Hakîkat Kitâbevi Yayınları No: 9
İNGİLİZ CÂSÛSUNUN
İ’TİRÂFLARI
İ’TİRÂFLARI
ve
İngilizlerin İslâm Düşmanlığı
Terceme eden:
M.Sıddîk Gümüş
HAKÎKAT KİTABEVİ
Darüşşefaka Cad. No: 57/A P.K. 35
34262-Fatih İSTANBUL
http://www.hakikatkitabevi.com
e-mail: bilgi@hakikatkitabevi.com
Tel: (90-212) 532 58 43-524 36 21-523 45 56
Fax: (90-212) 525 59 79
Fâtih-İSTANBUL
Darüşşefaka Cad. No: 57/A P.K. 35
34262-Fatih İSTANBUL
http://www.hakikatkitabevi.com
e-mail: bilgi@hakikatkitabevi.com
Tel: (90-212) 532 58 43-524 36 21-523 45 56
Fax: (90-212) 525 59 79
Fâtih-İSTANBUL
2002
Câmi’ul-ezher müdîr-i âm tasdîknâmesidir:
Türkiyede İhlâs Vakfı tarafından te’lîf ve
tedvîn edilmiş olan ekli cedvelde ismleri ve müellîfleri yazılı elli iki din
kitâbının neşr ve ihrâcında bir mâni’ yokdur. El-Kâhire 14.12.1994
Ezher-i şerîf idâretül-
buhûs vette’lîf vetterceme
müdîr-i âm K.K.
__________________
TENBÎH: Misyonerler, hıristiyanlığı
yaymağa, yehûdîler, hahamlarının bozuk sözlerini yaymağa, İstanbuldaki Hakîkat
Kitâbevi, islâmiyyeti yaymağa, masonlar ise, dinleri yok etmeğe çalışıyorlar.
Aklı, ilmi ve insâfı olan, bunlardan doğru olanı anlar ve bunun yayılmasına
yardım ederek, bütün insanların se’âdete kavuşmalarına sebeb olur. İnsanlığa
bundan dahâ kıymetli ve dahâ fâideli hizmet olamaz.
Baskı:
İhlâs
Gazetecilik A.Ş.
İSTANBUL
Tel: 0.212.454 30 00
ÖNSÖZ
Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde, Mâide
sûresinin seksenikinci âyetinde, (İslâmiyyetin en büyük düşmanı, yehûdîler ve
müşriklerdir) buyurdu. İslâmiyyeti içerden yıkmak için, ilk fitneyi çıkaran
yehûdî, Yemenli Abdüllah bin Sebe’dir. Hakîkî müslimân olan (Ehl-i sünnet)e
karşı, (Şî’î) fırkasını kurdu. Her asrda, şî’î âlimi olarak ortaya çıkan
yehûdîler, bu fırkayı kuvvetlendirdiler. Yehûdîlerin islâmiyyete yapdıkları
zararlar, Kuveytde (Mektebet-üs-sahâbet-il-islâmiyye)nin neşr etdiği
(Hiyânet-ül-yehûd) ve Beyrutda neşr edilen (Er-rec-lüs-sanem) kitâblarında uzun
yazılıdır. Îsâ aleyhisselâm semâya çıkarıldıkdan sonra, bozuk İncîller
yazılınca, hıristiyanların çoğu (Müşrik) oldu. Müşrik olmıyanlar da, Muhammed
aleyhisselâma inanmadıkları için (Kâfir) oldu. Bunlara ve yehûdîlere (Ehl-i
kitâb) denildi. İslâmiyyet zuhûr edince, papazların kurûn-ı vüstâdaki [orta
çağdaki] hâkimiyyetleri yıkıldı. İslâmiyyeti yok etmek için, misyoner
cem’iyyetleri kurdular. Bu işde en ileri giden, ingilizler oldu. Londrada
(Müstemlekeler nezâreti) kuruldu. Akla, hayâle gelmiyen yehûdî hîleleri ile ve
askerî ve siyâsî kuvvetler ile islâmiyyete saldırdılar. (Müstemlekeler
nezâreti)nin idâre etdiği ve her memlekete gönderilen binlerce câsûsdan biri
olan Hempher, 1125 [m. 1713] senesinde, Basrada avladığı 14 yaşındaki Necdli
Muhammedi, senelerce aldatarak, (Vehhâbî) fırkasını kurdular ve İngilteredeki
(Müstemlekeler nezâreti)nin emri ile, 1150 [m. 1737] senesinde i’lân etdiler.
Hempher, İngiliz Müstemlekeler nezâretinin
emri ile, Mısr, Irâk, Îrân, Hicâz ve hilâfet merkezi olan İstanbulda câsûsluk
fe’âliyyetlerinde bulunmak, müslimânları aldatmak ve hıristiyanlığa hizmet için
vazîfelendirilmiş bir İngiliz misyoneridir. İslâm düşmânları, islâmiyyeti yok
etmeğe ne kadar çok çalışsalar da, Allahü teâlânın bu nûrunu, aslâ
söndüremezler. Çünki, Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde, Hicr sûresinin dokuzuncu
âyet-i kerîmesinde meâlen, (Bu Kur’ânı, sana ben indirdim. Onu elbette ben
koruyacağım) buyurdu. Ya’nî, kâfirler, Ona tecâvüz edemiyecek, Onu tebdîl,
tahrîf edemiyecek, O nûru aslâ söndüremiyeceklerdir buyurdu. Ondört asrdan
beri, müslimânlar, Kur’ân-ı kerîmin ışıklı yolunda çalışarak, ilmde, ahlâkda,
fende, san’atda, ticâretde, siyâsetde ilerlediler. Büyük devletler kurdular.
Fransadaki 1204 [m. 1789] ihtilâlinden sonra, Avrupadaki gençler, kiliselerin,
papazların ahlâksızlıklarını, zulmlerini, soygunlarını, yalanlarını ve
hıristiyanlık dîninin bozuk olduğunu görerek, hıristiyanlıkdan ayrılmağa,
müslimân veyâ dinsiz olmağa başladılar. Hıristiyanlıkdan uzaklaşdıkca, fende,
teknikde ilerlediler. Çünki hıristiyanlık, dünyâ için çalışmağa, ilerlemeğe
mâni’ oluyordu. Bu gençlerin yazdıkları, dinleri kötüliyen kitâbları okuyan ve
ingilizlerin islâma karşı yalanlarına, iftirâlarına aldanan ba’zı müslimânlar
da, din câhili oldular. İslâmiyyetden uzaklaşdıkca, fende gerilemeğe
başladılar. Çünki islâmiyyet, dünyâ işlerinde de çalışmağı, ilerlemeği emr
etmekdedir.
İngiliz devletinin esâs siyâseti,
dünyâdaki bilhâssa Afrika ve Hindistândaki tabî’î servetleri sömürmek,
oralardaki insanları, hayvan gibi çalışdırıp bütün kazançları İngiltereye nakl
etmekdir. Adâleti, sevişmeği ve yardımlaşmağı emr eden İslâm dînine kavuşanlar,
ingiliz zulmlerine, yalanlarına mâni’ olmakdadır.
Bu kitâbımızı üç kısm olarak hâzırladık:
Birinci kısm, ingiliz câsûsunun
i’tirâflarıdır. Bu kısmda, ingilizlerin islâmiyyeti imhâ, yok etmek için
hâzırladıkları, âdî, alçak plânları, yalanları bildirilmekdedir. Bu kısmda yedi
fasl vardır.
İkinci kısmda, ingilizlerin plânlarını,
müslimân memleketlerinde sinsice tatbik etdikleri, devlet adamlarını
aldatdıkları, müslimânlara, akla, hayâle gelmiyen işkenceler yapdıkları ve Hind
ve Osmânlı islâm devletlerini yok etdikleri bildirilmekdedir. Kitâbımızın bu
kısmı, Vehhâbîlerin tuzaklarına düşen zevallı müslimânların, gafletden
uyanmalarına sebeb olacak ve Ehl-i sünnet âlimlerinin yazılarını
kuvvetlendirecek vesîkalar ile doludur.
Üçüncü kısm, (Hulâsat-ül-kelâm)dan terceme
olup, hak dînin islâmiyyet olduğunu isbât etmekdedir.
Bugün, bütün dünyâdaki müslimânlar, üç
fırkaya ayrılmışdır. Birinci fırka, Eshâb-ı kirâmın yolunda olan hakîkî
müslimânlardır. Bunlara (Ehl-i sünnet) ve (Sünnî) ve (Fırka-i nâciyye)
Cehennemden kurtulan fırka denir. İkinci fırka, Eshâb-ı kirâma düşman olanlardır.
Bunlara (Şî’î) ve (Fırka-i dâlle) sapık fırka denir. Üçüncüsü, sünnîlere ve
şî’îlere düşman olanlardır. Bunlara (Vehhâbî) ve (Necdî) denir. Çünki bunlar,
ilk olarak, Arabistânın Necd şehrinde meydâna çıkmışdır. Bunlara (Fırka-i
mel’ûne) de denir. Çünki bunların, müslimânlara müşrik dedikleri (Kıyâmet ve
Âhıret) ve (Se’âdet-i Ebediyye) kitâblarımızda yazılıdır. Müslimâna kâfir
diyene, Peygamberimiz la’net etmişdir. Hangi fırkadan olursa olsun, nefsine
uyan ve kalbi bozuk olan, Cehenneme gidecekdir. Her mü’min, nefsini tezkiye
için, ya’nî yaratılışında mevcûd olan küfrden ve günâhlardan temizlemek için
her zemân, çok (Lâ ilâhe illallah) ve kalbini tasfiye için, ya’nî nefsden ve
şeytândan ve kötü arkadaşlardan ve zararlı, bozuk kitâblardan gelmiş olan küfrden
ve günâhlardan kurtarmak için (Estagfirullah) okumalıdır. Ahkâm-ı islâmiyyeye
uyanın düâları muhakkak kabûl olur. Müslimânları bu üç fırkaya parçalayan,
yehûdîler ve ingilizlerdir.
Birinci Kısm
BİRİNCİ FASL
BİRİNCİ FASL
Hempher diyor ki; Büyük Britanyamız çok
genişdir. Güneş, denizleri üzerinde doğduğu gibi, yine bu denizlerin üzerinde
batar. Devletimiz, Hindistân, Çin ve Ortadoğudaki sömürgelerinde nisbeten
za’îfdir. Bu memleketler, tam ma’nâsı ile idâremizin altında değildir. Fekat,
buralarda çok faal ve başarılı bir politika tatbîk ediyoruz. Hepsi elimize
geçmek üzeredir. Burada iki şey mühimdir:
1- Elimize geçmiş yerleri elimizde tutmağa
çalışmak,
2- Elimize geçmemiş yerleri ele geçirmeğe
çalışmak.
Müstemlekeler [sömürgeler] nâzırlığı, bu
iki vazîfeyi îfâ etmek üzere, bu devletlerin her biri için, birer komisyon
teşkil etmişdir. Müstemlekeler nâzırlığında vazîfeye başlayınca, Nâzır bana
i’timâd etdi ve Doğu Hindistân şirketinde bir vazîfe verdi. Bu, zâhirde bir
ticâret şirketi idi. Fekat asl vazîfesi, Hindistânın büyük ve geniş
topraklarına hâkim olmanın yollarını araşdırmakdı.
Hükûmetimizin, Hindistân için hiç endişesi
yokdu. Zîrâ Hindistân, değişik milletlere, ayrı dillere ve zıd çıkarlara sâhib
bir ülkeydi. Çinden de pek korkumuz yokdu. Çünki, Çine hâkim olan Budizm ve
Konfüçyüs dinlerinin canlanmasından korkulmuyordu. Zîrâ bunlar, hayâtla hiç
alâkalanmayan, iki ölü din idi. Binâenaleyh, bu iki ülke halkında vatan
sevgisinin olması, çok uzak bir şeydi. Bu iki ülke, biz İngiltere hükûmetini
râhatsız etmiyordu. Fekat, ilerde olabilecek hâdiseleri de gözümüzden ırak
etmiyorduk. Binâenaleyh, bu ülkelerde tefrika, cehâlet ve fakîrlik, hattâ sârî
hastalıkları yaymak için, uzun va’deli plânlar yapıyorduk. Bu iki ülke halkının
âdetlerini taklîd ederek, niyyetlerimizi râhatça gizliyebiliyorduk.
İslâm memleketleri son derece râhatımızı
bozuyordu. Hepsi de, lehimize olmak üzere, Hasta Adamla [Osmânlı devletini kasd
ediyor] bir kaç anlaşma yapmışdık. Müstemlekeler nâzırlığının tecribeli
adamları, bu hastanın bir asrdan az bir zemân zarfında can vereceğini
söylüyorlardı. Ayrıca, Îrân hükûmeti ile de, gizlice bir kaç anlaşma yapmış ve
bu iki ülkeye, mason yapdığımız, devlet adamlarını yerleşdirmişdik. Rüşvet,
kötü idâre ve din bilgisi noksan idârecilerin, güzel kadınlarla meşgûl olup,
vazîfelerini unutması, bu iki ülkenin belini kırdı. Fekat, bütün bunlara
rağmen, şu sayacağım sebeblerden dolayı, yapdıklarımızın beklediğimiz netîceyi
vermemesinden endîşe ediyorduk:
1- Müslimânlar,
İslâma son derece bağlıdırlar. Her bir müslimân, papaz ve râhiplerin
hıristiyânlığa bağlılıkları kadar, hattâ dahâ fazla, İslâma bağlıdır. Bilindiği
gibi, papaz ve râhiplerin canı çıkar da, hıristiyanlıkları çıkmaz.
Müslimânların en tehlükelileri de, Îrândaki şî’îlerdir. Çünki onlar, şî’î
olmıyanları kâfir ve necs bilirler. Hıristiyanlar, şî’îlerin nazarında, kokmuş
pislik gibidir. Tabîatiyle, insan bütün gücüyle pisliği atmaya gayret eder. Bir
sefer şî’înin birine şunu sordum: (Hıristiyanlara niye böyle bakıyorsunuz?)
Aldığım cevâb şuydu: (İslâm Peygamberi, çok hakîm bir zât idi. Kâfirleri böyle
ma’nevî bir baskı altına almış ki, onların doğru yolu bulmasına ve Allahın dîni
olan İslâma girmesine sebeb olsun. Nitekim devlet de, bir insanı tehlükeli
bulunca, onu itâat edinceye kadar, maddî bir baskı altında tutar. Sözünü
etdiğim necâset, maddî değil, ma’nevî bir baskı olup, hıristiyanlara da hâs
değildir, sünnîlere ve bütün kâfirlere şâmildir. Hattâ, bizim eski Îrânlı
mecûsîler bile, şî’îlerin nazarında necsdirler.)
Ona dedim ki:
(Güzel! Sünnîler ve hıristiyanlar da Allaha, Peygamberlere ve kıyâmet gününe
inanırlar, niye necs olsunlar?) Cevâben dedi ki: (İki şeyden dolayı necsdirler:
Birincisi, hazret-i Muhammedi hâşâ yalancılıkla ithâm ederler[1]. Biz de, bu
çirkin ithâm karşısında (Sana eziyet verene sen de eziyet edebilirsin) sözü
mûcibince, onlara (Siz necssiniz) diyoruz. İkincisi ise, hıristiyanlar, Allahın
Peygamberlerine kötü isnâdlarda bulunurlar. Meselâ, Îsâ aleyhisselâm içki
içerdi, mel’ûn olduğu için çarmıha gerildi, derler.)
Ben dehşet içinde
adama dedim ki: (Hıristiyanlar böyle demezler.) O ise: (Hayır sen bilmiyorsun,
(Kitâb-ı mukaddes)de böyle yazılıdır), dedi. Ben susdum, zîrâ adam, ikinci
husûsda olmasa bile, birincisinde haklıydı. Münâkaşayı uzatmak istemedim.
Çünki, islâmî kıyâfetde olduğum hâlde, benden şübhelenebilirlerdi. Bu sebeb
ile, dâimâ münâkaşalardan uzak duruyordum.
2- İslâmiyyet, bir
zemânlar, idâre ve hüküm dîni idi. Müslimânlar da, azîzdi. Bu efendi insanlara,
şimdi siz kölesiniz demek zordur. İslâm târîhini kötüleyip, müslimânlara, bir
zemânlar elde etdiğiniz izzet ve i’tibâr, ba’zı şartlar îcâbıydı. O günler
gitdi, bir dahâ geri dönmez, dememiz de mümkin değildir.
3- Osmânlı ve
Îrânlıların, yapdıklarımızın farkına vararak, plânlarımızı bozup te’sîrsiz hâle
getirmelerinden çok endişe ediyorduk. Gerçi, bu iki devlet büyük ölçüde
za’îflemişdir. Fekat, mal, silâh ve hüküm sâhibi, merkezî bir hükümetin oluşu,
bizim emîn olmamıza mâni’ oluyordu.
4- İslâm
âlimlerinden son derece râhatsızdık. Çünki, İstanbul ve El-ezher âlimleri, Irâk
âlimleri, Şâm âlimleri, emellerimizin önünde aşılmaz engellerdi. Zîrâ onlar,
dünyânın geçici zevk ve zînetlerine karşı, Kur’ân-ı kerîmin va’d etdiği Cennete
girmeğe hâzırlanan ve kendi prensiplerinden kıl kadar ta’vîz vermiyen
kişilerdi. Halk onlara tâbi’ oluyor, Sultân bile onlardan korkuyordu. Sünnîler,
şî’îler kadar âlimlere bağlı değildi. Zîrâ, şî’îler kitâb okumuyor, sâdece
âlimleri tanıyor, Sultâna gereken ihtimâmı göstermiyorlardı. Sünnîler ise, çok
kitâb okuyor, âlimleri ve Sultânı tutuyorlardı.
Bu hâl karşısında,
bir çok toplantılar yapdık. Fekat, maalesef, her seferinde önümüzde yolun
kapalı olduğunu gördük. Câsûslarımızdan gelen raporlar, hep hayâl kırıcı,
konferansların sonuçları da sıfır idi. Lâkin, yine de ümmidsizliğe
kapılmıyorduk. Çünki, biz, derin nefes almağı ve sabr etmeği âdet edinmişizdir.
Bir toplantımıza,
Nâzırın kendisi, en büyük papazlar ve bir kaç da mütehassıs [uzman] katılmışdı.
Yirmi kişiydik. Üç sâatden fazla süren bu toplantıda, hiçbir netîceye
varılamadı. Fekat, bir papaz şöyle dedi: (Râhatsız olmayın! Çünki,
hıristiyanlık, ancak üçyüz sene zulm çekdikden sonra yayıldı. Umulur ki Mesîh,
gayb âleminden bize nazar edip, üçyüz sene sonra da olsa, kâfirleri
[Müslimânları kasdediyor] merkezlerinden çıkarmağı nasîb eder. Biz kuvvetli bir
îmân ve uzun bir sabrla silâhlanmalıyız! Hükmü elimize geçirebilmek için, bütün
vâsıtaları elde edip, bütün yolları denemeliyiz. Hıristiyanlığı, Muhammedîlerin
arasında yaymağa çalışmalıyız. Asrlar sonra da, netîceye varabilirsek, çok
iyidir. Zîrâ, babalar çocukları için çalışırlar.)
Müstemlekeler
nâzırlığında, İngilterenin yanısıra, Fransa ve Rusyadan da, diplomat ve din
adamlarının katıldığı bir konferans yapıldı. Çok şanslıydım. Nâzır ile aramız
iyi olduğu için, ben de katılmışdım. Konferansda, müslimânları parçalayıp,
İspanya gibi, dinlerinden çıkararak îmâna getirmenin [Hıristiyanlaşdırmanın]
hesâbları yapıldı. Fekat, varılan netîceler istenildiği gibi değildi. Ben, o
konferansdaki bütün konuşmaları (İlâ meleküt-il-Mesîh) ismli kitâbımda yazdım.
Derinlere kök
salmış büyük bir ağacı, kurutup, söküp atmak zordur. Fekat, biz zorlukları
kolaylaşdırıp, yenmeliyiz. Hıristiyanlık, yayılmak için gelmişdir. Bunu, Mesîh
efendimiz bize va’d etmişdir. Muhammede, doğu ve batı âleminin içinde bulunduğu
kötü şartlar yardımcı olmuşdur. O kötü şartlar gidince, berâberindeki belâları
da [İslâmı kasdediyor] götürdü. Bugün memnûniyyet ile durumun temâmen
değişdiğini müşâhede ediyoruz. Nezâretimizin ve diğer hıristiyan hükümetlerin
büyük gayret ve çalışmaları netîcesinde, müslimânlar gerilemeğe başladı.
Hıristiyanlar ise, kuvvetleniyorlar. Uzun asrlar boyunca gayb edilen yerleri
alma zemânı geldi. İslâmiyyeti imhâ etmeğe, Büyük Britanya devleti öncülük
etmekdedir.
_________
İmâm-ı Rabbânî
hazretleri (Mektûbât) kitâbının 1.ci cild, 275.ci mektûbunda buyuruyor ki:
Sizin bu ni’mete
kavuşmanız, islâmiyyet bilgilerini öğretmekle ve fıkh hükmlerini yaymakla
olmuşdur. Oralara cehâlet yerleşmişdi ve bid’atler yayılmışdı. Allahü teâlâ,
sevdiklerinin sevgisini size ihsân etdi. İslâmiyyeti yaymağa sizi vesîle
eyledi. Öyle ise, din bilgilerini öğretmeğe ve fıkh ahkâmını yaymağa elinizden
geldiği kadar çalışınız. Bu ikisi bütün se’âdetlerin başı, yükselmenin vâsıtası
ve kurtuluşun sebebidir. Çok uğraşınız! Din adamı olarak ortaya çıkınız!
Oradakilere emr-i ma’rûf ve nehy-i münker yaparak, doğru yolu gösteriniz!
Müzzemmil sûresinin ondokuzuncu âyetinde meâlen, (Rabbinin rızâsına kavuşmak
istiyen için, bu elbette bir nasîhatdir) buyuruldu.
_________
Kimseye etmem şikâyet, ağlarım ben hâlime,Titrerim mücrim gibi, bakdıkca istikbâlime.
Birinci
Kısm
İKİNCİ FASL
İKİNCİ FASL
Hicrî 1122 ve
mîlâdî 1710 senesinde Müstemlekeler nâzırı beni, Müslimânları parçalamak için
gerekli ve yeterli bilgileri toplamak ve câsûsluk yapmak üzere, Mısr, Irâk,
Hicâz ve İstanbula gönderdi. Aynı târîhde ve aynı vazîfe ile nezâret, canlılık
ve cesâret dolu dokuz kişiyi dahâ vazîfelendirdi. Bize lâzım olabilecek para,
bilgi ve harîtanın yanında bir de, devlet adamlarının, âlim ve kabîle reîslerinin
ismlerini ihtivâ eden birer fihrist verildi. Hiç unutamıyorum! Sekreter ile
vedâlaşdığımızda, bize demişdi ki: (Devletimizin geleceği başarınıza bağlıdır.
Onun için, var kuvvetinizle çalışmalısınız).
Ben, İslâmiyyetin
hilâfet merkezi olan İstanbula doğru, denizden yola çıkdım. Asl vazîfemin
yanında, bir de ek olarak, orada türkçeyi çok güzel bir şeklde öğrenmem
gerekiyordu. Zâten dahâ önce Londrada epey türkçe ve Kur’ân lisânı arabça ve
Îrânlıların dili farsça öğrenmişdim. Fekat, bir lisânı öğrenmek başka, o lisânı
[dili] ülkenin halkı gibi konuşmak başka şeydi. Zîrâ, birincisi birkaç senede
hâsıl olduğu hâlde, ikincisi bunun birkaç katı zemân ister. İnsanların benden
şübhe etmemeleri için, türkçeyi bütün incelikleriyle öğrenmem gerekiyordu.
Benden şübhe ederler diye hiç de râhatsız
olmuyordum. Zîrâ, müslimânlar, Peygamberleri olan Muhammed aleyhisselâmdan
öğrendikleri gibi, müsâmahakâr, açık kalbli ve iyi niyyetlidirler. Onlar bizim
gibi, şübhe edici değildirler. Kaldı ki, Türk hükûmeti, o zemân câsûsları
yakalıyabilecek teşkîlâta mâlik değildi.
Çok yorucu bir
yolculukdan sonra İstanbula vardım. İsmimin Muhammed olduğunu söyledim ve
müslimânların ma’bedi olan câmi’e gitmeğe başladım. Müslimânların disiplinli,
temiz ve itâatkâr oluşları çok hoşuma gitdi. Bir ara kendi kendime: (Bu ma’sûm
insanlarla neden savaşıyoruz? Mesîh efendimiz, bize bunu mu emr etdi?) dedim.
Fekat, ben hemen bu şeytânî[!] düşünceden döndüm ve en güzel bir şeklde,
vazîfemi yerine getirmeğe karâr verdim.
İstanbulda Ahmed
efendi isminde yaşlı bir âlim ile tanışdım. Ondaki inceliği, açık kalbliliği,
gönül berraklığı ve iyilikseverliği hiçbir din adamımızda görmedim. Bu zât,
gece gündüz Muhammed aleyhisselâma benzemeğe çalışırdı. Ona göre, Muhammed
aleyhisselâm en kâmil, en üstün insandı. Onu her zikr etdiğinde, gözleri
yaşlanırdı. Çok şanslıydım ki, bir kerre bile, kim olduğumu, nereli olduğumu
sormadı. Bana (Muhammed efendi) diye hitâb ederdi. Sorduğum süâllere cevâb
verir, bana şefkat ve merhamet ile muâmele ederdi. Zîrâ, beni Türkiyede
çalışmak ve Muhammed aleyhisselâmın halîfesinin gölgesinde yaşamak için
İstanbula gelmiş bir misâfir olarak bilirdi. Zâten, bu behâne ile İstanbulda
kalıyordum.
Bir gün Ahmed
efendiye: (Annem ve babam öldü. Kardeşim de yok. Bana mîrâs olarak da hiç birşey
kalmamış. Çalışıp kazanmak, Kur’ân-ı kerîmi ve din bilgilerini öğrenmek, ya’nî
hem dünyâmı, hem de âhiretimi kazanmak için, İslâm merkezine geldim) dedim. Bu
sözlerime çok sevindi ve (Şu üç sebebden dolayı, sana hurmet göstermek
lâzımdır) dedi. Sözlerini aynen yazıyorum:
1- Sen
müslimânsın. Bütün müslimânlar kardeşdirler,
2- Sen müsâfirsin.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Müsâfire ikrâmda
bulununuz!),
3- Sen çalışmak
istiyorsun, (Çalışan, Allahın dostudur) diye bir hadîs-i şerîf vardır.
Bu sözler çok
hoşuma gitmişdi. Kendi kendime, (Keşki hıristiyanlıkda da, bu gibi parlak
hakîkatler olsaydı. Ne yazık ki, hiçbiri yok) dedim. Fekat hayret etdiğim şey,
bu kadar yüce bir din iken, şu mağrûr ve hayâtdan bî-haber ba’zı kimseler
elinde, islâmın za’îflemesiydi.
Ahmed efendiye:
(Kur’ân-ı kerîmi öğrenmek istiyorum) dedim. (Baş üstüne, sana öğretirim) dedi.
Fâtiha sûresinden öğretmeğe başladı. Kur’ân-ı kerîmi okutmağa başlamadan evvel,
abdest alır ve bana da aldırırdı. Kıbleye karşı oturup okuturdu.
Okuduklarımızın ma’nâlarını da açıklardı. Ba’zı kelimeleri okumakda çok güçlük
çekerdim. İki sene içinde, Kur’ân-ı kerîmi başdan sona kadar okudum.
Müslimânların
abdest dedikleri şey, ba’zı uzvları yıkamakdan ibâretdir ki: 1) Yüzü yıkamak,
2) Parmaklardan dirseğe kadar sağ kolu yıkamak, 3) Parmaklardan dirseğe kadar
sol kolu yıkamak, 4) Başı, kulakların arkasını ve boynu mesh etmek, 5) Her iki
ayağı yıkamak.
Ben, misvâk kullanmakdan
son derece râhatsız olurdum. (Misvâk), müslimânların abdestden önce ağız ve
dişlerini temizledikleri bir ağaç dalıdır. Bu ağacın ağıza ve dişlere zararlı
olduğunu sanıyordum. Ba’zan ağzımı yaralayıp kanatıyordu. Fekat, yine de
kullanmak zorundaydım. Zîrâ, onların yanında misvâk kullanmak Peygamber
aleyhisselâmın mühim sünneti idi. Bu ağacın çok fâidesi olduğunu söylüyorlardı.
Hakîkaten dahâ sonra, dişlerimin kanaması durdu. İngilizlerin çoğunda bulunan,
ağzımdaki fenâ koku hiç kalmadı.
İstanbulda
bulunduğum müddetçe, bir câmi’ hizmetçisinin yanında, biraz para karşılığında
yatardım. Hizmetçinin ismi Mervân Efendi idi. Mervân, Muhammed aleyhisselâmın
bir sahâbîsinin ismidir. Bu hizmetçi, çok asabî bir adamdı. İsmi ile övünür ve
bana, (Bir oğlun olursa ismini Mervân koy. Çünki Mervân, İslâmın büyük
mücâhidlerindendir) derdi.
Akşam yemeğimi
Mervân Efendi hâzırlıyordu. Müslimânların bayramı, Cum’a günü işe gitmiyordum.
Haftanın kalan günlerinde, Hâlid isminde bir marangozun yanında, haftalık ücret
ile çalışıyordum. Sâdece sabâhdan öğleye kadar çalışdığım için, işçilerine
verdiği ücretin yarısını bana veriyordu. Marangoz, boş zemânlarında Hâlid bin
Velîdin fazîletlerinden çok bahs ederdi. Hâlid bin Velîd, Muhammed
aleyhisselâmın sahâbîlerinden olup, büyük mücâhiddir. Çeşidli İslâmî fethler
yapmışdır. Fekat Ömer bin Hattâbın onu azl etmesi, marangozu üzüyordu[1].
Yanında çalışdığım
marangoz Hâlid, ahlâksız ve son derece asabî bir adamdı. Her nedense, bana çok
i’timâd ederdi. Belki de, bu i’timâdı, sözünden hiç çıkmadığım içindi. Yalnız
iken, islâmiyyete ehemmiyyet vermezdi. Ancak, arkadaşlarının yanında, islâm
dîninin emrlerine uyardı. Cum’a nemâzını kılardı, diğerlerini tam bilmiyorum.
Dükkânda kahvaltı
ederdim. İşden sonra, öğle nemâzı için câmi’ye gider ve ikindi nemâzına kadar
câmi’de kalırdım. İkindi nemâzından sonra Ahmed efendinin evine gider ve orada
iki sâat kalarak, ondan Kur’ân-ı kerîm, arabî ve türkçe lisân dersleri alırdım.
Haftalık kazancımı, beni çok güzel okutduğu için, her Cum’a ona verirdim.
Hakîkaten, bana Kur’ân-ı kerîmi, İslâm dîninin îcâblarını ve arabî ile türkçe
lisânlarının inceliklerini gâyet güzel bir şeklde öğretiyordu.
Ahmed efendi bekâr
olduğumu anlayınca, kızlarından birini bana vermek istedi. Ben ise, onun bu
teklîfini red etdim. Fekat, kendisi çok ısrâr ediyor, bana, evlenmenin,
Peygamberin sünneti olduğunu, Peygamberin de, (Benim sünnetimden yüz çeviren
benden değildir) dediğini söylerdi. Bu olayın, ilişkilerimizin kesilmesine
sebeb olabileceğini anlayınca, ona yalandan dedim ki: (Bende cinsî âcizlik
vardır). Bunu söylemekle, eski dost ve ahbablığın devâm etmesini sağladım.
İstanbulda iki
senem dolunca, Ahmed efendiye, vatanıma dönmek istediğimi söyledim. (Gitme,
niçin gidiyorsun? İstanbulda ne ararsan var. Allahü teâlâ, bu şehre, din ve
dünyâyı birlikde vermişdir. Annenin ve babanın vefât etdiğini, kardeşlerinin
olmadığını söylemişdin. Öyleyse, İstanbula yerleş) dedi. Ahmed efendi bana çok
alışmışdı. Onun için, benden ayrılmak istemiyor ve İstanbula yerleşmem
husûsunda çok isrâr ediyordu. Fekat, vatanî vazîfem beni, Londraya dönüp,
nezârete, hilâfet merkezi ile alâkalı geniş bir rapor sunup, yeni emrler almak
için zorluyordu.
İstanbulda
bulunduğum müddetçe, her ay Müstemlekeler nezâretine müşâhede etdiğim
hâdiselerle alâkalı bir rapor gönderdim. Bir kerre raporumda, yanında
çalışdığım adam, bana livâta etmek isterse, ne yapayım dedim. Cevâbda bana, (Bu
iş hedefe ulaşmağı kolaylaşdırıyorsa, yapabilirsin) denildi. Bu cevâbı
okuyunca, çok kızdım. Sanki dünyâ başıma yıkılmışdı. Evet, bu habîs fi’ilin
İngilterede yaygın olduğunu evvelden biliyordum. Fekat, büyüklerimin emr
edecekleri hâtırıma gelmezdi. Ne yapayım ki, bardağı son damlasına kadar
içmekden başka çârem yokdu. Onun için susdum ve vazîfeme devâm etdim.
Ahmed efendi ile
vedâlaşırken, gözleri yaşardı ve bana: (Yavrum! Allahü teâlâ yardımcın olsun!
Bir dahâ İstanbula gelir ve öldüğümü görürsen, beni hâtırla. Rûhuma bir
(Fâtiha) oku! Resûlullahın yanında, mahşer gününde karşılaşacağız) dedi.
Gerçekden, ben de çok mahzûn oldum ve gözyaşı dökdüm. Fekat, vazîfem,
hislerimden dahâ üstündü.
İnsâna sadâkat yakışır, görse de ikrâh,doğruların yardımcısıdır, hazreti Allah!
Birinci
Kısm
ÜÇÜNCÜ FASL
ÜÇÜNCÜ FASL
Arkadaşlarım
benden evvel Londraya dönmüş ve nezâretden yeni emrler almışlardı. Ben de, döndükden
sonra, yeni emrler aldım. Fekat, maalesef ancak altı kişi dönebilmişdik.
Kalan dört kişiden
biri, sekreterin anlatdığına göre, müslimân olup, Mısrda kalmış. Fekat,
sekreter yine de sevinçliydi. Çünki, sır vermemiş diyordu. İkincisi, Rusyaya
gidip orada kalmış. Bu, zâten Rus asıllıydı. Sekreter, bunun vatanına gitdiği
için değil, belki Rusya hesâbına Müstemlekeler nezâretinde, câsûsluk yapıyordu,
vazîfesi bitince gitdi diye, çok üzülüyordu. Üçüncüsü ise, yine sekreterin
anlatdığına göre, Bağdâd civârında imare beldesinde vebâ hastalığından ölmüş.
Dördüncüsünü, nezâret, Yemenin San’a şehrine kadar ta’kîb etmiş, bir seneye
kadar raporları geliyormuş. Fekat, dahâ sonra raporlar kesilip, nâzırlığın
bütün gayretlerine rağmen, bir izine tesâdüf edilememişdi. Nâzırlık, bu dört
adamın gayb olmasını bir felâket kabûl ediyordu. Zîrâ biz, vazîfeleri büyük,
nüfûsu az bir milletiz. Binâenaleyh, her insan için ince bir hesâb yaparız.
Sekreter, ilk
birkaç raporumdan sonra, dördümüzün raporlarının tedkîk edilmesi için, bir
toplantı yapdı. Arkadaşlarım, vazîfeleriyle alâkalı raporlarını teslîm etdikden
sonra, ben de raporumu verdim. Benimkinden ba’zı kısmlarını not etdiler. Nâzır,
sekreter ve toplantıya katılanların bir kısmı, çalışmalarımı takdîr etdiler.
Fekat, yine de üçüncü sıradaydım. Birinciliği arkadaşım George Belcoude,
ikinciliği ise Henry Franse kazanmışdı.
Türkçe ve Arabî
lisânları ile Kur’ân-ı kerîm ve ahkâm-ı islâmiyyeyi çok iyi öğrenmişdim. Fekat,
nâzırlığa Osmânlı Devletinin za’îf noktalarını gösterecek bir rapor hâzırlamağı
başaramamışdım. İki sâat süren toplantıdan sonra, sekreter bu başarısızlığımın
sebebini sordu. Ben de, (Asl vazîfem lisân ile Kur’ân ve islâmiyyeti
öğrenmekdi. Bunun hâricindeki işlere fazla vakt ayıramadım. Fekat, bu sefer
sizi memnûn edeceğim) dedim. Sekreter, (Şübhesiz sen muvaffak oluyorsun. Fekat,
birinci olmanı isterdim) dedi ve şöyle devâm etdi:
(Ey Hempher,
gelecek seferki vazîfen ikidir:
1- Müslimânların
za’îf noktaları ile, onların vücûdlarına girip, mafsallarını ayırmamızı sağlıyacak
noktaları tesbît etmekdir. Zâten, düşmanı yenmenin yolu da budur.
2- Bu noktaları
tesbît edip, dediğimi yapdığın zemân [Ya’nî müslimânların arasını açıp, onları
birbirine düşürebildiğin zemân] en başarılı ajan olacak ve nâzırlık madalyasını
kazanmış olacaksın.)
Londrada altı ay
kaldım. Amcamın kızı Maria Shvay ile evlendim. O zemân ben 22, o ise 23
yaşındaydı. Maria Shvay orta zekâlı, normal kültürlü, çok güzel bir kızdı.
Hayâtımın en neşeli, mes’ûd zemânını, o günlerde, onunla geçirdim. Hanımım hâmile
idi. Yeni misâfirimizi beklediğimiz bir sırada, Irâka gitmem için emr geldi.
Oğlumun dünyâya
gelmesini beklerken, bu emrin gelmesi beni üzdü. Fekat, vatanıma verdiğim
ehemmiyyet ve arkadaşlarım arasında birinci olup meşhûr olma hevesim, kocalık
ve babalık hislerimin üstündeydi. Bunun için, hiç tereddüd etmeden, emri kabûl
etdim. Hanımım, işi çocuğun tevellüdüne te’cîl etmemi çok istiyordu. Fekat,
sözlerine ehemmiyyet vermedim. Vedâlaşdığımız gün, ikimiz de ağladık. Hanımım,
(Benden mektûblarını kesme! Ben de sana, yeni ve altın gibi kıymetli yuvamızla
alâkalı mektûblar yazacağım) dedi. Bu sözleri, kalbimde bir fırtına koparmışdı.
Az dahâ seferi ibtâl ediyordum. Fekat, hislerime hâkim olmağı bildim. Onunla
vedâlaşdım ve son ta’limâtları almak üzere, nezâret binâsına gitdim.
Altı ay sonra,
kendimi Irâkın Basra şehrinde buldum. Bu şehr halkının bir kısmı sünnî, bir
kısmı da, şî’î idi. Bir aşîretler beldesi olan Basrada, arab, fars ve biraz da
hıristiyan vardı. Hayâtımda ilk def’a, şî’î ve farslarla orada karşılaşdım.
Sözü açılmışken, biraz da şî’îlik ve sünnîlikden bahs edeyim:
Şî’îler, (Muhammed
aleyhisselâmın kızı Fâtımanın zevci ve Muhammed aleyhisselâmın amcasının oğlu,
Alî bin Ebî Tâlibe tâbi’ olduklarını söylerler. Muhammed aleyhisselâm,
kendisinden sonra, Alîyi ve onun evlâdı olan onbir imâmı halîfe ta’yîn etmişdi)
derler.
Kanâatime göre,
Alînin, Hasen ve Hüseynin hilâfeti husûsunda şî’îler haklıdırlar. Zîrâ, islâm
târîhinden anladığım kadarıyla, Alî, halîfe olabilecek mümtaz ve yüksek
sıfatlara sâhib birisiymiş. Muhammed aleyhisselâmın, Hasen ve Hüseyni de halîfe
ta’yîn etmesini uzak bulmuyorum. Fekat şübhelendiğim şey, Muhammed
aleyhisselâmın, Hüseynin oğlunu ve torunlarından sekizini halîfe ta’yîn
etmesidir. Çünki, Muhammed aleyhisselâm öldüğünde, Hüseyn henüz çocukdu. Bunun
sekiz torununun olacağını nasıl bilmişdir. Şâyed Muhammed aleyhisselâm
gerçekden Peygamber ise, Mesîhin gelecekden haber verdiği gibi, Allahü teâlânın
bildirmesiyle geleceği bilmesi mümkindir. Fekat, Muhammed aleyhisselâmın
Peygamberliği, biz hıristiyanlarca şübhelidir.
Müslimânlar:
(Muhammed aleyhisselâmın Peygamberliğinin delîli çokdur. Bunlardan biri
Kur’ândır) derler. Kur’ânı okudum, hakîkaten çok yüce bir kitâbdır. Hattâ,
Tevrâtdan ve İncîlden dahâ yüksekdir. Zîrâ, içinde düsturlar, nizâmlar,
ahlâkiyât v.s. vardır.
Muhammed
aleyhisselâm gibi, okumamış, yazmamış bir zâtın, böyle yüce bir kitâbı nasıl
getirdiğine hayret ediyorum. Çok okumuş, seyâhat etmiş bir adamın dahî sâhib
olamadığı ahlâk, zekâ ve bir şahsiyete nasıl mâlik olabilmişdi? Acabâ bunlar,
Muhammed aleyhisselâmın Peygamberliğinin delîlleri miydi?
Muhammed
aleyhisselâmın Peygamberliği husûsunda hakîkate varabilmek için, dâimâ inceleme
ve araşdırma yapıyordum. Bir kerre, merâkımı Londrada papazın birine açdım.
Taassub ve inâd ile konuşdu. İknâ edici bir cevâb da vermedi. Türkiyede bir kaç
sefer Ahmed efendiye sorduğum hâlde, ondan da, tatmîn edici bir cevâb
alamamışdım. Şu da bir gerçek ki, câsûs olduğum belli olur veyâ benden
şübhelenirler diye, Ahmed efendiye mes’eleyi açıkca süâl edememişdim.
Ben Muhammed
aleyhisselâmı çok takdîr ediyorum. Şübhesiz O, kitâblarda okuduğumuz, Allahın
Peygamberlerindendir. Fekat, ben bir hıristiyan olarak, henüz Onun
Peygamberliğine îmân etmiş değilim. Şübhesiz O, dâhîlerin çok üstündedir.
Sünnîler ise, (Müslimânlar, Peygamberin
vefâtından sonra, Ebû Bekr, Ömer, Osmân ve Alîyi hilâfete lâyık görmüşlerdir)
demekdedirler.
Bu nevi’
ihtilâflar, bütün dinlerde bilhâssa hıristiyanlıkda çokdur. Ömer de, Alî de,
vefât etdikleri için, bu münâkaşaların devâmının fâidesi yokdur. Bence,
müslimânlar, akllı iseler, çok eski günleri değil de, bugünü düşünürler[1].
Birgün,
müstemlekeler nezâretinde sünnî ve şî’î ihtilâfından söz etdim, (Müslimânlar,
hayâtdan bir şey anlasalar, aralarındaki şî’î-sünnî ihtilâfını kaldırır ve
birleşirler) dedim. Birisi, hemen sözümü keserek: (Senin vazîfen bu ihtilâfı
körüklemekdir. Müslimânların nasıl birleşeceğini düşünmek değildir) dedi.
Sekreter, Irâk
seferine çıkmadan önce, bana, (Ey Hempher, bil ki, Allah, Hâbil ve Kâbili
yaratdığından beri, insanlar arasında tabî’î ihtilâflar vardır. Bu anlaşmazlıklar
Mesîh dönünceye kadar devâm edecekdir. Renk, kabîle, arâzî, millî ve dînî
ihtilâflar böyledir.
Bu sefer vazîfen,
bu ihtilâfları iyice tanımak ve nâzırlığa bilgi vermekdir. Müslimânların
arasındaki ihtilâfı şiddetlendirebilirsen, İngiltereye en büyük hizmeti yapmış
olacaksın.
Biz İngilizler,
refâh ve se’âdet içinde yaşamamız için, bütün dünyâ devletlerinde ve
müstemlekelerimizde fitne ve tefrikalar çıkarmak zorundayız. Osmânlı Devletini
de ancak böyle fitnelerle yıkabiliriz. Böyle olmazsa, sayıca az bir millet,
sayısı çok olan bir millete nasıl hükm edebilir? Bütün gücünle, za’îf noktaları
ara bul ve oradan içeriye gir. Bilmiş ol ki, Osmânlı Devleti ve Îrân, za’îf
devrelerini yaşıyorlar. Bunun için, senin vazîfen, halkı, idâre edenlere karşı
ısyâna sevk etmekdir! Târîh, “Bütün inkılâbların, halkın ayaklanmasından
kaynaklandığını göstermişdir”. Müslimânların ittihâdları, muhabbetleri bozulup,
kuvvetleri dağılınca, onları râhatça imhâ ederiz) dedi.
________________
TEVHÎD DÜÂSI
Yâ Allah, yâ
Allah. Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah. Yâ Rahmân, yâ Rahîm, yâ afüvvü
yâ Kerîm, fa’fü annî verhamnî yâ erhamerrâhimîn! Teveffenî müslimen ve elhıknî
bissâlihîn. Allahümmagfirlî ve li-âbâî ve ümmehâtî ve li âbâ-i ve ümmehât-i
zevcetî ve li-ecdâdî ve ceddâtî ve li-ebnâî ve benâtî ve li-ihvetî ve ehavâtî
ve li-a’mâmî ve ammâtî ve li-ahvâlî ve hâlâtî ve li-üstâzî Abdülhakîm-i Arvâsî
ve li kâffetil mü’minîne vel-mü’minât. “Rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în.”
Birinci
Kısm
DÖRDÜNCÜ FASL
DÖRDÜNCÜ FASL
Basraya varınca,
bir câmi’ye yerleşdim. Câmi’nin imâmı Şeyh Ömer Tâî ismli, arab asllı ve sünnî
bir zâtdı. Onunla tanışıp, sohbet etmeğe başladım. Fekat, dahâ konuşmanın
başında, benden şübhelenip, beni süâl yağmuruna tutdu. Bu tehlükeli sohbetden
kendimi şöyle kurtardım: (Ben Türkiyenin Iğdır beldesindenim, İstanbuldaki
Ahmed efendinin talebesiyim. Hâlid isminde bir marangozun yanında çalışıyordum)
dedim ve Türkiyede bulunduğum müddetçe, edindiğim ma’lûmâtlardan anlatdım.
Birkaç cümle de, Türkçe konuşdum. İmâm gözleriyle ordan birisine işâret ederek,
benim Türkçeyi doğru konuşup konuşmadığımı sordu. O da, müsbet cevâb verdi.
İmâmı iknâ etdiğim için çok sevinmişdim. Fekat, hayâl kırıklığına uğradım.
Çünki, birkaç gün sonra, anladım ki, imâm efendi benden şübheleniyor ve benim
Türk câsûsu olduğumu zan ediyordu. Dahâ sonra, Sultân tarafından ta’yîn edilen
vâlî ile, aralarında ihtilâf ve adâvet olduğunu öğrendim.
Şeyh Ömer
efendinin câmi’inden uzaklaşmak zorunda kalınca, orada müsâfir ve yabancıların
kaldığı bir handa, oda kirâlayıp, oraya taşındım. Hanın sâhibi Mürşid efendi
isminde ahmak bir adamdı. Her sabâh râhatımı kaçırır, sabâh ezânı okunur
okunmaz, nemâza kaldırmak için gelip, kapımı sert bir şeklde çalardı. Onu
dinlemeğe mecbûrdum. Binâenaleyh, ben de kalkar ve sabâh nemâzını kılardım.
Sonra bana, (Sabâh nemâzını müteâkib, Kur’ân-ı kerîm okuyacaksın) derdi. Bir
def’a, (Kur’ân-ı kerîmi okumak farz değildir. Ne diye bu kadar ısrâr
ediyorsun?) dedim. Cevâben, (Bu vaktde uyumak, hana ve hanın sâkinlerine
fakîrlik ve bedbahtlık getirir) dedi. Onun bu emrini de yerine getirmek
mecbûriyyetindeydim. Zîrâ, böyle yapmadığım takdîrde, beni hanından kovacağını
söylerdi. Onun için, ezândan hemen sonra, sabâh nemâzını kılar ve her gün, bir
sâatden fazla, Kur’ân-ı kerîm okurdum.
Bir gün, Mürşid efendi
bana gelerek, (Sen bu odayı kirâladıkdan sonra, başıma dertler geliyor. Ben
bunu, senin uğursuzluğuna atf ediyorum. Zîrâ, sen bekârsın. Bekârlık ise,
uğursuzlukdur. Sen yâ evleneceksin, yâhud hanı terk edeceksin) dedi. Ona,
(Evlenebilecek kadar malım yokdur) dedim. Ahmed efendiye söylediğimi ona
söyleyemiyordum. Zîrâ Mürşid efendi, doğru söyleyip söylemediğimi öğrenebilmek
için, soyup avretimi kontrol edebilecek bir adamdı.
Böyle deyince,
Mürşid efendi: (Ey za’îf îmânlı! Sen Allahın: (Eğer yoksul iseler, Allah onları
lutfu ile zenginleşdirir)[1] meâlindeki âyetini okumadın mı?) dedi. Şaşırıp
kaldım. Sonunda, (Evet ben evleneceğim. Fekat gerekli olan parayı te’mîn etmeğe
hâzır mısın? Veyâ masrafsız bir kız bulabilir misin?) dedim.
Mürşid efendi,
biraz düşündükden sonra, (Ben anlamam! Receb ayının başına kadar yâ
evleneceksin, yâhud handan çıkacaksın) dedi. Receb ayının başına da yirmibeş
gün kalmışdı.
Bu münâsebet ile,
islâmî ayları zikr edeyim; Muharrem, Safer, Rebî’ulevvel, Rebî’ulâhir,
Cemâziyülevvel, Cemâziyülâhir, Receb, Şa’bân, Ramezân, Şevvâl, Zilka’de ve
Zilhicce. Onların ayları otuz günü geçmediği gibi, yirmidokuz günden de aşağı
olamaz. Ve ay hesâbına dayanır.
Bir marangozun
yanında iş bulup, Mürşid efendinin hanından çıkdım. Yemeğim ile yatmam, iş
sâhibinin üzerinde olmak üzere, çok az bir ücret ile anlaşdık. Receb ayı dahâ
gelmeden eşyâlarımı marangozun dükkânına taşıdım. Marangoz, Abdürrızâ isminde,
Horasanlı bir şî’î olup, merd bir adamdı. Bana oğlu gibi davranıyordu. Onun
yanında bulunma fırsatını değerlendirip, fârisî öğrenmeğe başladım. Her gün
ikindi vakti, Îrânlı şî’îler, onun yanında toplanır, siyâsetden iktisâda kadar,
her mevzû’da, konuşurlardı. Hem kendi hükûmetlerine, hem de İstanbuldaki
Halîfeye çokça dil uzatırlardı. Yabancı bir adam geldiğinde, hemen sözü
değişdirip, şahsî mes’elelerini konuşmaya başlarlardı.
Bana çok i’timâd
ediyorlardı. Sonradan anladım ki, Türkçe bildiğim için, beni Âzerbaycan
halkından zan ediyorlarmış.
Bizim marangoz
dükkânına bir delikanlı arada bir uğrardı. İlm talebesi kıyâfetinde ve arabî,
fârisî, türkçe biliyordu. İsmi (Muhammed bin Abdülvehhâb Necdî) idi. Bu
delikanlı, son derece yüksekden konuşan ve gâyet asabî biriydi. Osmânlı
hükûmetini çok şetm etdiği hâlde, Îrân hükûmetinin aleyhine konuşmazdı. Onun dükkân
sâhibi Abdürrızâ ile dostluğunun sebebi, ikisi de İstanbuldaki Halîfeye muhâlif
idiler. Fekat, sünnî olan bu delikanlı, fârisîyi nasıl biliyor ve şî’î olan
Abdürrızâ ile nasıl arkadaşlık edebiliyordu? Bu şehrde sünnîler, şî’îler ile
görüşür ve kardeş gibi görünürlerdi. Bu şehrin sâkinlerinin çoğu hem arabî, hem
de fârisî biliyorlardı. Türkçe bilenler dahî çokdu.
Necdli Muhammed, zâhiren sünnî idi.
Sünnîlerin çoğu, şî’îlerin aleyhinde konuşmalarına ve hattâ bir kısmı, şî’îleri
tekfîr etmelerine rağmen, o hiç şî’îleri rencîde etmezdi. Necdli Muhammed,
sünnîlerin dört mezhebinden birine tâbi’ olmağı îcâb etdiren, herhangi bir
sebeb görmüyordu ve (Allahın kitâbında, bu mezhebler hakkında hiçbir delîl
yokdur) diyordu. Bu husûsdaki âyet-i kerîmelerden tegâfül ediyor ve hadîs-i
şerîflere ehemmiyyet vermiyordu.
Dört mezheb
mes’elesine gelince: Sünnîler arasından, Peygamberleri olan Muhammed
aleyhisselâmın ölümünden bir asr sonra, şu dört âlim zuhûr etdi: Ebû Hanîfe,
Ahmed bin Hanbel, Mâlik bin Enes, Muhammed bin İdris Eş Şâfi’î. Ba’zı Halîfeler
de, sünnîleri bu dört âlimden birini taklîd etmeğe zorladı. Bu dört âlimden
başka hiç kimse, Kur’ân-ı kerîmde ve sünnetde ictihâd edemez, ya’nî ahkâm
çıkaramaz dediler. Bu hareket, müslimânların ilm ve anlayış kapılarının
kapanmasına sebeb olmuşdur. İslâmın duraklamasına, bu ictihâd yasağı sebeb
gösteriliyor.
Şî’îler,
mezheblerini yaymak için, bu yanlış sözlerden istifâde etmişlerdir. Şî’îler,
Sünnîlerin onda biri kadar yok idi. Şimdi çoğalmış ve sünnîler kadar olmuşlardır.
Bunun böyle olması tabî’îdir. Zîrâ ictihâd bir silâha benzer, İslâm fıkhını,
ya’nî ahkâm bilgilerini gelişdirir, Kur’ân-ı kerîm ve sünnet anlayışını
yeniler. İctihâd yasağı da, çürümüş silâh gibidir. Ahkâmı belirli bir çerçevede
bırakır. Bu ise, anlayış kapısını kapayıp, zemânın ihtiyâclarına kulak
tıkamakdır. Senin silâhın çürük, düşmanınki mükemmel ise, er geç bir gün, o
düşmana mağlûb olmağa mahkûmsun. Zan ediyorum ki, yakın bir gelecekde, ehl-i
sünnetin akllıları ictihâd kapısını açacaklardır. Bu işi yapmadıkları takdîrde,
birkaç asr sonra, onlar azınlık, şî’îler ise ekseriyyet olacaklardır[1].
[Ehl-i sünnetin
dört mezhebinin îmânları, i’tikâdları, inandıkları şeyler, birbirlerinin
aynıdır. Aralarında hiç fark yokdur. Ayrılıkları yalnız ibâdetlerdedir. Bu da,
müslimânlara bir kolaylıkdır. Şî’îler ise, îmânda oniki fırkaya ayrılmışlar,
çürük silâh olmuşlardır. Bunlar, (Milel ve Nihal) kitâbında uzun yazılıdır.]
Kendini beğenmiş
Necdli genç Muhammed, Kur’ânı ve sünneti anlama husûsunda, nefsine uyardı.
Sâdece kendi zemânındaki âlimlerin ve dört mezheb imâmının görüşlerini değil,
Ebû Bekr, Ömer gibi sahâbe büyüklerinin de görüşlerini hiçe sayardı. Kur’ânın
bir âyetini onlara muhâlif zan etdiği zemân: Peygamber: (Ben size Kur’ânı ve
sünneti bırakdım) demişdir. (Ben size Kur’ânı, sünneti ve sahâbe ve mezheb
âlimlerini bırakdım) dememişdir[1]. Binâenaleyh, herkese farz olan, mezheb
görüşlerine, sahâbe ve âlimlerin söylediklerine ne kadar muhâlif de olsa,
Kur’âna ve sünnete tâbi’ olmakdır[2], derdi.
Abdürrızânın
evindeki yemek sohbetinde, Necdli Muhammed ile, yine orada müsâfir olan Kumlu
Şeyh Cevâd isminde, bir şî’î âlim arasında şöyle bir münâkaşa geçdi:
Şeyh Cevâd—Alînin
müctehid olduğunu kabûl etdiğin hâlde, niye şî’îler gibi ona tâbi’ olmuyorsun?
Necdli
Muhammed—Zîrâ Alî de, Ömer ve başka sahâbîler gibidir. Sözü huccet olamaz,
ancak Kur’ân ve sünnet huccet olur. [Hâlbuki, Eshâb-ı kirâmın hepsinin sözleri
huccetdir. Peygamberimiz, onlardan herhangi birine tâbi’ olmamızı emr etdi[3].]
Şeyh
Cevâd—Peygamberimiz, (Ben ilmin şehri, Alî de kapısıdır) dediğine göre, Alî ile
diğer sahâbîlerin arasında bir fark olması lâzım gelmez mi?
Necdli
Muhammed—Alînin sözü huccet olsaydı, Peygamber, (Ben size Kur’ân, sünnet ve
Alîyi bırakdım) demez miydi?
Şeyh Cevâd—Evet
öyle demiş sayılır. Zîrâ, bir hadîs-i şerîfde, (Allahın kitâbını ve Ehl-i beyti
bırakıyorum) demişdir. Alî ise, Ehl-i beytin en büyüğüdür.
Necdli Muhammed,
Peygamberin böyle söylediğini inkâr etdi.
Şeyh Cevâd da,
Necdli Muhammedi, iknâ’ edici delîllerle susdurdu.
Fekat Necdli
Muhammed, i’tirâz ederek: (Siz Peygamberin, (Ben size Allahın kitâbını ve ehl-i
beytimi bırakıyorum) dediğini iddiâ ediyorsunuz. Peki, Resûlullahın sünneti
nerde kaldı?) dedi.
Şeyh
Cevâd—Resûlullahın sünneti, Kur’ânın îzâhıdır. Resûlullah, (Allahın kitâbını ve
ehl-i beytimi bırakıyorum) demişdir. Allahın kitâbından, onun îzâhı olan sünneti
de kasd edilmişdir.
Necdli
Muhammed—Ehl-i beytin sözleri Kur’ânın îzâhı olduğuna göre, hadîslerle îzâha ne
lüzûm olabilir?
Şeyh
Cevâd—Hazret-i Peygamber vefât etdiği zemân, Onun ümmeti, zemânının
ihtiyâclarına cevâb verecek bir Kur’ân tefsîrine, ihtiyâc duydular. İşte bundan
dolayıdır ki, hazret-i Peygamber ümmetine, asl olan Kur’âna ve yeni zemânın
ihtiyâclarına cevâb verecek, Kur’ânı tefsîr eden Ehl-i beytine tâbi’ olmağı emr
etmişdir.
Bu münâkaşa çok
hoşuma gitdi. Necdli Muhammed, yaşlı Şeyh Cevâd karşısında, avcının elindeki
serçe gibi, hareket edemez oldu.
Aradığımı Necdli
Muhammedde bulmuşdum. Zîrâ, onun muâsırı âlimlere saygısızlığı, dört Halîfeye
dahî ehemmiyyet vermeyişi, Kur’ânı ve sünneti anlama husûsunda müstakil bir
görüşe sâhib oluşu, onu avlayıp elde etmek için, en za’îf noktalarındandı. Bu
mağrûr genç nerede, o Türkiyede yanında okuduğum Ahmed efendi nerede! O âlim,
selefleri gibi, dağa benziyordu. Hiç bir güç, onu yerinden oynatamazdı. Ebû
Hanîfenin ismini zikr etmek istediği zemân, kalkar abdest alırdı. (Buhârî)
nâmındaki hadîs kitâbını eline almak istediği zemân, yine abdest alırdı.
Sünnîler, bu kitâba son derece i’timâd ederler.
Necdli Muhammed
ise, Ebû Hanîfeyi çok hafîfe alırdı ve (Ben Ebû Hanîfeden dahâ iyi biliyorum)
derdi[1]. Ayrıca (Buhârî) kitâbının yarısının bâtıl olduğunu iddiâ ederdi[2].
[Hempherin i’tirâflarını türkçeye terceme
ederken, aşağıdaki hâdiseyi hâtırladık: Bir lisede muallim idim. Dersde, bir
talebem, (Hocam, harbde ölen müslimân şehîd olur mu?) dedi. (Evet olur) dedim.
(Peygamber bunu haber verdi mi?) dedi. (Evet) dedim. (Denizde boğulursa da,
şehîd olur mu?) dedi. (Evet olur. Hem de sevâbı dahâ çok olur) dedim.
(Tayyâreden düşerse de, şehîd olur mu?) dedi. (Evet olur) dedim. (Peygamberimiz
bunları da haber verdi mi?) dedi. (Evet, haber verdi) dedim. Bir kahraman edâsı
ile ve gülerek, (Hocam! O zemân tayyâre var mı idi?) dedi. (Yavrum!
Peygamberimizin 99 ismi var. Her bir ismi, bir güzel sıfatını bildirmekdedir.
Bir ismi, (Câmi’ul-kelim)dir. Çok şeyleri, bir kelime ile bildirirdi. İşte
Peygamberimiz, (Yüksekden düşen şehîd olur) buyurdu) dedim. Bu cevâbımı çocuk
hayret ve şükrân ile karşıladı. Bunun gibi, Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i
şerîflerde, çok kelimeler ve hükmler, ya’nî emrler ve yasaklar vardır ki,
herbiri, muhtelif ma’nâları bildirmekdedir. Bu ma’nâları bulmağa ve aralarından
lâzım olanı seçmeğe (İctihâd) etmek denir. İctihâd yapabilmek için, derin âlim
olmak lâzımdır. Bunun için, Sünnîler, câhillerin ictihâd yapmalarını yasak
etmişdir. Bu, ictihâdı yasak etmek değildir. Hicretden dört asr sonra, mutlak
müctehid [derin âlim] hiç yetişmediği için, ictihâd yapılmamış, ictihâd kapısı
kendiliğinden kapanmışdır. Kıyâmete yakın, Îsâ aleyhisselâm gökden inecek ve
Mehdî çıkacak, ictihâd yapacaklardır.
Peygamberimiz
“sallallahü aleyhi ve sellem”, (Benden sonra, müslimânlar yetmişüç fırkaya
ayrılacak. Yalnız birisi Cennete gidecekdir) buyurdu. (O bir fırka kimlerdir)
denildikde, (Bana ve Eshâbıma tâbi’ olanlardır) buyurdu. Bir hadîs-i şerîfde
de, (Eshâbım gökdeki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız, hidâyete
erersiniz!) ya’nî doğru yola, Cennete götüren yola kavuşursunuz buyurdu.
Abdüllah bin Sebe’ isminde Yemenli bir yehûdî, islâmiyyeti içerden yıkmak için,
müslimânlar arasına Eshâb düşmanlığı sokdu. Bu yehûdîye aldanarak, Eshâb-ı
kirâma düşman olan câhillere (Şî’î) denildi. Hadîs-i şerîflere uyarak, Eshâb-ı
kirâmı sevenlere ve onlara tâbi’ olanlara da (Sünnî) denildi.]
Ben, Necdli
Muhammed bin Abdülvehhâb ile çok yakın bir arkadaşlık kurdum. Dâimâ onu
övüyordum. Bir gün ona: (Sen Ömer ve Alîden dahâ büyüksün. Peygamber şimdi
hayâtda olsaydı, onları değil seni kendine halîfe ta’yîn ederdi. Ben, İslâmın
senin elin üzerinde yenilenmesini ve yükselmesini umuyorum. İslâmı cihâna
yayacak yegâne [biricik] âlim sensin) dedim.
Abdülvehhâb oğlu
Muhammed ile Kur’ânı, sahâbenin, mezheb imâmlarının ve müfessirlerin
tefsîrlerine muhâlif bir şeklde, temâmen kendi fikrlerimize göre tefsîr etmeği
kararlaşdırdık. Kur’ânı okuyor ve ba’zı âyetler üzerinde konuşuyorduk. Bundan
maksadım, Muhammedi tuzağa düşürmek idi. Zâten o da, kendini inkılâbcı olarak
göstermek ve dahâ fazla i’timâdımı kazanmak için, görüş ve fikrlerimi
memnûniyyet ile karşılardı.
Bir kerre, (Cihâd
farz değildir) dedim.
Allah, (Kâfirler
ile harb edin)[1] buyurduğu hâlde, nasıl farz olmasın? dedi.
— Ben, öyleyse
Allah (Kâfirler ile ve münâfıklar ile cihâd et)[2] buyurduğu hâlde, niye
Peygamber münâfıklarla cihâd etmedi, dedim. [Hâlbuki, kâfirlerle yirmiyedi
kerre cihâd yapdığı (Mevâhibü ledünniyye)de yazılıdır. Kılınçları İstanbulda,
müzede teşhîr edilmekdedir. Münâfıklar müslimân görünürlerdi. Gündüzleri
Mescid-i nebevîde Resûlullah ile nemâz kılarlardı. Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” onları bilirdi. Fekat hiç birine, sen münâfıksın demedi. Harb
edip, onları öldürseydi, (Muhammed aleyhisselâm kendine îmân edenleri öldürdü)
denilirdi. Bunun için münâfıklarla (söz) ile cihâd yapdı. Çünki, farz olan
cihâd, beden ile, mal ile ve söz ile yapılır. Yukarıdaki âyet-i kerîme,
kâfirlerle ve münâfıklarla cihâd yapılmasını emr ediyor. Bu cihâdın, nasıl
yapılacağı açıklanmıyor. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”,
kâfirlerle cihâdı, harb ederek, münâfıklarla cihâdı, va’z ve nasîhat ederek
yapdı.]
— O, (Peygamber
dili ile onlarla cihâd etmişdir) dedi.
— Ben, (Farz olan
cihâd, dil ile olanı mıdır?) dedim.
— O, (Resûlullah,
kâfirlerle muhârebe etmişdir) dedi.
— Ben, (Peygamber,
kâfirlerle, kendini müdâfe’a için cihâd etdi. Zîrâ kâfirler Onu öldürmek
istiyorlardı) dedim.
Evet ma’nâsında,
başını salladı.
— Bir kerre, ona
(müt’a) nikâhı câizdir dedim.
— O, (câiz
değildir) dedi.
— Ben, (Allah,
(Onlardan fâidelendiğinize mukâbil, karârlaşdırılmış olan mehrlerini verin)[1],
buyuruyor) dedim[2].
— O, (Ömer,
Peygamber zemânında mevcûd olan iki müt’ayı yasak etdi ve onu yapanı
cezâlandıracağını bildirdi) dedi.
— Ben, (Sen hem,
Ömerden dahâ iyi biliyorum diyor, hem de ona tâbi’ oluyorsun. Kaldı ki Ömer,
Peygamber halâl ediyordu, ben yasaklıyorum demişdir)[3]. Sen niye Kur’ân ile
Peygamberin sözünü bırakıp, Ömerin sözünü tutuyorsun) dedim.
O cevâb vermedi.
Anladım ki, iknâ oldu.
O an, Necdli
Muhammedin canının kadın istediğini biliyordum, kendisi bekâr idi. Ona, (Gel
Müt’a nikâhı ile birer kadın alalım. Onlarla eğleniriz) dedim. Başını
sallayarak kabûl etdi. Bu fırsatı büyük bir ganîmet bildim ve ona eğlencelik
bir kadın bulmağa söz verdim. Benim gâyem, onun insanlardan olan korkusunu
kırmakdı. Fekat o, bu işin aramızda sır olarak kalmasını ve ismini dahî kadına
söylemememi şart koşdu. Alelacele, orada müslimân gençleri ifsâd etmek için,
Müstemlekeler nâzırlığı tarafından gönderilen, hırıstiyan kadınların yanına
gitdim. Onlardan birine mes’eleyi anlatdım. Kabûl edince, ona Safiyye ismini
verdim. Necdli Muhammedi onun evine götürdüm. Evde sâdece Safiyye vardı. Necdli
Muhammed için bir haftalık nikâh akdini yapdık. O da kadına (Mehr) olarak biraz
altın verdi. Ben dışardan, Safiyye içerden, Necdli Muhammedi aldatmağa
başladık.
Safiyye, Necdli
Muhammedi iyice eline aldı. Zâten, o da, ictihâd ve fikr hürriyyeti behânesi
ile, islâmiyyetin emrlerine karşı gelmenin nefsânî tadını duymuşdu.
Müt’a nikâhının üçüncü gününde, içkinin
harâm olmadığına dâir uzun uzadıya onunla münâkaşa etdim. O ne kadar harâm
olduğuna dâir âyet ve hadîs getirdiyse, hepsini ibtâl etdim ve en son, Yezîd,
Emevî ve Abbâsî halîfelerinin içki içdiği bir gerçekdir. Hepsi dalâletde de,
sen mi doğru yoldasın? Şübhesiz onlar, senden dahâ iyi Kur’ânı ve sünneti
bilirlerdi. Kur’ân ve sünnetden, içkinin harâm değil de mekrûh olduğunu
anlamışlardır. Yehûdî ve hıristiyanların kitâblarında da, içkinin mubâh olduğu
yazılıdır. Bütün dinler Allahın emrleridir. Hattâ rivâyete göre, Ömer, (Siz
hepiniz vazgeçdiniz değil mi?)[1] âyeti nâzil oluncaya kadar, içki içmişdir.
Şâyed harâm olsaydı, Peygamber onu cezâlandırırdı. Peygamber onu
cezâlandırmadığına göre, içki halâldir) dedim. [Hâlbuki Ömer “radıyallahü anh”,
harâm edilmeden evvel içerdi. Harâm edilince, aslâ içmedi. Emevî ve Abbâsî
halîfelerinden ba’zılarının alkollü içki içmesi, alkollü içkinin mekrûh
olduğunu göstermez. Kendilerinin fâsık olduklarını, harâm işlediklerini
gösterir. Çünki, câsûsun söylediği âyet-i kerîme ve diğer âyet-i kerîmeler ve
hadîs-i şerîfler, alkollü içkinin harâm olduğunu bildirmekdedir.
(Riyâdun-nâsıhîn)de diyor ki, (Başlangıcda şerâb içmek câiz idi. Hazret-i Ömer,
Sa’d ibni Vakkas, sahâbînin bir kısmı içerlerdi. Sonra, Bekara sûresinin 219.
cu âyeti inerek, günâhının çok olduğu bildirildi. Dahâ sonra, Nisâ sûresinin
42. ci âyeti gelerek, (Serhoş iken nemâza yaklaşmayınız!) buyuruldu. Nihâyet,
Mâide sûresinin 93. cü âyeti gelerek, şerâb harâm oldu. Hadîs-i şerîfde, (Çoğu
serhoş edenin, azı da harâmdır) ve (Şerâb günâhların en büyüğüdür) ve (Şerâb
içen ile arkadaşlık etmeyiniz! Cenâzesine gitmeyiniz! Ondan kız alıp
vermeyiniz!) ve (Şerâb içmek, puta tapmak gibidir) ve (Şerâb içene, satana,
yapana, verene, Allahü teâlâ la’net etsin) buyuruldu.)]
Necdli Muhammed:
(Ba’zı rivâyetlere göre, Ömer içkiyi su ile karışdırarak içiyormuş ve serhoş
etmez ise, harâm değildir, diyormuş. Ömerin görüşü doğrudur, çünki, Kur’ânda
deniliyor ki, (Şeytân, içki ve kumar ile aranıza adâvet ve buğz sokmak ve
Allahın zikrinden ve nemâzdan alıkoymak ister. Artık bunlardan vazgeçersiniz
değil mi?)[1]. İçki sarhoş etmediği zemân, âyetde bildirilen günâhlara
sebebiyyet vermez. Binâenaleyh, içki sarhoş etmediği zemân, harâm değildir)[2]
dedi.
Aramızda geçen bu
içki ile alâkalı münâkaşayı Safiyyeye bildirdim ve ona çok kuvvetli bir içki
içirmesini tenbîh etdim. Sonra, dedi ki: (Senin dediğini yapdım, içkiyi
içirdim, oynadı ve o gece bir kaç sefer benimle berâber oldu.) İşte böylece,
Safiyye ile birlikde, Necdli Muhammedi iyice ele geçirdik. Müstemlekeler nâzırı
ile vedâlaşdığım zemân bana: (Biz İspanyayı kâfirlerden [Müslimânları
kasdediyor] içki ve zinâ ile aldık. Yine bu iki büyük kuvvet ile, diğer bütün
topraklarımızı da geri alalım), demişdi. Bu sözünde ne kadar haklı olduğunu
şimdi anlıyorum.
Bir gün Necdli
Muhammede oruc mes’elesini açdım: (Kur’ânda, (Oruc tutmanız, sizin için dahâ
hayrlıdır)[3] deniliyor. Farz olduğu söylenmiyor. Öyleyse, oruc islâm dîninde
sünnetdir, farz değildir) dedim. Bu teklifime i’tirâz edip, (Beni dînimden mi
çıkarmak istiyorsun?) dedi. Ben de, ona: (Din, kalbin temizliği, rûhun selâmeti
ve başkasının hakkına tecâvüz etmemekdir. Peygamber, (Din sevgidir) dememiş mi?
Allah da, Kur’ân-ı kerîmde, (Sana yakîn hâsıl oluncaya kadar Rabbine ibâdet
et!)[1], buyurmamış mı?[2] Öyle ise, insana, Allah ile kıyâmet günü hakkında
yakîn hâsıl olup, kalbi iyi, ameli de temiz olduğu zemân, insanların en
fazîletlisi olur) dedim. Bu sözlerime mukâbil, (Hayır, doğru değildir)
ma’nâsında, başını salladı.
Bir kerre ona
dedim ki: (Nemâz farz değildir). (Nasıl farz değildir?) dedi. Cevâben, (Allah
Kur’ânda, (Beni anmak için nemâz kıl)[3], buyuruyor. Öyle ise, nemâzdan maksad,
Allahı anmakdır. Binâenaleyh nemâz kılmak yerine, Allahı anabilirsin) dedim.
O da, (Evet ba’zı
kimseler, nemâz vaktlerinde nemâz yerine Allahı zikr ediyorlarmış)[4] dedi. Ben
de, onun bu sözüne çok sevinmişdim. Bu fikri ileri götürmeğe çok çalışdım ve
onun kalbini ele geçirdim. Sonra bakdım ki, nemâza ehemmiyyet vermiyor. Ba’zen
kılıp, ba’zen kılmıyor. Bilhâssa sabâh nemâzlarını çok kaçırıyordu. Zîrâ, gece
ortasına kadar onunla konuşarak, uyumasına mâni’ oluyordum. Sabâhları da,
hâlsiz olduğu için, nemâza kalkamıyordu.
Necdli Muhammedin
omuzundan îmân libâsını yavaş yavaş indirmeğe başladım. Bir gün, Peygamber
hakkında da onunla münâkaşa etmek istedim. (Bundan sonra, bu mevzû’larda,
benimle konuşursan, aramız açılır ve seninle alâkamı keserim) dedi. Bunun
üzerine, bütün muvaffakıyyetimin bir anda zâil olacağı korkusundan, Peygamber
hakkında konuşmakdan vazgeçdim.
Sünnîlik ve
şî’îliğin hâricinde, kendisine bir yol tutmasını telkîn etdim. O da, bu fikrime
ehemmiyyet veriyordu. Zîrâ mağrûr birisiydi. Onun yularını Safiyye sâyesinde,
ele geçirdim.
Bir kerre de,
(Peygamber eshâbını birbirine kardeş yapmış, doğru mu?) dedim. (Evet), dedi.
Bunun üzerine, (İslâmın ahkâmı geçici mi, devâmlı mı?) dedim. (Devâmlıdır. Zîrâ
Peygamber Muhammedin halâlı kıyâmet gününe kadar halâl, harâmı da kıyâmet
gününe kadar harâmdır) dedi. Ben de (Öyleyse gel seninle kardeş olalım) dedim
ve onunla kardeş olduk.
O günden sonra,
ondan hiç ayrılmadım. Sefere çıkdığında dahî berâberdik. Kendisine çok
ehemmiyyet verirdim. Zîrâ, gençliğimin en kıymetli günlerini vererek ekdiğim
ağaç, meyvesini vermeğe başlamışdı.
Londraya,
Müstemlekeler nâzırlığına her ay bir rapor gönderirdim. Gelen cevâblar çok
cesâret verici ve teşvîk edici idi. Necdli Muhammed, kendisine çizdiğim yolda
yürüyordu.
Benim vazîfem ona,
istiklâl, hürriyyet ve şübheciliği aşılamakdı. İstikbâlinin çok parlak
olacağını söyler ve onu çok överdim.
Bir gün, şöyle bir
rü’yâ uydurdum: (Dün gece Peygamberimizi rü’yâda gördüm. Hocalardan duyduğum
sıfatlarını da söyledim. Bir kürsîde oturuyordu. Etrâfında, hiç tanımadığım
âlimler vardı. Siz girdiniz. Yüzünüz nûr gibi parlıyordu. Peygamberin yanına
vardığınızda, Peygamber yerinden kalkdı ve her iki gözünüzün arasını öpdü. Ve
sen benim adaşım, ilmimin vârisisin, din ve dünyâ işlerinde, benim vekîlimsin
dedi. Sen dedin ki, Yâ Resûlallah! Ben ilmimi insanlara açıklamakdan
korkuyorum? Peygamber cevâben, sen en büyüksen, hiç korkma dedi.)
Muhammed bin
Abdülvehhâb, rü’yâyı duydukdan sonra, sevincinden uçuyordu. Bir kaç def’a doğru
söyleyip söylemediğimi sordu. Ben de, her seferinde, yemîn ederek, doğrudur
dedim. O da, doğru söylediğime emîn oldu. Zan ediyorum ki, o günden sonra,
aşıladıklarımı açıklamağa, yeni bir mezheb kurmağa karâr verdi[1].
Birinci
Kısm
BEŞİNCİ FASL
BEŞİNCİ FASL
Necdli Muhammed
ile çok samîmî olduğumuz bu günlerde, şî’îlerin en çok sevdiği, aynı zemânda
onların ilm ve rûhâniyyet merkezi (Kerbelâ) ve (Necef) şehrlerine gitmek için
Londradan emr geldi. Necdli Muhammed ile görüşmemize son vermeğe, Basradan
ayrılmağa mecbûr oldum. Fekat, bu câhil ve ahlâkı bozulan adamın, ileride yeni
bir fırka kuracağına ve islâmiyyetin içerden yıkılmasına sebeb olacağına ve bu
fırkanın bozuk inanclarını hâzırlamış olduğuma sevinerek, Basradan ayrıldım.
Sünnîlerin
dördüncü, şî’îlerin ise, birinci halîfesi olan Alî Necefde defn edilmişdir.
Necefe bir fersah, ya’nî yürüyerek bir sâat uzaklıkdaki (Kûfe) şehri, Alînin
hilâfet merkezi idi. Alî öldürülünce, oğulları Hasen ve Hüseyn, onu Kûfenin
hâricinde ve şu anda Necef denilen yerde defn etdiler. Sonra, Necef inkişâf
etmeğe, Kûfe ise yıkılmağa başladı. Şî’î din adamları Necefde toplandı. Evler,
çarşılar, medreseler yapıldı.
İstanbuldaki
Halîfe, bunlara ihsânda bulunuyordu. Çünki:
1- Îrândaki şî’î
hükûmet, Necefdeki şî’îleri destekliyordu. Halîfe, onların işlerine karışsaydı,
her iki hükûmet arasındaki münâsebetler gerginleşir, hattâ harb dahî vâkı’
olabilirdi.
2- Necef havâlîsinde şî’îleri destekleyen
bir çok silâhlı aşîret vardı. Silâhları ve teşkilâtları pek ehemmiyyetli
olmamakla berâber, halîfe, o aşîretlerle harbe girebilirdi.
3- Necefdeki
şî’îler, Hindistân, Afrika ve bütün dünyâdaki şî’îlerin merci’leri idi. Halîfe,
bunlara dokunduğu zemân, bütün şî’îler galeyâna gelirdi.
Peygamberin
torunu, ya’nî kızı Fâtımanın oğlu Hüseyn bin Alî, Kerbelâda şehîd edilmişdir.
Irâk ehli, Hüseyni Medîneden kendilerine halîfe seçmek için çağırdılar. O ve
âilesi Kerbelâ toprağına vardıklarında Irâk ehli caydılar. Şâmda oturan Emevî
halîfesi Yezîd bin Muâviyenin emri ile, onu yakalamağa çıkdılar. Hüseyn, âilesi
ile birlikde, Irâk ordusuna karşı ölünceye kadar, kahramanca muhârebe etdi.
Irâk ordusu gâlib geldi. O günden sonra, şî’îler Kerbelâyı rûhânî bir merkez
olarak kabûl etdiler ve her yerden gelip, orada toplanırlar ki, bizim
hıristiyanlık dîninde onun bir benzeri yokdur.
Kerbelâ, şî’îlerin
bir şehri olup içinde şî’a medreseleri vardır. O ve Necef, birbirini
desteklerler. Bu iki şehre gitmek emrini alınca, Basradan Bağdâda, oradan da,
Fırat nehrinin kenârında bulunan “Hulle” şehrine gitdim.
Dicle ve Fırat
Türkiyeden gelip, Irâkı yararak Basra körfezine dökülürler. Irâkın zirâat ve
refâhı, bu iki nehre borçludur.
Ben Londraya
döndükden sonra, Müstemlekeler nâzırlığına gerekdiği zemân, Irâka teklîflerimizi
kabûl etdirmek için, bu iki nehrin yataklarını değişdirecek bir plân yapmasını
teklîf etdim. Zîrâ, su Irâkdan kesilince, bizim isteklerimizi kabûl etmeğe
mecbûr olur.
Hulleden Necefe,
Âzerbaycanlı bir tüccâr kıyâfetinde gitdim. Şî’î din adamlarıyla arkadaşlık ve
samîmiyyet kurdum ve onları aldatmağa başladım. Onların ders halkalarına
katıldım. Sünnîlerin çalışdıkları gibi, fen bilgilerine çalışmadıkları ve
onlardaki güzel ahlâka mâlik olmadıklarını gördüm. Meselâ:
1- Osmânlı
hükûmetine son derece düşmandılar. Çünki, onlar şî’î, Türkler sünnî idi.
Sünnîlere kâfir diyorlardı.
2- Şî’î âlimleri,
tıpkı bizim duraklama devrindeki papazlarımız gibi, kendilerini tamâmen dînî
ilmlere vermiş, dünyevî ilmlerle çok az ilgileniyorlardı.
3- İslâmiyyetin
hakîkatinden, ulviyyetinden ve fen ve teknikdeki terakkîlerden haberleri yokdu.
Kendi kendime
dedim ki, şî’îler ne zevallı insanlardır. Bütün dünyâ uyanık iken, bunlar
uyuyorlar. Bir gün gelecek bir sel gelip onları götürecek. Bir kaç kerre,
onları halîfeye isyân etmek için teşvîk etdim. Beni maalesef dinleyen olmadı.
Ba’zıları, bana gülüyordu. Sanki, onlara göre dünyâyı yıkın diyordum. Çünki
onlar, Hilâfete zapt edilmesi mümkin olmayan bir kal’a gibi bakıyorlardı.
Onlara göre, ancak beklenilen Mehdî geldiği zemân, Hilâfetden
kurtulabilirlerdi.
Onlara göre,
Mehdî, İslâm Peygamberinin soyundan gelen ve hicrî 255 senesinde gözlerden gayb
olan, on ikinci imâmlarıdır. O, şimdi hayâtda imiş ve bir gün zuhûr edecek,
zulm ve haksızlıkla dolan bu dünyâyı adâlet ile dolduracakmış.
Hayret ediyorum!
Şî’îler nasıl olur da, bu hurâfelere inanırlar. Bu, biz hıristiyanların
inandığı (Îsâ gelecek, dünyâyı adâlet ile dolduracak) hurâfesine benziyordu.
Bir gün onlardan
birisine: (İslâm Peygamberinin yapdığı gibi, sizin de zulmü önlemeniz farz
değil mi?) dedim. Cevâben dedi ki: (Allah Ona yardım ediyordu. Bunun için zulmü
önlemeği başardı). Dedim ki, (Kur’ânda (Siz Allahın dînine yardım ederseniz, O
da size yardım eder)[1]) yazılıdır. Siz de şâhlarınızın zulmü karşısında
kılıcınıza sarılırsanız, Allah size de yardım eder). Cevâbı şuydu: (Sen bir
tüccarsın, bunlar ise, ilmî mevzû’lardır, akl erdiremezsin).
Emîr-ül-mü’minîn
Alînin türbesi çok tezyîn edilmiş. Güzel bir avlusu, altın kaplamalı büyük bir
kubbesi ve iki büyük minâresi vardı. Her gün bu türbeyi çok sayıda şî’î ziyâret
eder. Cemâ’at ile nemâz kılarlar. Ziyâretçilerin her biri, önce eşiğine eğilir,
onu öper. Sonra, kabre selâm verirdi. Evvelâ, izn ister, sonra girerlerdi.
Türbenin büyük bir avlusu ve bu avluda, din adamları ile ziyâretçiler için bir
çok oda vardı.
Kerbelâda Alînin
türbesine benzer, iki türbe vardı. Birincisi Hüseyne, ikincisi ise, onunla
berâber Kerbelâda şehîd olan kardeşi (Abbâs)a âiddir. Şî’îler Necefde
yapdıklarının aynını (Kerbelâ)da da yapıyorlardı. Kerbelânın iklîmi
Necefinkinden dahâ güzeldi. Etrâfında güzel bahçeler ve akarsular vardı.
Irâk seferimde
kalbimi ferahlandıran bir manzara ile karşılaşdım. Ba’zı hâdiseler, Osmânlı
hükûmetinin sonunun yaklaşdığını haber veriyordu. Zîrâ, İstanbul hükûmeti
tarafından ta’yîn edilen vâlî, câhil ve zâlim bir adamdı. Canının istediği gibi
hareket ederdi. Halk ondan râzı değildi. Sünnîler, vâlî onların hürriyyetlerini
tahdîd etdiği ve onlara kıymet vermediği için, şî’îler ise, kendi aralarında
vilâyete lâyık olan, Peygamberin soyundan seyyidler ve şerîfler varken, bir
Türk vâlî tarafından idâre edilmekden râhatsızlardı.
Şî’îlerin hâli,
çok vahîm idi. Pislik ve yıkıntılar içinde yaşıyorlardı. Yollar emniyyetsizdi.
Yol kesenler dâimâ kervanları gözlüyorlar. Berâberlerinde asker olmayınca,
hemen saldırıyorlardı. Bunun için, hükûmet onlarla birlikde bir müfreze asker
göndermedikçe, kâfileler sefere çıkamıyordu.
Şî’î aşîretler
arasında kavgalar çokdu. Her gün birbirlerini öldürüp yağmalıyorlardı. Cehâlet
korkunç bir şeklde yaygındı. Şî’îlerin bu hâli, kilisenin Avrupayı istilâ
etdiği zemânları bana hâtırlatıyordu. Necef ve Kerbelâdaki din adamları ve
onlara bağlı bir ekalliyyet hâricinde, her bin şî’îden bir okur yazar
çıkmıyordu.
İktisâdî hayât
temâmen çökmüş, insanlar fakr-u zarûret içinde kıvranıyorlardı. Devlet çarkı
da, dönmez hâle gelmişdi. Şî’îler, hükûmete hiyânet ediyorlardı.
Devlet ile halk, birbirlerine şübhe ile
bakıyordu. Bunun için, aralarında yardımlaşma yokdu. Şî’î din adamları,
kendilerini sünnîleri kötülemeğe vermiş, dünyâ ilmlerinden elini eteğini
çekmişlerdi.
Kerbelâda ve
Necefde dört ay kadar kaldım. Necefde çok şiddetli bir hastalık geçirdim.
Hattâ, kendimden ümmîdi kesdim. Üç hafta hasta kaldım. Bir doktora gitdim. Bana
ba’zı ilâclar verdi. İlâçları içince sihhatim düzelmeğe başladı. Hastalığım
müddetince, yerin dibinde bir odada kalıyordum. Benim ev sâhibim, râhatsızlığım
sebebi ile, az bir ücret karşılığında, ilâc ve yemek yapıyor ve bana hizmet
etmekden büyük sevâb bekliyordu. Zîrâ, sözde ben Emîr-ül-mü’minîn Alînin
ziyâretçisiydim. Hastalığımın ilk günlerinde, tabîb sâdece tavuk suyu içmemi
söyledi. Sonra, etinden de yimeme müsâade etdi. Üçüncü hafta pirinç çorbası
yidim. İyileşdikden sonra, Bağdâda gitdim. Necef, Hulle, Bağdâd ve yoldaki
müşâhedelerimle alâkalı yüz sahîfelik uzun bir rapor hâzırladım. Raporu
Müstemlekeler nezâretinin Bağdâddaki mümessiline teslîm etdim. Irâkda mı
kalacağım, yoksa Londraya mı döneceğim husûsunda nâzırlıkdan emr bekledim.
Londraya dönmek
istiyordum. Zîrâ, uzun zemân gurbetde idim. Vatanımı ve âilemi çok özlemişdim.
Bilhâssa, benden sonra hayâta gözlerini açan oğlum Rasbutini görmek istiyordum.
Bundan dolayı, raporumla berâber, nâzırlıkdan kısa bir müddet için bile olsa,
Londraya dönmek için izn taleb etdim. Üç senelik Irâk seferimle alâkalı
intiba’larımı şifâhen anlatmak ve biraz istirâhat etmek istiyordum.
Nâzırlığın
Irâkdaki mümessili, kimse şübhelenmesin diye, kendisine fazla uğramamamı ve
Dicle nehrinin kıyısındaki hanların birinde, bir oda kirâlamamı tenbîh etdi ve
(Londradan posta geldiği zemân, nâzırlığın cevâbını sana bildireceğim) dedi.
Ben Bağdâdda kaldığım zemân, Hilâfetin merkezi İstanbul ile Bağdâd arasındaki
ma’nevî uzaklığı müşâhede etdim.
Basradan Kerbelâ
ve Necefe gitdiğimde, Necdli Muhammed, kendisine gösterdiğim yoldan sapacak
diye, çok üzülüyordum. Zîrâ o, çok mütehavvil ve çok asabî idi. Onun üzerinde
inşa etdiğim bütün emellerimin zâyi’ olacağından korkuyordum.
Kendisinden
ayrılırken, İstanbula gitmeği düşünüyordu. Bu fikrinden vazgeçmesi için, çok
telkînde bulundum ve (Oraya gitdikden sonra, seni tekfîr edebilecekleri bir söz
sarf eder ve seni öldürmelerinden çok endişe ediyorum) dedim.
Gâyem başka idi.
Oraya gitdikden sonra, eğrilerini doğrultacak, Ehl-i sünnet i’tikâdına
dönmesini sağlayacak derin âlimlerle görüşmesinden ve bütün emellerimin zâyi’
olacağından korkuyordum. Çünki, İstanbulda ilm ve İslâmın güzel ahlâkı vardı.
Necdli Muhammedin,
Basrada kalmak istemediğini anlayınca, İsfahan ve Şîrâza gitmesini tavsiye
etdim. Çünki, bu iki şehr çok güzeldi. Halkı da, şî’î idi. Şî’anın ise, Necdli
Muhammede te’sîr etmek ihtimâli yok idi. Çünki, şî’îlerde ilm ve ahlâk
noksandı. Böylece, onun, hâzırladığım yoldan dönmiyeceğine emîn oldum.
Ondan ayrılırken,
kendisine, (Takıyyeye inanıyor musun?) demişdim. Cevâben, (Evet inanıyorum.
Zîrâ sahâbeden biri, müşrikler zulm yapdığı ve anne ve babasını öldürdükleri
zemân, (Takıyye) edip, şirki izhâr etmişdi. Buna karşı Peygamber de, ona hiç
bir şey söylememişdi) dedi. Ben de, (Şî’îler arasında, takıyye edip, Sünnî
olduğunu söyleme ki, başına bir felâket getirmesinler. Onların memleketlerinden
ve ulemâsından istifâde et! Onların âdet ve mezheblerini öğren. Zîrâ bunlar
câhil ve inâdcı kimselerdir) dedim.
Oradan ayrılırken,
zekât olarak, bir mikdâr para verdim. Zekât, muhtaclara dağıtılmak üzere alınan
İslâmî bir vergidir. Ayrıca, binmesi için bir hayvan alıp, hediyye etdim.
Böylece ayrıldık.
Ayrıldıkdan sonra,
kendisiyle irtibâtım kesildi. Bunun için, çok râhatsızdım. İkimiz de Basraya
dönmek üzere ayrıldık, (Kim önce dönüp arkadaşını bulamazsa, bir mektûb yazıp,
Abdürrızâya bıraksın) dedik.
İngiliz kâfiri, islâm beldesinde,ahmakları bularak, hem besler, hem de,
İslâma hücûm yollarını öğretir,
İslâmiyyete uyana gerici denir.
Çıplak gezmek, içki, şehvet moda olur.
din kardeşliği, sevişmek unutulur.
İslâm düşmânları, köpekleri besliyor,
bunları, mü’minlerin başına geçiriyor.
Hepsi, islâmiyyete, ahlâka saldırıyor.
Allahü teâlâ da, cezâlarını veriyor.
Çünki, Kur’ân-ı kerîmde Rabbimiz va’d ediyor,
(İslâmiyyeti elbet, koruyacağım) diyor.
Müslimânlara da: (Düşmana aldanmayın,
çok çalışıp, ondan üstün olun) buyuruyor.
Birinci
Kısm
ALTINCI FASL
ALTINCI FASL
Bir müddet
Bağdâdda kaldım. Sonra, Londraya dönmek için emr geldi. Ben de döndüm. Londrada
sekreter ve ba’zı nezâret mensûbları ile görüşdüm. Onlara uzun seferimde
yapdıklarımı ve müşâhedelerimi anlatdım. Irâkla alâkalı ma’lûmâtlarıma çok
sevindiler ve memnûniyyetlerini bildirdiler. Dahâ önce gönderdiğim raporu da
görmüşlerdi. Safiyye de, benim raporuma mutâbık bir rapor yollamış. Yine
öğrendim ki, her seferimde, nâzırlığın adamları, beni ta’kîb etmişler. Onlar
da, gönderdiğim raporlara ve sekretere anlatdıklarıma mutâbık raporlar
vermişler.
Sekreter, Nâzır
ile görüşmem için bana vakt verdi. Nâzırı makâmında ziyâret etdiğimde, beni
İstanbuldan döndüğüm seferden farklı bir şeklde karşıladı. Kalbinde, müstesnâ
bir yer işgâl etmiş olduğumu anladım.
Nâzır, Necdli
Muhammedi elde etdiğime çok memnun oldu. (O, nâzırlığımızın aradığı bir silâh
idi. Ona her nevi’ sözü ver. Bütün mesâ’in, sâdece onu elde etmek için olsa
dahî değer) dedi.
Ben de: (Necdli
Muhammed için çok endîşeli idim. Zîrâ fikrinden dönmüş olabilir) dedim. (Kalbin
râhat olsun. Ondan ayrıldığında sâhib olduğu fikrlerden dönmemişdir ve
İsfahanda nâzırlığımızın câsûsları, onunla görüşmüşler, nâzırlığa onun
bozulmadığını haber vermişlerdir) dedi. Kendi kendime dedim ki: (Necdli
Muhammed nasıl sırlarını başkasına anlatabilir)? Bunu nâzıra sormağa cesâret
edemedim. Fekat, sonra Necdli Muhammed ile görüşdüğümde anladım ki, İsfahanda
Abdülkerîm isminde bir adam onunla görüşmüş ve (Ben Şeyh Muhammedin [Beni kast
ediyor] kardeşiyim. Sizin hakkınızda ne biliyorsa hepsini bana söyledi)
diyerek, Necdli Muhammedi aldatmış ve onun sırlarını öğrenmiş.
Necdli Muhammed
bana: (Safiyye benimle İsfahana geldi ve iki ay dahâ, onunla müt’a nikâhı ile
yaşadık. Abdülkerîm de, benimle Şirâza geldi ve Safiyyeden dahâ güzel ve dahâ
câzib Âsiye isminde bir kadın dahâ buldu. O kadınla da müt’a nikâhı ile,
hayâtımın en neş’eli dakîkalarını geçirdim) dedi.
Dahâ sonra öğrendim ki, Abdülkerîm,
İsfahan havâlîsinden Celfa’da oturan, nâzırlığın hıristiyan bir ajanıdır. Âsiye
ise, Şirâz yehûdîlerinden olup, nâzırlığın başka bir ajanıdır. Dördümüz, Necdli
Muhammedi ileride kendisinden bekleneni en güzel bir şeklde yapabilecek sûretde
yetişdirdik.
Ben, hâdiseleri
Nâzıra, sekreter ve tanımadığım iki Nezâret mensûbunun huzûrunda anlatınca,
Nâzır bana: (Sen nâzırlığın en büyük madalyasını hak etdin. Zîrâ sen,
nâzırlığın en mühim ajanları arasında birincisin. Sekreter sana, vazîfende
yardımcı olacak bazı devlet sırları söyleyecek) dedi.
Sonra, âilemle
görüşmek için, bana on günlük izn verdiler. Ben de, doğru evime gitdim. Bana
çok benziyen oğlumla en tatlı dakîkalar geçirdim. Oğlum ba’zı kelimeleri
konuşuyordu ve o kadar güzel bir yürüyüşü vardı ki, o yürürken, sanki benim
vücûdümden bir parça yürüyor gibiydi. Bu on günlük iznim çok sevinçli ve
neş’eli geçdi. Sevincimden sanki uçacakdım. Vatanıma ve âileme kavuşmakdan,
büyük bir haz duydum. Bu on günlük izn içinde, beni çok seven ihtiyâr halamı da
ziyâret etdim. Halamı ziyâret etmem çok iyi oldu. Zîrâ, ben üçüncü sefere
çıkdıkdan sonra, hayâta veda’ etmişdi. Onun vefâtına çok üzülmüşdüm.
Bu on günlük izn,
bir sâat gibi çabuk geçdi. Böyle, neş’eli günler, bir sâat gibi geçdiği hâlde,
elemli günler insana asrlar gibi geliyor. Necefdeki hastalık günlerimi
hâtırladım. O kederli günler, bana seneler gibi gelmişdi.
Nâzırlığa, yeni
emrleri almak için gitdiğimde, karşımda, güleryüzü ve uzun boyu ile sekreteri
gördüm. O kadar sıcak elimi sıkdı ki, bundan, bana olan sevgisi zâhir oluyordu.
Bana: (Nâzırımızın
ve müstemlekelerle vazîfeli hey’etin emri ile, sana çok mühim iki devlet sırrı
söyleyeceğim. İlerde, bu iki sırdan çok istifâden olacakdır. Bu iki sırrı,
kendilerine tam i’timâd edilen, birkaç kişiden başka kimse bilmez) dedi.
Elimden tutarak,
Nâzırlığın bir odasına götürdü. Bu odada çok câzib bir şeyle karşılaşdım: Yuvarlak
bir masanın etrâfında (10) adam oturuyordu. Onların birincisi, Osmânlı
pâdişâhının kıyâfetinde idi. Türkçe ve ingilizce biliyordu. İkincisi,
İstanbuldaki Şeyhul-islâmın kıyâfetinde idi. Üçüncüsü, Îrân Şâhının kıyâfetinde
idi. Dördüncüsü, Îrân serâyındaki vezîrin kıyâfetinde idi. Beşincisi, şî’îlerin
tâbi’ olduğu Necefdeki en büyük âlimin kıyâfetinde idi. Bu son üç kişi, farsça
ve ingilizce biliyorlardı. Bu adamların her birisinin yanında, onların
söylediklerini yazmak için, birer kâtib bulunuyordu. Bu kâtibler aynı zemânda,
bu adamlara, câsûsların İstanbul, Îrân ve Necefdeki, onların aslları olan beş
kişi hakkında topladıkları ma’lûmâtı bildiriyorlardı.
Sekreter: (Bu beş
kişi, oralardaki beş kişiyi temsîl ederler. Onların ne düşündüklerini anlamak
için, aslları gibi yetişdirdik. Biz İstanbul, Tahran ve Necefdekilerle alâkalı
elimize geçen bilgileri, bunlara bildiriyoruz. Bunlar da, kendilerini
oradakilerin yerinde kabûl eder. Biz onlara soruyoruz, onlar da bize
cevâblandırıyor. Bizim tesbîtimize göre, buradakilerin cevâbları, oradakilerin
cevâblarına yüzde yetmiş mutâbıkdır.
İstersen, tecribe
mâhiyyetinde bir şeyler sorabilirsin. Nasılsa, dahâ önce Necef âlimi ile
görüşmüşdün) dedi. Ben de peki dedim. Zîrâ, dahâ önce, Necefdeki şî’anın en
büyük âlimi ile görüşmüş ve ona ba’zı husûslar sormuşdum. İşte, onun benzerinin
yanına yaklaşdım ve dedim ki: (Hocam, sünnî ve mütaassıb olduğu için, hükûmete
harb açmamız câiz olur mu?) Biraz düşündükden sonra, (Hayır, sünnî olduğu için
hükûmete harb açmamız câiz değildir. Zîrâ, bütün müslimânlar kardeşdirler.
Ancak onlar, ümmete zulm ve işkence yaparlarsa harb açabiliriz. Biz onu
yaparken, emr-i bil ma’rûf ve nehy-i anil-münker şartlarına uygun olarak
hareket ederiz. Zulmü bırakdıkları zemân, elimizi onlardan çekeriz) dedi.
Ben, (Hocam,
yehûdî ve hıristiyanların necs olmaları ile alâkalı görüşünüzü alabilir miyim?)
dedim. (Evet onlar necsdirler. Onlardan uzak durmak lâzımdır) dedi. (Niçin)
dedim. Cevâben, (Bu, hakârete karşı misillemede bulunmakdır. Zîrâ onlar, bizi
kâfir bilirler ve Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmı tekzîb ederler. Biz de,
buna karşı misillemede bulunuyoruz) dedi. Ona dedim ki: (Hocam, temizlik
îmândandır değil mi? Öyleyse niçin, (Sahn-ı şerîf) [Hazret-i Alînin türbesinin
etrâfı], cadde ve sokaklar temiz değildir? Hattâ, ilm medreseleri bile, temiz
sayılmaz). Cevâben: (Evet, hakîkaten temizlik îmândandır. Fekat ne yapalım,
şî’îler, temizliğe ehemmiyyet vermeyince, böyle olur) dedi.
Nâzırlıkdaki bu
adamın cevâbları, Necefdeki şî’î âliminin cevâblarına tıpa tıp mutâbık idi. Bu
adamın Necefdeki âlime bu kadar uygunluğu, beni hayretler içinde bırakdı. Bir
de üstelik bu adam farsça biliyordu.
Sekreter: (Şâyed
sen diğer dört kişinin aslları ile de görüşmüş olsaydın, şimdi onlarla da
görüşebilir ve onların da asllarına ne kadar mutâbık olduğunu görebilirdin)
dedi. Ben dedim ki: (Şeyh-ul-islâmın da nasıl düşündüğünü biliyorum. Çünki,
benim İstanbuldaki hocam Ahmed efendi, Şeyh-ul-islâmı bana iyice anlatmışdı.)
Sekreter: (O zemân buyur, onun da nümûnesi ile görüşebilirsin) dedi.
Şeyh-ul-islâmın
benzerinin yanına yaklaşdım ve ona dedim ki: (Halîfeye itâ’at etmek farz
mıdır?), (Evet vâcibdir. Allaha ve Peygambere itâ’at etmek farz olduğu gibi, bu
da vâcibdir) dedi. (Bunun delîli nedir?) dedim. Cevâben dedi ki: (Cenâb-ı
Allahın bu âyetini duymadın mı? (Allaha, Onun Peygamberine ve sizden olan ülül
emre itâ’at ediniz)[1]. Ben, (Allah bize, askerine Medîneyi yağmalamayı halâl
eden ve Peygamberimizin torunu Hüseyni öldüren halîfe Yezîde ve içki içen
Velîde ita’ât etmeği emr eder öyle mi?) dedim. Cevâbı şuydu: (Oğlum, Yezîd
Allah tarafından Emîr-ül-mü’minîn idi. Hüseyni öldürmeği emr etmedi. Sen,
şi’îlerin yalanlarına inanma! Kitâbları iyi oku! Hatâ yapdı. Sonra tevbe de
etdi. Medîne-i münevvereyi yağmalamayı halâl edişinde isâbet etmişdir. Çünki,
Medîne halkı azıp bâgî olmuş ve itâ’ati bırakmışdı. Velîde gelince, evet o
fâsık idi. Halîfenin yapdıklarını taklîd değil, islâmiyyete uygun olan
emrlerine itâ’at etmek vâcibdir.) Bunları hocam Ahmed efendiye de, dahâ önce
sormuş ve az bir fark ile aynı cevâbları almışdım.
Sonra, sekretere
dedim ki, (Bu benzer kimseleri hâzırlamanın hikmeti nedir?) Bana: (Biz bu üsûl
ile sultânın ve şî’î olsun, sünnî olsun, müslimân âlimlerinin düşünce
kâbiliyyetlerini öğreniyoruz. Siyâsî ve dînî mevzû’larda, onlar ile mücâdele
etmemize yardımcı tedbîrler bulmağa çalışıyoruz. Meselâ, düşman askerlerinin
hangi tarafdan geleceğini bilirsen, ona göre hâzırlanır ve askerlerini uygun
yerlere yerleşdirirsin ve onu perîşân edersin. Fekat, onun ne tarafdan
saldıracağını bilmezsen, askerlerini her tarafa gelişigüzel dağıtır ve mağlûb
olursun. Aynen öyle, müslimânların, dinlerinin ve mezheblerinin hak olduğuna
dâir getirecekleri delîlleri bilirsen, onların delîllerini çürütebilecek karşı
delîller hâzırlaman mümkin olur ve o karşı delîllerle onların akîdelerini
sarsabilirsin) dedi.
Sonra, adı geçen
temsîlî beş adamın askerlik, mâliye, meârif ve dînî sahâlarla alâkalı
aralarında geçen mütâle’a ve plânların netîcelerini ihtivâ eden, bin sahîfelik
bir kitâb verdi. (Okudukdan sonra getirirsin) dedi. Ben de, kitâbı alıp eve
götürdüm. Üç haftalık ta’tîlim içinde, başdan sona kadar dikkat ile mütâle’a
etdim.
Kitâb, çok hayret
edilecek cinsdendi. Zîrâ, ihtivâ etdiği mühim cevâblar ve ince mütâle’aları
sahih gibiydi. Kanâatimce, temsîlî beş adamın cevâbları da, asllarının
cevâblarına yüzde yetmişden fazla mutâbık idi. Zâten sekreter de, dahâ önce,
cevâbların yüzde yetmiş nisbetinde isâbetli olduğunu söylemişdi.
Bu kitâbı
okudukdan sonra, devletime olan i’timâdım biraz dahâ artdı ve Osmânlı
İmperatorluğunun bir asrdan dahâ az bir zemân içinde yıkılması plânlarının
hâzırlandığını yakînen anladım. Sekreter, bana dedi ki: (Buna benzer diğer
odalarda, şu anda sömürdüğümüz veyâ sömürmeyi plânladığımız devletler için de,
böyle masalar vardır.)
Sekretere, (Bu
kadar titiz ve muktedir adamları nerden buluyorsunuz?) dedim. Cevâben: (Bütün
dünyâ ülkelerindeki ajanlarımız, devâmlı bize ma’lûmât veriyorlar. Gördüğün bu
temsîller, işlerinde mütehassısdırlar. Tabîîdir ki, sen falanca adamın bildiği
bütün özel bilgilerle donatılırsan, onun gibi düşünebilir ve onun verdiği
hükmleri verebilirsin. Zîrâ, artık sen, onun nümûnesi mesâbesindesin) dedi.
Sekreter, sözüne
devâm ederek, (Bu, Nezâretimizin sana söylememi emr etdiği birinci sır idi.
İkinci sırrı da
bir ay sonra, bin sahîfelik kitâbı iâde etdiğinde söyliyeceğim) dedi.
Ben kitâbı, kısm kısm başdan sonuna kadar
i’tinâ ile okudum. Bu sâyede, Muhammedîlerle alâkalı ma’lûmâtım artdı. Onların
nasıl düşündüğünü, onların za’îf noktalarını, kuvvetli noktalarını, ayrıca,
kuvvetli noktalarını za’îf nokta hâline getirmenin üsûllerini iyice öğrenmiş
oldum.
Kitâbın kayd
etdiği, müslimânların za’îf noktaları şunlardır:
1- Sünnî-şî’î
ihtilâfı, Pâdişâh ve halk ihtilâfı[1], Türk-Îrân ihtilâfı, aşîretler ihtilâfı,
âlimler ile devlet arasındaki ihtilâf[2].
2- Çok az bir
istisnâ ile, müslimânlar câhildirler[3].
3-
Ma’neviyyatsızlık, bilgisizlik ve şu’ûrsuzluk[4].
4- Temâmen dünyâyı
bırakıp, sâdece âhiret ile meşgûl olmaları[5].
5- Hükümdârların
diktatör ve zâlim olmaları[6].
6- Yollar
emniyyetsiz, nakliyyât ve seyâhatin kesik oluşu[1].
7- Her sene
onbinlerce kişiyi ölüme götüren veba, kolera gibi hastalıklara karşı
tedbirsizlik ve sağlığa önem vermemeleri[2].
8- Şehrlerin
virâneliği ve su şebekelerinin yokluğu[3].
9- İdârenin
âsîlere, bâgîlere karşı âciz oluşu, ölçüsüzlük ve o kadar övündükleri Kur’ânın
kanûnlarını yok denebilecek kadar az tatbîk etmeleri[4].
10- Ekonomik
çöküntü, fakîrlik ve geri kalmışlık.
11- Nizâmî bir
ordunun olmayışı, silâhsızlık ve silâhların klâsik ve çürük oluşu[5].
12- Kadın
haklarının çiğnenmesi [6].
13- Çevre
sağlığının ve temizliğin yokluğu[7].
Kitâb,
(Müslimânların za’îf noktaları) olarak, zikr etdiği yukarıdaki maddelerden
sonra, müslimânları, dinleri olan İslâmiyyetin maddî ve ma’nevî üstünlüğünden
câhil bırakmanın lâzım olduğunu tavsiye ediyordu. Ayrıca, islâmiyyet hakkında,
şu bilgilere de yer veriyordu:
1- İslâm, birlik
ve berâberliği emr edip, tefrikayı yasaklıyor. Kur’ânda, (Topyekün Allahın
ipine sarılın)[1] deniliyor.
2- İslâm
şu’ûrlanmağı ve bilgi edinmeği emr ediyor. Kur’ânda, (Yeryüzünde dolaşın)[2]
deniliyor.
3- İslâm, ilm
öğrenmeği emr ediyor. Bir hadîsde, (İlm öğrenmek, her erkek ve kadın müslimâna
farzdır) deniliyor.
4- İslâm, dünyâ
için çalışmağı emr ediyor. Kur’ânda, (Onlardan ba’zıları, Ey Rabbimiz bize
dünyâda da âhiretde de güzeli nasîb eyle)[3] deniliyor.
5- İslâm, istişâreyi emr ediyor. Kur’ânda,
(Onların işleri, aralarında müşâvere iledir)[4] deniliyor.
6- İslâm, yol
yapmağı emr ediyor. Kur’ânda, (Yeryüzünde yürüyün)[5] deniliyor.
7- İslâm,
müslimânlara sıhhatlarını korumalarını emr ediyor. Bir hadîsde, (İlm dörtdür:
1) Dînin muhâfazası için fıkh ilmi, 2) Sıhhatin korunması için tıb ilmi, 3)
Lisânın muhâfazası için sarf ve nahv ilmi, 4) Vaktlerin bilinmesi için
astronomi ilmi) deniliyor.
8- İslâm, i’mârı
emr ediyor. Kur’ânda, (Allah yeryüzündeki her şeyi sizin için yaratmışdır)[6]
deniliyor.
9- İslâm, nizâmı
emr ediyor. Kur’ânda, (Her şey hesâblı, nizâmlıdır) deniliyor[7].
10- İslâm,
ekonomide kuvvetli olmağı emr ediyor. Bir hadîsde, (Hiç ölmeyecekmiş gibi
dünyân için, yarın ölecekmiş gibi de, âhiretin için çalış) deniliyor.
11- İslâm, çok
kuvvetli silâhlarla mücehhez bir ordu kurmayı emr ediyor. Kur’ânda, (Onlara
karşı gücünüzün yetdiği kadar kuvvet hâzırlayın)[1] deniliyor.
12- İslâm,
kadınların haklarına ri’âyeti ve ona kıymet vermeği emr ediyor. Kur’ânda,
(Erkeklerin meşrû’ sûretde kadınlar üzerinde (hakları) olduğu gibi, kadınların
da, onların üzerinde (hakları) vardır)[2] deniliyor.
13- İslâm,
temizliği emr ediyor. Bir hadîsde, (Temizlik îmândandır) deniliyor.
Kitâbın,
bozulmasını, yok edilmesini emr etdiği kuvvet noktaları da şunlardır:
1- İslâm, ırk,
dil, örf, âdet ve milliyetçilik teassubunu ortadan kaldırmışdır.
2- Fâiz, ihtikâr, zinâ,
içki ve domuz eti yasakdır.
3- Müslimânlar,
sımsıkı bir şeklde âlimlerine bağlıdırlar.
4- Sünnî
müslimânlar Halîfeyi Peygamberin vekîli olarak kabûl eder. Allaha ve Peygambere
gösterilmesi lâzım olan hurmeti, ona da göstermenin farz olduğuna inanırlar.
5- Cihâd farzdır.
6- Şî’î
müslimânlara göre, gayr-ı müslim olan bütün insanlar ve sünnî müslimânlar
necsdirler.
7- Bütün
müslimânlar, İslâmın biricik hak din olduğuna îmân ederler.
8- Müslimânların
çoğu, yehûdî ve hıristiyanların Arab yarımadasından çıkarılmasının farz
olduğuna inanırlar.
9- İbâdetlerini,
meselâ (nemâzı, orucu, haccı...) çok güzel bir şeklde edâ ederler.
10- Şî’î
müslimânlar, İslâm memleketlerinde kiliselerin inşâsının harâm olduğuna
inanırlar.
11- Müslimânlar, İslâm akîdesine sımsıkı
bağlıdırlar.
12- Şî’î
müslimânlar, (Humüs)ün ya’nî ganîmetin beşde birinin âlimlere verilmesini farz
bilirler.
13- Müslimânlar,
çocuklarını öyle büyütüyorlar ki, ecdâdlarının yolundan ayrılmaları mümkin
değildir.
14- Müslimân
kadınlar, o kadar güzel örtünüyorlar ki, onlara fesâdın bulaşması kâbil
değildir.
15- Müslimânları
her gün beş def’a biraraya getiren, cemâ’at nemâzları vardır.
16- Onlara göre,
Peygamber, Alî ve sâlihlerin kabrleri mukaddes olduğu için, oralarda da
toplanırlar.
17-
Peygamberlerinin neslinden gelen [Seyyid ve şerîf ismi verilen] ler Peygamberi
hâtırlatır ve müslimânların gözünde, Onun canlı kalmasını te’mîn ederler.
18- Müslimânlar
toplandıkları zemân, vâizler, onların îmânlarını kuvvetlendirir ve ibâdete
teşvîk ederler.
19- Emr-i bil-ma’rûf
[iyiliği emr etme] ve nehy-i anil-münker [kötülükden men’ etme] farzdır.
20- Müslimânların
çoğalması için, evlenmek ve birden fazla kadın nikâh etmek sünnetdir.
21- Müslimân için,
bir insanı İslâma getirmek, bütün dünyâya sâhib olmakdan dahâ iyidir.
22- Müslimânlar
arasında, (Kim hayrlı bir yol açarsa, onun sevâbına ve o yolda giden her
insânın kazandığı sevâblara nâil olur) hadîsi meşhûrdur.
23- Müslimânlar,
Kur’âna ve hadîslere çok büyük hurmet gösterirler. Onlara tâbi’ olmanın,
Cennete girmeğe biricik sebeb olduğuna inanırlar.
Kitâb,
müslimânların kuvvetli noktalarını bozup, za’îf noktalarını yaymağı tavsiye
ediyor ve bunu yapabilmek için, gerekli yolları sıralıyor.
Za’îf noktaları
yaymak için şunları tavsiye ediyor:_
1- Cemâ’atlerin,
aralarına adâvet sokup, sû’-i zannı aşılıyarak, ihtilâfı teşvîk eden kitâblar
neşr etmek sûretiyle, ihtilâfları yerleşdirmek.
2- Mekteblerin
açılmasını, kitâbların neşr edilmesini men’ etmek, yakılması ve yok edilmesi
mümkin olan din kitâblarını yakmak ve yok etmek. Din adamları hakkında muhtelif
iftirâlar uydurmakla, müslimânları, çocuklarını dînî mekteblere vermekden
vazgeçirerek, câhil kalmalarını te’mîn etmek.[Bu yol, islâmiyyete büyük zarâr
vermekdedir.]
3-4- Onların
yanında Cenneti övüp, dünyâ hayâtını te’mîn etmekle mükellef olmadıklarını
söylemek. Tesavvuf halkalarını genişletmek. (Zühd)ü tavsiye eden Gazâlînin
(İhyâ-ül-ulûmiddîn)i, Mevlânânın (Mesnevî)si ve Muhyiddîn-i Arabînin eserleri
gibi kitâbları okumağı teşvîk etmekle, şu’ûrsuz kalmalarını te’mîn etmek[1].
5- Hükmdârları
zulm ve diktatörlük yapmağa teşvîk etmeliyiz: Siz Allahın yeryüzündeki
gölgesisiniz. Zâten Ebû Bekr, Ömer, Osmân, Alî, Emevîler ve Abbâsîlerin
herbiri, kaba kuvvet ve kılınçla işbaşına gelmişler ve tek başlarına hükmranlık
etmişlerdir. Meselâ, Ebû Bekr, Ömerin kılıcı ile ve Fâtımanın evi gibi, itâat
etmeyenlerin evini yakmakla, iktidâra gelmişdir[2]. Ömer de, Ebû Bekrin
tavsiyesi ile halîfe olmuşdur. Osmân ise, Ömerin emri ile devlet başkanı olmuş.
Alîye sıra gelince, o da, eşkıyânın seçmesi ile devlet reîsi olmuşdur. Muâviye
de, kılınçla işbaşına gelmişdir[1]. Sonra, Emevîlerde de hükmdârlık babadan
oğula geçerek devâm etmişdir. Abbâsîlerde de, aynı olmuşdur. Bunlar, İslâmdaki
hükmrânlıkların cebrî ve diktatörlük olduğunun delîlidir, demeliyiz.
6- Adam
öldürenleri i’dâm etmek maddesini kânûnlardan çıkarmak. [Adam öldürmeğe,
eşkiyâlığa karşı tek çâre i’dâm cezâsıdır. İ’dâm cezâsı olmadıkca, anarşi,
eşkiyâlık önlenemez.] Yol kesici ve hırsızları cezâlandırmakdan hükûmeti
alıkoymak ve yol kesicileri silâhlandırarak, bu işi yapmalarını teşvîk etmek ve
yolların emniyyetsizliğini devâm etdirmek.
7- Şu şeklde, onların hastalık içinde
yaşamalarını sağlayabiliriz: Her şey Allahın kaderi ile olur. Tedâvînin
iyileşmede hiçbir te’sîri yokdur. Allah Kur’ânda, (Rabbim beni yidirir ve
içirir. Hasta olduğum zemân da, O bana şifâ verir. Beni öldürecek, sonra da
diriltecek Odur)[2] dememiş mi? Öyleyse, Allahın irâdesi dışında kimse, ne şifâ
bulur ve ne de ölümden kurtulur[3].
8- Zulm
yapılmasını te’mîn için şunları söyleyebiliriz: İslâm, ibâdet dînidir. Onun
devlet işleriyle hiçbir alâkası yokdur. Bunun için, Muhammed ve Halîfelerinin,
ne nâzırları ve ne de kanûnları vardı[1].
9- İktisâdî
çöküntü de, bahsi geçen zararlı işlerin tabîî bir netîcesidir. Mahsûlâtı
çürütmek, ticâret gemilerini batırmak, çarşıları yakmak, bendleri, barajları
yıkıp zirâat sâhalarını ve sanâyi’ merkezlerini su altında bırakmak ve içme
suyu şebekelerine zehr katmak suretiyle tahrîbâtı artdırabiliriz[2].
10- Devlet
adamlarını, [kadın ve spor gibi] fitneye ve parçalanmağa sebeb olacak arzûlara
ve içki, kumar, rüşvete ve hazîne mallarını, kendi şahsî işlerinde harcamaya
alışdırmak, vazîfelileri bu işleri yapmağa teşvîk edip, bize hizmet edenleri
mükâfatlandırmak lâzımdır.
Sonra kitâb, şu
tavsiyelerde bulunuyor: Bu işlerle vazîfeli ingiliz câsûslarını, gizli ve açık
olarak korumak, onlardan müslimânların eline geçenleri kurtarmak için, her
çeşid masrafı yapmak lâzımdır.
11- Fâizin her şeklini
yaymak lâzımdır. Zîrâ fâiz, millî ekonomiyi harâb etdiği gibi, müslimânları,
Kur’ânın ahkâmına karşı gelmeğe de alışdırır. Zîrâ insan, bir kânûnun bir
maddesini ihlâl edince, artık diğer maddelerini de ihlâl etmesi kolay olur.
Onlara, fâizin kat kat olanının harâm olduğunu, çünki Kur’ânda, (Fâizi kat kat
olarak yimeyin)[1] denildiğini ve binâenaleyh fâizin her şeklinin harâm
olmadığını söylemek lâzımdır[2].
12- Âlimlere kötü
isnâdlarda bulunup, aleyhlerine âdî ithâmlar uydurarak, müslimânların onlardan
soğumalarını te’mîn etmek lâzımdır. Câsûslarımızın bir kısmını, onların
kıyâfetine sokacağız. Sonra, bunlara kabîh, çirkin işler yapdıracağız. Böylece
bunlar, âlimler ile karışmış olacak ve her âlimden şübhe edilecek. Bu
câsûsları, El-Ezhere, İstanbula, Necef ve Kerbelâya sokmak zarûrîdir.
Müslimânları âlimlerden soğutmak için mektebler, kolejler açacağız. Bu
mekteblerde, rûm ve ermeni çocuklarını, müslimânlara düşman olarak
yetişdireceğiz. Müslimân çocuklarına da kendi ecdadlarının câhil olduklarını aşılayacağız.
Bu çocukları, Halîfe ve âlimler ve devlet adamlarından soğutmak için, onların
hatâlarını, kendi zevkleri ile meşgûl olduklarını, Halîfenin câriyelerle vakt
geçirip, halkın malını kötü yollarda kullandığını, hiçbir işte Peygambere
uymadıklarını aşılayacağız.
13- İslâmın,
kadına hakâret etdiğini yaymak için, (Erkekler kadınlar üzerinde
hâkimdirler)[3] âyetini ve (Kadının temâmı şerdir) hadîsini söyleyeceğiz[4].
14- Pislik,
susuzluğun netîcesidir. Suyun artdırılmasına mâni’ olmağa çalışmalıyız.
Müslimânların
kuvvetli noktalarını tahrîb etmek için de, şu tavsiyelerde bulunuyor:
1- Müslimânların
arasında, ırkçılık, milliyyetçilik taassubunu körükliyecek ve onların
dikkatlerini, İslâmiyyetden evvelki kahramanlıklarına çekeceksiniz. Mısrda
Firavunluğu, Îrânda Mecûsîliği, Irâkda Bâbilliliği, Osmânlılarda Attilâ ve
Cengiz zemânını [vahşetini] ihyâ edeceksiniz [Kitâbda bu husûsda uzun bir
cedvel vardı].
2- Şu dört şeyi,
gizli ve âşikâr yaymak lâzımdır: İçki, kumar, zinâ ve domuz eti [ve spor
kulüplerinin birbirleri ile kavgaları]. Bu işi yapmak için, İslâm
memleketlerinde yaşayan hıristiyan, yehûdî, mecûsî ve diğer gayri müslimlerden
a’zamî derecede istifâde etmek ve bu iş için çalışanlara Müstemlekeler
nezâretinin bütçesinden bol mâaş bağlamak lâzımdır. Bunun için, siyâsî
fırkaların ve spor kulüplerinin çoğalmasını sağlayacağız. Partileri ve
kulüpleri birbirlerine düşman yapacağız. Birbirleri ile uğraşacaklar, din
kitâbı okumağa, dinlerini öğrenmeğe vakt bulamıyacaklardır. Avladığımız
kimselere günlük gazete, dergi çıkartacağız. Gazetelerini, dergilerini, bol
para ile, menfeatlar ile besleyeceğiz. Satın aldığımız kimseleri, kurtarıcı,
kahraman gibi ismlerle medh etdireceğiz. İslâm dînini ve ahkâm-ı islâmiyyeye
bağlı olan idârecileri kötületeceğiz. Din terbiyesinin kaynağı olan âile
yuvalarını yok edeceğiz. Bunun için, spor, güreş ismi altında, avret mahalleri,
edeb yerleri açık kız ve oğlan resmleri neşr ederek, gençleri fuhşa, livâtaya,
cinsî sapıklığa sürükliyeceğiz. İslâm ahlâkını bozunca, islâmiyyeti yok etmek
kolay olur. Çok câmi’ yapacağız. Fekat, câmi’lerde, hocaları değil,
misyonerleri ve mezhebsizleri konuşduracağız. İslâm müziği ismi altında,
çalgıları, şarkıları, radyoları câmi’lere sokacağız. Câmi’leri birer tuzak
olarak kullanacağız. Câmi’lere giden ve kadınları örtünen devlet memûrlarını ve
subayları, câsûslarımız tesbît edecek, bunlar, vazîfelerinden
uzaklaşdırılacaklardır. Ahkâm-ı islâmiyyeye uyan gençler, üniversitelere
alınmıyacak, girmiş olanların diploma almaları engellenecekdir. Sekreter, bu
bilgileri gizli tutmamızı, Necdli Muhammedden de saklamamızı sıkı tenbîh etdi.
Ben de bu hâtıralarımı mahkemeye vererek, elli seneden evvel açılmamasını
vasıyyet etdim. [Şunu iyi bilmelidir ki, câmi’, kubbesi, minâresi olan binâ
demek değildir. İçinde hergün beş kerre, cemâ’at ile nemâz kılınan binâ
demekdir. Nemâzdan evvel veyâ sonra, bu cemâ’ate va’z vermek de câizdir. Va’z,
ehl-i sünnet i’tikâdında olan bir müslimânın, ehl-i sünnet âlimlerinden
birinin, bir kitâbına bakarak okuduğu veyâ ezberden söylediği bir sözünü
açıklaması demekdir. Mezhebsizlerin, ingiliz câsûslarının ve misyonerlerin
konuşmalarına va’z denmez, nutuk ve konferans vermek denir. Câmi’lerde nutuk ve
konferans vermek ve bunları dinlemek câiz değildir. Ehl-i sünnet âlimlerinin
her sözü, Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîflerin tefsîrleri, îzâhlarıdır.]
3- Cihâdın
muvakkat bir farz olduğunu, vaktinin son bulduğunu telkîn edeceksiniz.
4- Şî’îlerin
kalblerinden, kâfirlerin necs olduğu fikrini çıkaracaksınız. Kur’ânda,
(Kendilerine kitâb verilenlerin yiyeceği sizin için halâl olduğu gibi, sizin
yiyeceğiniz de onlar için halâldir)[1] denildiğini, Peygamberin Safiyye isminde
yehûdî ve Mâriye isminde hıristiyan bir hanımı olduğunu, Peygamberin hanımının
necs olamayacağını söyleyeceksiniz[2].
5- Müslimânlara,
Peygamberin, İslâmdan kasdının mutlak din olduğunu ve bu dînin yehûdîlik ve
hıristiyanlık da olabileceğini, sâdece İslâm dîninin olmadığı inancını
aşılıyacaksınız. Bunun delîli de şudur diyeceksiniz: Kur’ân, her dînin
mensûblarına müslimân diyor. Meselâ Yüsûf Peygamberin, (Beni müslimân olarak
öldür)[3], İbrâhîm ve İsmâ’îl Peygamberlerin de, (Ey Rabbimiz, bizi kendine
müslimân kıl ve zürriyyetimizden kendine müslimân bir ümmet getir)[1], Ya’kûb
Peygamberin ise, oğullarına, (Ancak ve ancak müslimân olarak ölünüz)[2],
dediklerini nakl ediyor.
6- Kilise yapmanın
harâm olmadığını, Peygamber ve Halîfeleri onları yıkmadığını, bil’aks onlara
hurmet gösterdiğini ve Kur’ânda, (Allah insanların bir kısmını diğeriyle def’
etmeseydi [savmasaydı], manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allahın adı
çok zikr edilen câmi’ler yıkılıp giderdi)[3] denildiğini, İslâmın
ibâdethânelere hurmetkâr olduğunu, onları yıkmadığını, yıkanlara mâni’ olduğunu
çokça söyleyeceksiniz.
7- (Yehûdîleri
Arab yarımadasından çıkarınız) ve (Arab yarımadasında iki din olmaz) hadîsleri
hakkında, müslimânları şübheye düşürecek ve (Bu iki hadîs doğru olsaydı,
Peygamberin, biri yehûdî, biri de hıristiyan hanımı olmazdı ve Necran
hıristiyanları ile anlaşma yapmazdı)[4] diyeceksiniz!
8- Müslimânları,
ibâdetlerinden men’ etmeğe çalışacak ve (Allah insanların ibâdetlerine muhtâc
değildir) diyerek, onları ibâdetlerin fâideleri hakkında tereddüde
düşüreceksiniz[1]. Hacca gitmek ve cemâ’at ile nemâz kılmak gibi, onları bir
araya getiren ibâdetlerden men’ edeceksiniz. Aynı şeklde, câmi’lerin,
türbelerin ve medreselerin inşâsına ve Kâ’benin ta’mîrine mâni’ olmaya
çalışacaksınız.
9- Harbde
düşmandan ganîmet olarak alınan malın beşde birinin [Humusun], âlimlere
verilmesi husûsunda, şübhelendirecek ve bunun ticâret kazancıyla bir alâkasının
olmadığını îzâh edeceksiniz. Sonra, (Humus, Peygambere veyâ Halîfeye verilir,
âlime verilmez. Zîrâ âlimler, onunla evler, serâylar, hayvanlar ve bahçeler
alıyorlar. Bunun için, (Humus)u onlara vermek câiz değildir) diyeceksiniz!
10- Müslimânların
akîdelerine bid’atler sokup, İslâmı gericilik ve terör dîni olmakla ithâm
edeceksiniz. İslâm memleketlerinin geri kaldığını, sarsıntılara mâruz kaldığını
söyleyecek ve böylece onların İslâma olan bağlılıklarını za’îfletmiş olacaksınız.
[Hâlbuki müslimânlar, dünyânın en büyük, medenî devletlerini kurdular. Dîne
bağları gevşedikce, küçüldüler.]
11- Çok mühimdir! Çocukları babalarından
uzaklaşdırıp, büyüklerinin dînî terbiyelerinden mahrûm kalmalarını
sağlayacaksınız. Onları, biz yetişdireceğiz. Binâenaleyh, çocuklar babalarının
terbiyelerinden kopdukları an, akîdeden, dinden ve âlimlerden kopmağa mahkûm
olacaklardır.
12- Kadını tahrik
edip, örtüsünü açmasına sebeb olacaksınız. Sebeb olarak da, örtü gerçek İslâmî
bir emr değildir. Abbâsîler zemânında ihdâs edilmiş bir âdetdir. Bunun için,
insanlar Peygamberin zevcelerini görüyorlardı ve kadın bütün işlere katılıyordu
diyeceksiniz. Kadını açdıkdan sonra, gençleri ona karşı tahrîk edip, her
ikisinin arasında fesâd hâsıl olması için çalışacaksınız! Müslimânlığı yok
etmek için, bu iş, çok te’sîrlidir. Evvelâ, bu işi gayr-ı müslim kadınlara
yapdıracaksınız. Sonra, müslimân kadın kendiliğinden bozulup, bunların
yapdığını yapacakdır[1].
13- Câmi’
imâmlarının fâsık olduklarını iddiâ edip, onların hatâlarını açıklayarak ve her
vesîle ile onlarla, arkalarında nemâz kılan cemâ’atleri arasına kin ve adâvet
sokarak, cemâ’at ile nemâz kılmağı ortadan kaldıracaksınız.
14- Peygamberin
zemânında olmadığı ve bid’at olduğu gerekçesiyle, türbelerin hepsinin yıkılması
lâzımdır diyeceksiniz. Ayrıca Peygamber, Halîfeler ve sâlihlerin kabrleri
hakkında, şübheye düşürerek, onları ziyâret etmekden men’ edeceksiniz.
(Peygamber, annesinin yanında, Ebû Bekr ile Ömer (Bakî’) kabristânında
medfundurlar. Osmânın kabri mechûldür. Hüseynin başı (Hannâne)de defn
edilmişdir. Cesedinin defn edildiği yer ma’lûm değildir. (Kâzımiyye)deki
kabrler de, iki halîfenin kabridir. Peygamberin âlinden Kâzım ve Cevâdın
kabrleri değildir. Tusdaki ise, Ehl-i beytden Rızânın değil, Hârunun kabridir.
Samarrâdaki Abbâsîlerin mezârlarıdır. Ehl-i beytden Hâdî, Askerî ve Mehdînin
kabri değildir. Müslimân memleketlerde bulunan bütün türbe ve kubbelerin
yıkılmasının farz olduğu gibi, (Bakî) mezârlığını da, yerle bir etmek lâzımdır)
diyeceksiniz!
15- Seyyidlerin,
Peygamberlerin soyundan geldikleri husûsunda insanlar tereddüde düşürülecek.
Seyyid olmayanlara siyâh ve yeşil sarık giydirilerek, seyyidlerin diğer
insanlarla karışmaları te’mîn edilecek. Böylece, insanlar bu husûsda şaşırıp,
Seyyidler hakkında sû-i zanda bulunacaklar. Din adamlarının ve Seyyidlerin
sarıklarını çıkaracaksınız ki, Seyyidlerin soyu gayb olsun ve din adamları
insanlardan hurmet görmesin.[1]
16- Şî’îlerin
mâtem yerlerinin yıkılmasının farz olduğu, zîrâ bid’at ve dalâlet olduğu, Peygamber
ve Halîfelerin zemânında mevcûd olmadığı söylenecek. İnsanları oralara
girmekden men’ etmek, Vâizleri azaltmak ve Vâizlerle mâtem yerleri sâhiblerini
vergiye bağlamak lâzımdır.
17- Bütün
müslimânlara hürriyyet sevgisini behâne ederek, (Herkes dilediğini yapabilir.
Emr-i bil-ma’rûf ve nehy-i anil münker ve İslâm ahkâmının öğretimi farz
değildir) diyeceksiniz! [Hâlbuki, islâmiyyeti öğrenmek ve öğretmek farzdır.
Müslimânların birinci vazîfesidir.] Ayrıca, onlara şunu da aşılayacaksınız:
(Hıristiyanlar kendi dinleri, yehûdîler de kendi dinleri üzeredirler. Kimse
kimsenin kalbine girmez. Emr-i ma’rûf ve nehy-i anil-münker halîfeye âiddir.)
18- Müslimânların
çoğalmasına mâni’ olmak için, doğum sınırlandırılacak ve birden fazla evliliğe
mâni’ olunacak. Evlenmeğe ba’zı şartlar konulacak. Meselâ, denilecek ki: Arab
Îrânlıyla, Îrânlı arabla, Türk arabla evlenemez.
19- İslâmın
yayılması ve müslimân olmıyanlara öğretilmesi fe’aliyyetleri kat’î sûretde men’
olunacak. İslâmın yalnız arabların dîni olduğu fikri yayılacak. Gerekçe olarak,
Kur’ânda, (Bu senin ve kavmin için bir zikrdir) denildiği söylenecek.
20- Hayr
müesseselerinin hudûdları daraltılacak ve devlete âid bir hâle getirilecek.
Öyle olacak ki, kişi câmi’, medrese ve bunlara benzer hayr müesseseleri yapamaz
hâle getirilecekdir.
21- Müslimânları
Kur’ân hakkında şübheye düşürecek ve içinde noksanlık ve fazlalık bulunan
tahrîf edilmiş Kur’ân tercemeleri hâzırlayıp, diyeceksiniz ki: (Kur’ân bozulmuş.
Birbirini tutmuyor. Birinde bulunan âyet diğerinde bulunmuyor). Yehûdî,
hıristiyan ve bütün gayr-i müslimleri tahkîr eden ve cihâdı, emr-i bil-ma’rûfu
ve nehy-i anil-münkeri emr eden âyetleri çıkaracaksınız[1]. Kur’ânı diğer
lisanlara meselâ türkçe, farsça, hindçe vs. dillere çevirip, Arab memleketleri
hâricinde arabî okunmasına mâni’ olacaksınız ve yine Arab memleketleri dışında
(Ezân), (Nemâz) ve (Düâlar)ın arabî yapılmasını önleyeceksiniz.
Aynı şeklde,
hadîsler hakkında da müslimânlar tereddüde düşürülecek. Kur’âna yapılması
plânlanan, terceme, tenkîd ve tahrîfin, hadîslere de uygulanması gereklidir.
Hakîkaten,
okuduğum (İslâmı nasıl yıkabiliriz) ismli bu kitâb, çok mükemmel idi. İleride
yapacağım çalışmalar için, emsâlsiz bir rehber idi. Sekretere kitâbı iâde edip,
memnûniyyetimi ifâde etdiğimde, bana, (Bilmiş ol ki, bu meydânda, sen yalnız
değilsin. Yapdığın işi yapan pekçok adamlarımız var. Bu işi yapmak için,
şimdiye kadar nâzırlığımız beşbinden fazla adam vazîfelendirmiş bulunmakdadır.
Nâzırlık bu sayıyı yüzbine çıkarmağı düşünüyor. Bu sayıya ulaşdığımız zemân,
müslimânların hepsine hâkim olacak ve bütün İslâm memleketlerini ele geçirmiş
olacağız) dedi.
Dahâ sonra,
sekreter şunları söyledi: (Sana şunu müjdelerim ki, nezâretimizin bu programı gerçekleşdirmesi
için, en fazla, bir asrlık bir zemâna ihtiyâc vardır. Biz o günleri görmesek
bile, muhakkak çocuklarımız görecekdir. Şu darbımesel ne kadar da güzeldir,
(Başkasının ekdiğini yidim. Öyleyse, ben de başkaları için ekiyorum).
İngilizler, bunu yapdığı zemân, bütün hıristiyan âlemini memnûn etmiş ve onları
oniki asrlık felâketden kurtarmış olacakdır).
Sekreter sözlerine
şöyle devâm etdi: (Asrlarca devâm eden (Ehl-i salîb) muhârebeleri [Haçlı
seferleri], hiçbir fâide sağlayamamışdır. Kezâ, Moğollar [Cengiz orduları] da,
İslâmın köklerini kazımak için birşey yapmış sayılmaz. Çünki onların yapdığı
iş, ânî, plânsızdı. Düşmanlıklarını ortaya koyacak, askerî işler yapıyorlardı.
Bunun için, çok çabuk yoruldular. Fekat şimdi, hükûmetimizin değerli idârecileri,
İslâmı çok ince bir plân ve uzun bir sabrla içden yıkmak için çalışıyorlar.
Askerî güc kullanmamız da lâzımdır. Fekat bu iş, son merhalede, ya’nî İslâmı
yiyip bitirdikden ve her tarafından balyozlayıp, bir dahâ toparlanamaz, bizimle
savaşamaz hâle geldikden sonra gelir).
Sekreter sözlerini
şöyle bitirdi: (İstanbuldaki büyüklerimiz, çok akllı ve zekî imişler, ki bizim
plânımızın aynını uygulamışlar. Ne yapmışlar: Muhammedîlerin arasına sokulup,
onların çocukları için, medreseler açmışlar. Kiliseler inşâ etmişler. Onların
arasında, içkiyi, kumarı, fıskı, fesâdı [ve futbol kulüplerine
parçalanmalarını] çok güzel bir şeklde yaymayı başarmışlar. İslâm gençliğini,
dinleri hakkında şübheye düşürmeğe, kendi hükûmetleri ile aralarına münâkaşa ve
muhâlefet sokmağa, her tarafda fitneyi yaygınlaşdırmağa, âmirlerin, müdîrlerin,
devlet adamlarının evlerini hıristiyan kadınları ile doldurarak, ahlâklarını
bozmağa çalışmışlardır. Biz de, bu şeklde hareket ederek, onların kuvvetlerini
kıracağız, dinleri ile olan irtibâtlarını sarsacağız, ahlâklarını ifsâd
edeceğiz. Birlik ve berâberliklerini yok edeceğiz. Sonra, ânî bir harb
başlatıp, İslâmın köklerini kazıyacağız[1].
Birinci
Kısm
YEDİNCİ FASL
YEDİNCİ FASL
Birinci sırrın
tadını tatdıkdan sonra, ikinci sırrı da öğrenmek için, can atıyordum. Nihâyet
bir gün sekreter, söz verdiği ikinci sırrı da açıkladı. İkinci sır, bir asrlık
bir zemân içinde İslâmı yokedip unutdurmak gâyesi ile, nâzırlıkda bu iş için
çalışan yüksek rütbeli ingilizlere mahsûs hâzırlanmış, elli sahîfelik bir plân
mecmûası idi. Bu plânlar ondört maddede toplanmışdı. Müslimânların eline geçme
tehlükesine karşı, tedbîr olarak, bu plânları çok gizli tutuyorduk. O plânlar
şunlardır:
1- Buhârâyı,
Tacikistânı, Ermenistânı, Horâsân ve etrâfını istilâ etmek için, rus çârı ile
çok iyi bir ittifâk ve yardım anlaşması kurmamızdır. Yine, Rusya ile hudûdu
olan Türk topraklarını da istîlâ etmek için, ruslarla bir anlaşma yapmamız
lâzımdır.
2- İslâm âlemini, hem içerden, hem de
dışarıdan yıkmak için, Fransa ve Rusya ile, işbirliği yapmamız lâzımdır.
3- Türk-Îrân
hükûmetleri arasına çok şiddetli fitne ve ihtilâflar sokup, her iki tarafda
milliyetçilik ve kavmiyyet fikrlerini kuvvetlendirmemiz lâzımdır. Ayrıca,
birbirine komşu bütün müslimân kabîle ve milletlerin arasına ve müslimân memleketler
arasına fitne ve düşmanlık sokmamız lâzımdır. Gayb olmuş olanları dâhil, bütün
bozuk mezhebleri ihyâ edip, canlı tutmak ve birbirine düşürmek lâzımdır.
4- İslâm
memleketlerinden ba’zı parçaları gayr-ı müslimlerin eline vermek lâzımdır.
Meselâ: Medîneyi yehûdîlere, İskenderiyeyi hıristiyanlara, İmâreyi sâibeye,
Kermanşâhı Alîyi ilahlaşdıran nusayrîlere, Mûsulu yezîdîlere, Îrân körfezini
hindûlara, Trablusu dürzîlere, Karsı ermenilere ve alevîlere, Maskatı
hâricîlere vermek lâzımdır. Sonra, bunları, para, silâh ve gerekