışlardır.
Bu ölçüde geniş bir kitlenin -münferit bazı hadiseler dışında- bu kadar farklı konu
üzerinde mutabakat sağlaması ve ortak bir dil kullanması akla çok yatkın gelmemektedir. Bu da,
eylemcilerin sokağa çıkış amaçlarından bağımsız bir şekilde, gösterilerin arkasında duran, onları
organize eden, yöneten ve yönlendiren karanlık güç ya da güçlerin de varlığını akla
getirmektedir. Bu yönüyle bakıldığında, eylemlerin amaç itibariyle Cumhuriyet mitinglerine
benzemekle birlikte, kullanılan yöntem ve araçlar bakımından onlardan bazı yönlerle ayrıştığı
dikkat çekmektedir.
Daha açık bir ifadeyle, eylemcileri yönlendiren mekanizmaların, Cumhuriyet
mitinglerinin toplumun geniş kesimlerinde ortaya çıkardığı olumsuz sonuçlardan önemli dersler
çıkardıkları ve geniş toplumsal kesimlerin tepkisini çekebilecek söylem ve pratikleri gözeten bir
yaklaşım sergiledikleri söylenebilir. Gerçekten de tüm eylemler boyunca tepki çekebilecek ya da
toplumun geniş kesimlerinde rahatsızlık doğurabilecek bir dil ve söylem kullanılmasından
ısrarla kaçınılmıştır. Geniş bir kesimin Vandalizm olarak nitelendirdiği şiddet içerikli eylemlerde
bile eylemciler adına konuşan kişiler yer yer bu tür hareketleri onaylamadıklarını ileri sürmekle
birlikte, Taksim Platformu adıyla eylemciler adına Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç ile konuşan
heyetin açıkladığı talepler arasında “Ülkenin dört bir yanında direnişe katıldığı için gözaltına
alınan yurttaşlarımızın derhal serbest bırakılması, haklarında hiçbir soruşturma açılmayacağına
ilişkin açıklama yapılması” şeklinde bir talep bulunmaktadır. Bu talep, eylemler bahanesiyle
ortalığı yakıp yıkanların da affedilmesi talebidir.
Tüm bu faktörler birlikte düşünüldüğünde, eylemlerin organizasyonundan
yürütülmesine dek uzanan değişik aşamalarda ciddi bir ön-hazırlık yapıldığı anlaşılmaktadır.
Gezi Parkı fitili ateşlemiştir. Ancak bunun sadece bir araç olduğu, Gezi Parkı hadisesi
yaşanmamış olsa dahi, başka bir bahaneyle ya da kurguyla benzer eylemlerin örgütlenebileceği
19
ve bu doğrultuda hazırlıkların yapıldığı görülmektedir. Gezi Parkı olayı bağlamında hükümeti
zora sokan durum, polis müdahalelerinin ilk günkü sertliği nedeniyle, eylemcilerin kamuoyunda
bir mağduriyet-algısı-üretebilmiş-ve-bu-doğrultuda-hareket-etme-şansı yakalamış olmalarıdır.
Diğer taraftan eylemi yönlendirenlerin toplumun sosyo-psikolojisini iyi analiz ettikleri
görülmektedir. Bazı kesimlerde on yıldır devam eden ve kendisine 2023 hedefini belirleyen AK
Parti iktidarına karşı güçlü bir öfkenin biriktiği açıktır. Bu öfkenin birikmesinde 4-5 günlük
gazete ve özellikle 2 TV kanalının her gün sistematik şekilde çoğu zaman olayları çarpıtarak ya
da olduğunun çok üzerinde büyüterek kışkırtıcı yayınlar yapması son derece etkili
olmuştur. Özellikle kamuoyunu etkileme güçleri nispeten yüksek olan ve kamuoyunda zaman
zaman “Beyaz Türkler” olarak da nitelendirilebilen eski rejimin elitlerinin hükümetten ciddi
şekilde rahatsız oldukları bilinmektedir. Bu bakımdan eylemciler içinde ağırlığı taşıyan sosyo-
ekonomik düzeyi oldukça yüksek, eğitimli ve kentli Beyaz-Türkler olduğu söylenebilir. Söz
konusu kesim, ekonomik açıdan toplumun geri kalanından ayrışmış olduğundan, hükümetin bu
konudaki başarıları ile ilgilenmemektedir. Tam tersine, son on yılda ekonomik göstergeler ve
demokratikleşme bağlamında atılan adımlar, bu kesimin “iktidar eliti” olma ayrıcalığını
ellerinden alan ya da alma potansiyeli taşıyan yeni rakiplerinin ortaya çıkması sonucunu
doğurmuştur. Dolayısıyla bu kesimin alttan gelen toplumsal dönüşüm dalgasından rahatsız
olduğu dikkat çekmektedir.
Esasında üzerinde durulması gereken asıl konu, Cumhuriyet mitinglerinin de ana aktörü
olan bu kesimlere gençlerin de eklenmesidir. Bahsettiğimiz sosyo-psikolojik analizler bu
bağlamda ortaya çıkmaktadır. Gençlerin olaylara katılması bağlamında izlenen stratejinin başarılı
olduğu görülmektedir. Belirli yaş gruplarındaki gençlerin özellikle otorite karşıtı hareketlere
sempati duyabilecekleri açıktır. Eylemleri örtülü şekilde destekleyenler bu dinamikleri önceden
tespit etmiş ve harekete geçmesini sağlamıştır. Nitekim televizyonlarda kendileriyle röportaj
yapılan eylemci gençlerin bir kısmı bunun kendileri için iyi bir macera olduğunu, hayatlarında
ilk kez çadırda kaldıklarını, yeni insanlarla tanıştıklarını vb. ifade etmişlerdir.
Uzunca bir süredir Türkiye’de yaşam-tarzı eksenli haberler dikkat çekmektedir. Bu
haberler, sosyal medyadan daha çok muhalif konvansiyonel medya aracılığıyla yayılmıştır. Zina
ve kürtaj düzenlemeleri, alkol yasağı, 3 çocuk, dindar gençlik ifadesi, eğitimde 4+4+4 sistemi,
İstanbul’da yapılacak olan üçnücü boğaz köprüsüne Yavuz Sultan Selim adının verilmesi,
20
Çamlıca ve Taksim’e cami yapılması, THY’deki kıyafet düzenlemeleri ve “kırmızı ruj yasağı” gibi
olayların tamamı medya tarafından ajite edilerek ve büyütülerek verilmiştir. Bu tartışmaların
hepsi “yaşam tarzı”na müdahale edildiği gibi bir yaklaşımın uzantısı olarak ele alınmıştır.
Aslında birbiriyle alakasız gibi görünen olayların tamamının, bugün bir bütün olarak
bakıldığında ortak bir kampanyanın parçası oldukları anlaşılmaktadır. Bir bakıma, bunların
tamamı, iktidara gelememenin yarattığı öfke nedeniyle zaten bir kısmı dolmuş olan bardağa
eklenen damlalardır. Gezi Parkı olayları vasıtasıyla bardağın taşması sağlanmış ve önceden
hazırlanan strateji uygulamaya konulmuştur.
Eylemlerin on ikinci gününe denk düşen 8 Haziran Cumartesi günü yaşanan gelişmeler,
bu gösterilerin arkasında başka güçlerin olduğunu teyit eder niteliktedir. Doğal olarak zamanla
eyleme katılan kitlelerin enerjileri düşmüş, katılım oranları azalmıştır. Bu noktada devreye her
zaman belirli bir kitleyi mobilize etme gücü olan taraftar grupları sokulmuştur. Böylece hem
İstanbul’da hem de Ankara’da Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş’ın bazı taraftarlarının ortak
bir şekilde harekete katılmaları ve eylemlerin yapıldığı yerlere topluca ulaşmaları sağlanmış;
toplum ile eylemciler arasında çok güçlü ortak paydaların olduğu yönünde bir kamuoyu izlenimi
yaratılmak istenmiştir. Ayrıca bu yolla son dönemlerde uzlaşmaz bir görüntü çizen futbol takımı
taraftarlarının bile etrafında buluşabilecekleri ortak zeminin bulunduğu, bunun da hükümet
karşıtlığı olduğu mesajı verilmeye çalışılmıştır.
Aynı şekilde eylemler boyunca üretilen sloganların da son derece zekice hazırlandığı
görülmektedir. Eylemlere karşı ilgisiz olanların ya da tarafsız kalanların dahi dikkatini çekecek
ve onların eylemlere/eylemcilere karşı sempatisini arttıracak sloganların üretilmesine özel bir
önem verilmiştir. Bu durumun profesyonel bir stratejinin parçası olduğu hissedilmektedir. Basın,
bu tür sloganları ısrarla ön plana çıkarmış ve haberleştirmiştir. Buna karşılık, yaygın medyanın
önemli bir kısmında eylemcilerin neden oldukları şiddet eylemlerinin, zarar gören kamu binaları
ve mallarının haberleştirilmesinden ısrarla kaçınılmıştır. Böylece kamuoyunda eylemcilere
yönelik bir sempati meydana getirilmeye çalışılmıştır.
21
C.-EYLEMCİLERİN-AMAÇLARI-VE-SÖYLEMLERİ
Eylemci gruplar içerisinde görece sınırlı bir kitleye sahip olan devrimci sol grupların
kamuoyunca artık aşina olunan geleneksel amaçları kolaylıkla anlaşılabilir olmakla birlikte,
burada üzerinde durulması gereken asıl husus, çoğunluğu teşkil eden diğer grupları doğru
şekilde analiz edebilmektir. Eylemler sırasında ortak sorun olarak “yaşam tarzı” ifadesinin ön
plana çıktığı gözlenmektedir. Aslında bunun belirli bir açıdan bakıldığında masum bir talep
olduğu açıktır. Dolayısıyla eylemcilerin kullandıkları dil Cumhuriyet mitinglerinin aksine
saldırgan değil, savunmacıdır. Buradan bir mağdurluk ya da ezilmişlik psikolojisi üretilmesi
mümkün olmaktadır. Böylece eylemciler, kendilerinin başkalarının haklarına saygı duyduklarını,
aynı şeyi kendileri için de istediklerini zımnen ifade etmiş olmaktadırlar. Başörtülülerin de
eyleme katıldıkları vurgusu, başörtülü kızlara yönelik saldırıların ısrarla inkâr edilmesi söz
konusu psikolojinin derinleştirilmesi çabasının ürünüdür.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a yönelik olarak 2010 yılından itibaren “diktatör”
ifadesinin dolaşıma sokulduğu görülmektedir. Bu kavrama son haftalarda “güç sarhoşluğu,”
“Firavunluk,” “Nemrutluk” yakıştırmaları eklenmiştir. Kamuoyunda bu türden bir algının
oluşturulması ve geliştirilmesi açısından bir süredir sistemli bir kampanyanın yürütüldüğü
dikkat çekmektedir. “Yaşam tarzı” bağlamında yapılan ya da sürdürülen tartışmalar, söz konusu
kampanyanın en temel bileşenlerinden biri durumundadır.
Bu yönüyle bakıldığında, eylemcilerin hükümet ve AK Parti’den daha çok doğrudan
Başbakan Erdoğan’ı hedef aldıkları görülmektedir. Ancak bu hedef alma durumunun çoğunlukla
Sayın Başbakanın siyasal tasfiyesiyle sınırlı bir amaca matuf olduğu ve tüm AK Parti’yi sürece
dâhil edecek bir erken seçim çağrısına dönüşmediği gözlenmektedir. Bu durumun, yapılacak
olası bir erken genel seçimde meclis kompozisyonun değişmeyeceği, hatta AK Parti’nin daha da
güçlenerek yeniden iktidara geleceği yönündeki güçlü bir varsayımdan kaynaklandığı
söylenebilir. Doğrudan başbakanın hedefe konulmuş olması ise, AK Parti içinde bir çatlak
oluşturma arayışı ile yakından bağlantılıdır. Tam da bu noktada, Sayın Cumhurbaşkanının
üslubu ve tavrının sürekli olarak övülmesi, bu vurgunun, AK Parti içinde ayrıştırma meydana
getirme çabasının en belirgin örneklerinden biri olarak gösterilebilir.
Bu süreçte CHP başta olmak üzere muhalefetin de etkili olamadığı dikkat çekmiştir.
Ancak bu sürecin kendi oylarını konsolide etme noktasında şu an itibariyle CHP’ye yarar
22
sağlayacağı söylenebilir. Zira eylem sürecinde Konda ve GENAR gibi araştırma şirketlerinin
yaptığı ve basına da yansıyan araştırmaların gösterdiği gibi eyleme katılanların ağırlıklı kesimi
CHP seçmenidir. 11 Mayıs 2013 tarihinde Reyhanlı’da meydana gelen saldırıların arkasındaki
bağlantıların ortay çıkmasının CHP’yi zor duruma düşürmesi gibi gelişmeler ortaya çıkarsa bu
durum CHP’yi daha da sıkıntılı bir duruma da düşürebilir.
Buna karşılık MHP lideri Devlet Bahçeli kendi seçmenlerini meydanların uzağında
tutmuştur. Bahçeli’nin bu tavrının MHP içinde ağırlığı oluşturan milliyetçi-muhafazakârlar
tarafından onaylandığı görülmektedir. Ancak daha seküler eğilimli MHP’liler bu yaklaşıma karşı
çıkmışlar, hatta eyleme aktif olarak katılmışlardır. Eylemlere destek vermeyen partilerden biri de
BDP’dir. BDP’nin katılmaması şiddet olaylarının büyümesini engellemiştir. BDP eşbaşkanı
Selahattin Demirtaş, eylemlerin gelişimini çözüm süreci ile bağlantılandırmıştır. Bu yaklaşım
genel olarak olumludur. Ancak BDP’nin çözüm sürecinin kendi inisiyatifinde yürüdüğü
yönündeki argümanı güçlendirme çabasıyla hareket ettiği dikkat çekmektedir.
D.-EYLEMİN-ULUSLARARASI-BOYUTU
Süreç, bu kesimlerin kurduğu söylem üzerinden yürüdüğü için “yaşam tarzına
müdahale” gibi masum ve haklı görünen taleplerin ön plana çıkarılması söz konusu olmaktadır.
Muhannet komşularımız ve dost olmayan bazı müttefiklerimize ait ajanlar olaylar esnasında
yakalanmış ve ilgili ülkelere bu konuda bilgiler, isimler verilmiştir. Bu provokatör istihbarat
unsurların çoğuna ilgili ülkeler sahip çıkmamıştır. Sadece İsrail’den Mossad Başkanı’nın bu
vesileyle MİT müsteşarını ziyaret etmesi medyaya yansımıştır. Dolayısıyla bu konunun altının
daha net bir şekilde çizilmesi en azından belirli kesimlerin alanlardan çekilmesi açısından etkili
bir yöntem olabilecektir.
Eylemcileri provoke edenler arasında yabancı istihbarat güçlerinin de bulunduğu kolayca tahmin
edilebilecek bir durumdur. Türkiye’nin son dönemlerde uluslararası ilişkiler bağlamındaki pro-
aktif tavrı, ekonomik göstergeler açısından giderek büyümesi ve kendi iç toplumsal barışını
sağlamaya yönelik olarak izlediği kararlı politikaların da sürecin büyümesinde etkili olduğu
söylenebilir. Bunun yanında eski pozisyonunu ekonomik olarak korusa bile siyasi konularda eski
etkinliğini korumakta zorlanan ve bu nedenle hükümetin politikalarından rahatsız olan bazı iş
23
çevrelerinin de, özellikle medya organları kanalıyla kışkırtıcı rol oynadıkları dikkat çekmektedir.
Örneğin CNN International Taksim meydanından uzun saatler boyunca canlı yayın yapmıştır.
Pek çok İngiliz, Fransız ve Alman basın-yayın organı da olayları “Türk baharı” ifadeleriyle
izleyicilerine ulaştırmıştır.
Özellikle yabancı medya organlarında olayların çapını olduğundan daha çok göstermeye
çalışan bir dil kullanıldığı dikkat çekmiştir. En son olarak Avrupa parlamentosu 13 Haziran 2013
günü yaptığı bir toplantıda aldığı kararlarla Türkiye’ye karşı önyargılı tutumunu göstermiştir.
Şimdiye kadar Fransa, Almanya ve değişik AB ülkelerinde son zamanlarda Yunanistan ve
İngiltere meydana gelen olaylarla ilgili hiçbir karar almayan AP’nun AB’ye üye olmayan katılım
sürecindeki Türkiye’ye karşı ağır suçlamalar, eleştiriler ve tehditler içeren bir karar vermesi
oldukça manidar ve özel bir tavır olarak algılanmıştır. T.C. hükümetinin tanımadığı ve aynen
iade ettiği esas itibariyle üstten ve oryantalist bir dil kullanan bu karara Gezi Parkı
eylemlerindeki tavrından bağımsız şekilde tüm Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının tepki
göstermesi gerekir.
Gezi Parkı eylemleriyle başlayan süreçte, her ne kadar yabancı istihbarat güçlerinin ve
çeşitli sermaye gruplarının açık ya da örtük işbirliğiyle ve manipülasyonlarının da etkili olduğu
kolayca tahmin edilebilse de eylemcilerin çoğu bu dayanışmadan habersiz bir şekilde ve kendi
talepleri doğrultusunda sürece dâhil olmuşlardır.
Olayların başladığı ilk saatlerden itibaren uluslar arası dış çevrelerin özellikle Batı’nın
medya organları ve diplomatik çevrelerin ilgi, merak ve eylemlere destek veren tepkileri
eylemlerin uluslar arası Türkiye karşıtı bir kampanya olduğu algısını yaratmıştır. Suriye’de her
gün onlarca insanın öldürülmesine, 2 yılda 120 binin üzerinde insanın katledilmesine duyarsız
kalanlar, Taksim Gezi Parkı’ndaki 5-10 ağaç için Devlet Başkanı, Dışişleri Bakanı düzeyinde
demeçler vererek hükümetin uygulamalarını kınayan, demokrasi dersi vermek çabasında itidal
çağrıları yaptılar. Daha ilk günden CNN International, BBC, Fransız kanalları, El-Cezire
televizyonları ‘Türk Baharı’ vurgusu yapan, baskıcı uygulamaları yeren, Taksim’i Tahrir
Meydanıyla eşleştiren bol şiddet görüntülü, çokça polis gazı enstantaneli yayınları canlı olarak
savaş muhabirleriyle Türkiye’nin her köşesinden heyecanla verdiler. BM’den AB’ne İsrail’den,
Yunanistan’a Brüksel’den Washington’a Türkiye’deki eylemcilere destek veren tepkiler,
protestoları aynı eylem şekilleriyle Türkiye Büyükelçilikleri önlerinde büyük bir medya
köpürtmesiyle verdiler. Bütün bunlar Gezi Parkı eylemcileriyle ortaya çıkan tablonun dışarıdan
desteklenen derin bir provokasyon olduğu algısını derinleştirmiştir.
24
Ancak son günlerde Türkiye yönetimine ve Başbakan Erdoğan’ın eylemler karşısındaki
tutumuna destek veren olayları Erdoğan’a karşı bir kampanya, Türkiye’ye yönelik düşmanca bir
istikrarsızlık ve kaos yaratma çabası olarak protesto eden gösteriler Mısır’da Tahrir meydanında,
Filistin’de Gazze’de, Makedonya’da, Bosna’da, Kuala Lumpur’da ve Amerika’da değişik
şehirlerde ortaya konmuştur. Bu durum Gezi Parkı eylemlerinin uluslararası yansımalarına yeni
bir boyut kazandırmıştır. İslam Dünyası ve Müslüman toplulukların bu tepkileri Türkiye karşıtı
dışarıdan destekli provokasyonun hedefleriyle ilgili algı ve kaygıların temelsiz olmadığını
göstermiştir.
E.-DEĞERLENDİRME-VE-ÖNERİLER
İnsan, hakkında hiçbir şey bilmediği ve kendisine bütünüyle yabancı olduğu şeyden
korkar. Yabancı korkusu, bir bakıma kontrol edilemeyen bir hastalıktır. Ancak bir şekilde bu
hastalıkla baş edilmesi gerekmektedir. Fakat bunun yolu, bu korkunun nesnesinin baskı altında
tutulması değildir. Çünkü bu baskı, korkuyu tam olarak gidermediği gibi, aksine onu başka bir
duyguya dönüştürerek büyütür. Korkuyu tedavi etmenin bir yolu olarak, korku nesnesi üzerinde
bir baskı oluşturmaya kalkışmak hem ağır insan hakları ihlalleri oluşturur hem de hiçbir fayda
sağlamaz. Doğru çözüm, korkunun gerçek bir temeli olup olmadığını nesnel araştırmalarla tespit
etmek ve ardından korku sahiplerini korkunun yersizliği hakkında ikna etmektir. Gerçi bu
korkunun gerçek bir temeli olmasa bile onu yok saymamak gerekir. Bu korku üzerine inşa edilen
durum, en azından artık siyasal süreç için kaydedilmesi gereken önemli bir bilgidir.
Siyasette tarafların karşılıklı olarak duygularının farkına varması önem taşıyor, ancak bu
kadar yüksek bir farkındalık siyaset zemininde ne kadar arzulansa da, genellikle ulaşılabilir bir
hedef gibi görülmüyor. En bilinçli görünen insanların bile “kendilerinden” görmedikleri
insanlara, cemaatlerinin dışındaki insanlara ve yabancılara karşı davranışlarında akıllarını
kontrol edemedikleri ve akıl yerine duygularıyla hareket edebildikleri bilinen bir gerçektir. Oysa
insanlar doğal olarak belli sosyal tabakalarda, farklı yaşam tarzları içinde yaşamaktadır. Bu
yaşam tarzının niteliği büyük ölçüde ekonomik, sınıfsal veya kültürel gruplara ait olmakla
belirlenir. Farklı yaşam tarzlarının bu süreçte giderek daha önemli bir rol oynadığı
görülmektedir. Belki daha önce ciddi bir sorun olarak görülmeyen bu ‘farklı yaşam tarzları’
söylemi, söze konu oluşturdukça, grupsal aidiyetlerin farkına varışlar da hız kazanmaktadır.
Farkındalık çatışma anlarında daha da artarken, ötekinin de ayırdına varmakla tamamlanan bir
karşılıklılık süreci giderek gelişmektedir. İnsanların önemli bir kısmı, süreç içinde farkına vardığı
25
ve belki de kendisiyle temasa geçtiği başkalarının nezdinde kendisini ötekilenmiş hissederek bu
paradoksal algıya katkıda bulunmaktadır. Ötekileştirme, başka bir paradoks olarak kendisinin
ötekilenmiş olduğu söylemleri üzerinden dolanmaktadır. Bir yerde var olan “onlar”, “biz”i
ötekileştirmektedir. Bu algı aslında “onlar”ın ötekileştiği madalyonun öteki yüzünü temsil
etmektedir. Örneğin, Alevilerin dindarlara yaptıkları varsayılan ayrımcılıklar üzerine işlenen bir
söylem aracılığıyla Aleviler ötekileştirilirken; Sünnilerin Alevilere yaptıkları varsayılan
ayrımcılıklar veya mahalle baskıları üzerinden de Sünni bir tipoloji ötekileştirilmektedir.
Bu yönüyle bakıldığında, Alevilere yönelik sistemli bir ayrımcılık algısına sahip olan çok
sayıda Aleviye karşılık; kendisine yönelen baskıların devlet içinde yuvalanmış bir Alevi
yapılanması tarafından organize edildiğini düşünen Sünni dindarların sayısı da az değildir.
Ötekilik söyleminin bu şekliyle takip edilmesi kaçınılmaz olarak ötekiliğin herkes tarafından
klonlanarak benimsendiği bir ortak kültür alanının oluşumuna yol açmaktadır. O nedenle
karşımıza herkesin kendisini baskılanmış, başkaları tarafından dışlanmış, başkaları tarafından
ötekilenmiş hissettiği bir kimlik ve farklılık tasavvuru çıkmaktadır. Sonuç, basitçe ötekiliğin
herkesin tek ortak kimliği haline geldiği bir karşılıklılık durumudur.
Gezi Parkı vesilesiyle başlayan/başlatılan ve ülkenin belirli kesimlerinde yoğunlaşan
protesto gösterilerini ve bu gösterilere katılan gençleri de “farklı yaşam tarzları” söylemi ve
“ötekilik” algısı ekseninde ele almak mümkündür. Esasında söz konusu gençlik, gündelik
yaşamın sıradan süreçleri içerisinde siyasal iktidardan ya da kendisine yabancı veya muhalif
olarak gördüğü öteki toplumsal kesimlerden kaynaklanan herhangi bir sistematik baskı ve
ayrımcılık ile karşılaşmış değildir. Ancak özellikle “farklı yaşam tarzları” ve “mahalle baskısı”
söylemleri üzerinden işletilen ve gerek içeriden gerekse dışarıdan beslenen manipülasyonlar,
gençlerin, gelecek tahayyülünü etkileyen bir rol oynuyor. Böylece kendisine gündelik yaşam
pratikleri içerisinde yer bulamayan ayrımcı-baskıcı uygulamalar, gençlerin zihninde ve gelecek
tahayyülünde hayali bir yer ediniyor. Bu hayali ya da kurgusal konum ise kendi haklılığı ya da
gerçekliği için dayanak kılabileceği nesnel koşulların varlığından bağımsız olarak işlevsel
olabiliyor. İşte bu nedenle, sıradan yaşam formları içerisinde kendi haklılığının ya da
gerçekliğinin karşılığını bulamasa da, bazı düşünceler spontane bir meşruiyet duygusu ile
gerçekmiş gibi sahiplenilebiliyor.
26
Bu spontane duygunun gelişmesinde birçok faktörün rol oynadığı söylenebilir. Ülke
genelinde yaygın olarak dile getirilen Alevi kimliğine yönelik ayrımcılık iddialarına ilişkin
empatik bir sahiplenme, kendi kimliğinin inkârı ve belki de imhası üzerine kurulduğunu
varsaydığı bir gelecek anlatısı, hiyerarşik bir temelde örgütlendiğine inandığı bir toplumsal
düzenin alt unsuru olduğu duygusu ya da tam tersine kendi iktidarını kaybetme korkusu vb.
Ancak böyle bir spontane duygunun gelişmesindeki en önemli faktörün siyasal-ideolojik kimlik
olduğu anlaşılıyor. Bütün diğer faktörlerin de temel belirleyicisi olan bu faktör, her ne kadar
kendilerini apolitik olarak tanımlasalar da, protestocu gençlerin düşüncelerine de açıkça
yansıyor. Nesnel bir varoluşa sahip olmamasına rağmen, protestocu gençlerin nesnel bir
gerçeklik gibi kabul ettiği ve AK Parti iktidarının her türlü tasarrufunun gizil bir şekilde
içerdiğine inandığı kendi yaşam tarzına yönelik baskı ve yasak korkusu, diğer bütün faktörlerin
yanı sıra, belirli bir siyasal-ideolojik kimlikle de yakından ilişkilidir.
Bu gerçekler ışığında bakıldığında, protestocu gençlerin apolitik olarak
nitelendirilmelerinin doğru bir yaklaşım olmadığı gayet net bir şekilde anlaşılmaktadır. Tam
tersine bu gençlerin son derece güçlü ve radikal bir politik tavır içinde bulundukları ve bu
tavırlarını çoğunlukla belirli bir siyasal-ideolojik kimlikle biçimlendirdikleri gözlenmektedir.
Kimliklerin bu şekilde siyasal-ideolojik parametrelerle anlamlandırılması, bu kimliklerin özel ya
da kamusal alanlardaki temsil biçimini ve dilini de etkiliyor. Bu bağlamda, Alevilik ya da
solculuk gibi görece “sorunlu” kimliklerle siyasal-ideolojik düzeylerde ilişki kuranların
muhalefet etme biçimlerinin belirgin bir mağduriyet dili ürettiği ya da böyle bir dil üzerine inşa
edildiği söylenebilir. Kimliklerin yalnızca siyasal-ideolojik düzeyde tanımlanıp savunulduğu bu
ilişki biçimi bir kısır döngüye yol açabiliyor. Çünkü sürekli olarak yaşanılan bir mağduriyet
duygusuna atıfta bulunmak ebedi olarak sahiplenilen bir muhalefet bilincini doğuruyor.
Sorunların çözümünü, uzlaşmayı ve bir arada yaşama olanaklarını azaltan bu sürekli
mağduriyet-ebedi muhalefet diyalektiği ise kimliklerin aşırı bir biçimde siyasallaştırılmasının ya
da ideolojik bir temelde tanımlanmasının bir sonucu olarak görülebilir. Zira etnik, kültürel, dini
ya da daha başka temelde tanımlanan bir kimlik, bir takım siyasal-ideolojik yapı ve söylemlerin
araçsallaştırdığı bir nesne durumuna indirgendiğinde, kendi özgün taleplerinden
uzaklaşabiliyor. Dolayısıyla örneğin Alevi kimliği etrafında şekillenen muhalefet etme biçimi ve
mağduriyet dili, söz konusu kimliğin sorunlarını ortaya koyan ve bu sorunların çözümlerini
27
talep eden bir biçim ya da dil üretmek yerine, çoğu zaman marjinal bir siyasal-ideolojik yapı ve
söylemin propaganda aracı haline dönüşebiliyor.
Türkiye’nin son günlerde Gezi Parkı vesilesiyle başlayan/başlatılan yapay krizi de bu
minvalde değerlendirmesi ve yukarıda özetlemeye çalıştığımız “farklı yaşam tarzları”, “mahalle
baskısı” ve “ötekilik” söylemleri eşliğinde tedavüle sokulmaya çalışılan ve protestocu gençlere
atfen kullanılan “yeni toplumsal hareketler ideolojisi” bağlamında analiz etmesi gerekmektedir.
Geleneksel vesayet yapılarının çökertilmesi, egemen medya ve sermaye tekelinin kırılması,
toplumsal barışın önündeki engellerin bir bir kaldırılması, demokratik hukuk devleti ilkesinin
giderek etkin kılınması ve benzeri gelişmeler, Türkiye’nin artık geri döndürülemez bir biçimde
kendi medeniyet değerleriyle uyumlu bir rotaya girdiğini açıkça göstermektedir. Türkiye’yi içine
girdiği bu rotadan bir biçimde uzaklaştırmak ve yeniden eski yörüngesine konumlandırmak
isteyen iç ve dış kaynaklı çok sayıda aktörün bulunduğu bir gerçektir. Söz konusu aktörler artık
geleneksel yollarla, örneğin ekonomik kriz çıkararak ya da doğrudan askeri darbeye zemin
hazırlayarak bu hedeflerine ulaşamayacaklarının bilincindedirler. Bu bilinç, onları yeni ve daha
komplike yöntemleri devreye sokmaya itmektedir. “Yeni toplumsal hareketler ideolojisi” ve
“apolitik gençlik” tanımlamalarını da bu yöntemler arasında saymak mümkündür.
Tüm bu gerçekler, içinde bulunduğumuz sürecin son derece hassas olduğunu ve ancak
etkili önlemlerin alınmasıyla aşılabileceğini ortaya koymaktadır. Bu süreçte alınması gereken
önlemleri yapısal ve konjonktürel nitelikli önlemler olarak ikiye ayırmak mümkündür.
1. Yapısal-Nitelikli-Önlemlere-İlişkin-Öneriler
- AK Parti, arkasındaki güçlü halk desteğinden hareketle, dünyada yaşanan değişimi
Türkiye açısından da güçlü bir şekilde harekete geçirmiş, durağan ekonomiyi pozitife
evirmiş, küresel düzeyde kabul görmüş kavramsallaştırma bağlamında demokrasiyi
devlet ve toplumun merkezine yerleştirmeye çabalamıştır. Bürokratik oligarşi olarak
ifade edilen ve neredeyse tüm Cumhuriyet tarihi boyunca süregelen katı devletçi ve
merkeziyetçi yapılanma, AK Parti iktidarı süresince belirgin bir dönüşüme uğramıştır.
Bu süreç, bir yanıyla Türkiye’nin atıl haldeki potansiyelini harekete geçirmesine, diğer
yanıyla Türkiye’nin bölgesel ve uluslararası alanda stratejik bir güç haline gelmesine
zemin hazırlamıştır. Bu dönüşüm sürecinde Türkiye, yeniden yapılanma hamlelerinin
yanı sıra, tarihsel bakiyesi olarak ifade edilen hinterlandıyla da yeni ilişki biçimleri
geliştirmeye başlamıştır.
28
Bugünden geriye dönülerek bakıldığında, son 10 yıllık dönemi, aslında 80 yıllık
sıkışmışlığın, içe kapanmışlığın sona erdiği ve millet merkezli değişim algısının
yerleşmeye başladığı bir dönem olarak nitelendirmek mümkündür. Bunda, esasında
uzun yıllara dayalı bir mücadelenin sonunda gerçekleşen ve 3 Kasım 2002 seçimlerinden
sonra başlayan süreçte verilen büyük emeklerle elde edilen kazanımların büyük bir etkisi
bulunmaktadır. Küresel sistemden bağımsız ve ayrı hareket etme imkânının olmadığı
günümüz koşullarında, söz konusu kazanımların kalıcı olması ve Türkiye’nin-son-on-yıl-
boyunca-yaşadığı- demokratikleşme-sürecinin-sürdürülebilir-olması- için- siyasal-
toplumsal-ve-ekonomik-olgulara-ilişkin-hemen-her-düzeyde-analizler-yapılmalı- ve-
gelecek-projeksiyonları-oluşturulmalıdır.-
- Türkiye’de yaşanan demokratik değişim kalıcı olabilmesi için yeni bir anayasa yapımına
hız ve ağırlık verilmelidir. Aksi takdirde son on yılda yaşanan demokratik dönüşüm
dalgasının konjonktürel kalması gibi bir sonuçla karşılaşılabilecektir.
- Türkiye’nin özellikle 21. yüzyılın ilk on yılında yaşadığı köklü değişim sürecinin devam
etmesi ve başarıya ulaşabilmesi için katılımcı ve demokratik kültürü özümsemiş bir
gençlik profilinin oluşması adeta bir zorunluluktur. Çünkü uzun yıllar boyunca siyasal
alanın dışında bırakılmış, ülke ve dünya meselelerine karşı ilgisiz kalmaları istenmiş ve
askeri darbelerin kurumsallaştırdığı ideolojik nitelikli bir kültürel formasyona tabii
tutulmuş gençlik, yaşanan bu değişim sürecinin en önemli aktörü olabileceği gibi, en
güçlü engelleyicisi de olabilecek bir potansiyele sahiptir. Türkiye’nin 2023 hedeflerine
ulaşabilmesi, gençliğin söz konusu değişim sürecine ne oranda ve nasıl dâhil olacağı ile
ne türden bir tepki vereceğiyle yakından ilgilidir.
- Gençlerin bir arada yaşamanın evrensel ve ahlaki ilkelerine uygun bir iletişim içine
girmelerini sağlayacak zenginlikte çoğulcu bir eğitim ortamına kavuşması, bu zenginliği
yansıtabileceği genişlikte bir sivil siyaset alanı bulması, akranlarıyla küresel düzeyde
rekabet edebileceği kalitede bir fiziksel altyapıya ve fırsat eşitliğine sahip olması
gerekmektedir. Türkiye, son yıllarda yaptığı yatırımlarla bu alanlarda büyük bir değişim
hamlesi başlatmış olmakla birlikte, halen başarılması gereken önemli işlerin ve
yakalanması gereken önemli hedeflerin olduğu da bir gerçektir.
29
- Eğitim politikaları ve bu politikalara kaynaklık teşkil eden eğitim felsefeleri yeniden ele
alınarak gözden geçirilmeli ve mevcut sorunları çözecek daha çağdaş eğitim politikaları
ve felsefeleri benimsenmelidir. Eğitim politikaları demokratik değerlere ve insan
haklarına saygılı, milli-manevi değerlerle uyumlu bir yapıya kavuşturulmalıdır. Bu
konularda Milli Eğitim Bakanlığı, Gençlik ve Spor Bakanlığı ile YÖK’e en büyük
sorumluluk düşmektedir.
2. Konjonktürel-Nitelikli-Önlemlere-İlişkin-Öneriler
- Son on yılda Türkiye’nin demokratik dönüşümü, toplumun da aynı şekilde değişmesini
ve yeni taleplerle iktidarın karşısına çıkmasını beraberinde getirmiştir. Oluşan yeni
toplumsal yapının doğru bir şekilde anlaşılması için kapsamlı sosyolojik analizlerin
yapılması büyük bir önem taşımaktadır.
- Gezi Parkı olayları ile konuşulmaya başlanan “kentli elitler sınıfının” tüm yönleriyle ve
bilimsel bir anlayışla analiz edilmesi de oldukça önemlidir. Sanal ortamı iyi kullanan,
eğitim düzeyi yüksek, dünyadaki güç merkezleriyle irtibatı olan, çoğunlukla sanatçı,
akademisyen, borsacı vb mesleklerle iştigal eden kişilerden oluşan bu kesimin, ne türden
bir sosyolojik ve siyasal arka plana sahip olduklarını ve bu bağlamda farklı konulardaki
hassasiyetlerini ele alan bilimsel çalışmalar yapılmalıdır.
- Sosyal medya kadar geleneksel medyanın da sürece hazırlık bağlamında etkili olabildiği
görülmektedir. Bu olaylar, söz konusu medyanın hâlâ eski yapısından, alışkanlıklarından
tam olarak vazgeçmediğini, halkı belirli ölçülerde manipüle etme gücünü muhafaza
ettiğini ve yeri geldiğinde bu gücü ölçüsüzce kullandığını bir kez daha göstermiştir. Tüm
bunlar, bir yanıyla konvansiyonel medya organlarının halen devam eden gücüne ve
etkililiğine, diğer yanıyla da bu alandaki demokratik tutum eksikliğine işaret etmektedir.
Hükümetin bu konuda daha duyarlı olması ve kriz anlarında halkın medyadaki tek
sesliliğin ya da hegemonik söylemin etkisinden kurtulmasını sağlayacak daha farklı ve
işlevsel bilgilendirme mekanizmaları geliştirmesi gerekmektedir. Eylemlerin bazı TV
kanallarından naklen yayınlanmasına ve canlı maç yayını gibi anlatılmasına dair TV
yönetimlerinin sorumsuz tutumları ve böyle bir olay karşısında RTÜK’ün gerekli refleksi
göstermemesi veya refleks zafiyeti ise üzerinde durulması ve düşünülmesi gereken bir
durumdur.
30
- Eylemi yönlendiren çevrelerin en önemli arayışlarından birinin AK Parti içinde çatlak
meydana getirmek olduğu dikkat çekmektedir. Bu bakımdan iktidar partisinin, parti
içinde antidemokratik yönelimlere karşı söylem ve dil birliği konusunda özen
gösterilmesi önem arz etmektedir.
- Kriz iletişimi ve yönetimi konusunda sorunlar olduğu anlaşılmaktadır. Bu tür toplumsal
sorunlar karşısında kamuoyuna açıklanması gerekmeyen bir kriz masasının kurulması ve
gelişmelerin bu merkez tarafından koordine edilmesi yerinde olacaktır.
- Ülke içindeki her türlü sorun karşısında doğrudan Başbakanın muhatap olarak
gösterilmesi kurumsallaşma ve demokratik değerlerin yerleşmesi bakımından doğru bir
yaklaşım değildir. Gerek yerel yöneticiler gerekse bakanlar ve bürokratlar kendi çalışma
konuları ile ilgili konularda daha fazla inisiyatif almalıdır.
- Son dönemde Türkiye’nin, hem ekonomik hem de diplomatik açıdan kat ettiği mesafeler
nedeniyle, dış güçlerin olumsuz yaklaşımlarına konu olduğu dikkat çekmektedir. Bu
kesimler sürekli olarak provokasyonlar yapma peşinde olacaklardır. Bu konuda gerekli
çalışmaların yapılması ve önlemlerin alınmasında fayda bulunmaktadır.
- AK Parti’ye muhalif grupların uzun süredir iktidara gelememesi ve yakın gelecekte de bu
tür bir ihtimalin bulunmaması nedeniyle bir öfke birikmesinin yaşandığı dikkat
çekmektedir. Bu öfke birikmesinin anti-demokratik yollarla kendisini açığa vurma riski
yüksek olduğundan, demokratik düzenin ve siyasal istikrarın korunmasına dönük
önlemlere ağırlık verilmelidir.
- Bundan sonra da PKK terörünü ve bu terörün beslendiği ortamı sonlandırmaya dönük
çözüm sürecini sabote etmek için doğrudan veya dolaylı girişimler ortaya çıkabilir.
Hükümetin böylesine durumlar karşısında rehavete düşmemesi ve çözüm sürecini
kararlılıkla sürdürmesi büyük bir önem taşımaktadır.
- Bu eylemlerin en önemli stratejik hedeflerinden birinin Türkiye’nin İslam ülkeleriyle
geliştirdiği ilişkileri bozma, durdurma veya daha da ilerlemesini engellemek olduğu
kanaatindeyiz. Mevcut ve muhtemel ilişkileri olumsuz yönde etkilemeye yönelik yeni
girişimlerin olabileceği ihtimali hesap edilerek etkin tedbirler ortaya konulmalıdır.
31
- Cumhuriyet tarihimiz boyunca her cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde ülkede
istikrarsızlık ve kaos oluşturmaya dönük çabaların olduğu bilinmektedir. 2014 yılı içinde
hem belediye seçimleri hem de cumhurbaşkanlığı seçimi yapılacaktır. Ayrıca eğer yeni
anayasa yapılacak olursa bununla ilgili referandumun da 2014 yılı içine kayma ihtimali
söz konusudur. O sebeplerle bu seçimler öncesinde kaos veya istikrarsızlık oluşturmaya
dönük iç ve dış çabaların tekrarlanacağı ihtimali kesinlikle göz önünde bulundurulmalı
ve daha sıkı tedbirler alınmalı, toplum bu ihtimallere karşı sık sık uyarılmalıdır.
- Hükümet, demokratikleşme konusunda “her şeyi yaptık” rahatlığına girmemeli, yeni
anayasanın bir an evvel yapılması için bu yaz TBMM’nin tatile girmemesi veya tatili
kısaltması konusunda da öncülük etmelidir.
- Kamuoyunda Milli İstihbarat Teşkilatı ile Emniyet İstihbarat Dairesi arasında olduğu
iddia edilen çekişmenin ve koordinasyon eksikliğinin giderilmesine dönük ivedi tedbirler
alınmalıdır.
Sonuç olarak;
Türkiye’nin demokratik reformlara hız kesmeden devam etmesi,
Özgürlükçü ve demokratik bir anayasanın ivedilikle hazırlanması,
Çağın değişen ihtiyaçlarına uygun çoğulcu ve özgürlükçü bir eğitim sistemi reformunun
uygulamaya alınması ve Kültür Politikalarının Yeni Türkiye paradigmasına göre yeniden
yapılandırılması,
Toplum içindeki farklı kesimlerin sinir uçları ile hassasiyetlerini ortaya koyacak, bu
şekilde toplumsal barış ve huzurun korunmasını sağlayacak bilimsel, sosyolojik
çalışmaların yapılması ve gereken tedbirlerin alınması,
Sistem içindeki darbeci ve vesayetçi mekanizmalarla mücadeleye devam edilmesi,
Hiçbir vatandaşımızı ötekileştirmeyecek bir dil kullanılmasına özen gösterilmesi ve barış
içinde bir arada yaşanabilecek eşit ve onurlu vatandaşlık algısının güçlendirilmesi,
Türkiye’nin siyasi istikrarını ve ekonomik güvenliğini koruyacak hassasiyetlere özel
dikkat gösterilmesi,
32
Dış Politikadaki Yeni Türkiye vizyonu ve hedefleriyle bölgeye ilham kaynağı ve model
örnekliğini yıpratacak, bozacak müdahalelere ve saldırılara fırsat verilmemesi,
2014 seçim yılı olması nedeniyle çeşitli iç ve dış provokasyon risklerine karşı tedbirli ve
dikkatli olunması,
Bu olaylardan dersler çıkarılarak, otokritik yapılarak ileriye yönelik yönetimsel sonuçların
çıkarılması,
Basın ve haber alma özgürlüklerine hiçbir şekilde zarar vermeden sorumlu haber
yapılmasını sağlayacak medya etiği ilkelerinin basın kuruluşlarının temsilcileri ile birlikte
saptanması büyük bir önem taşımaktadır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder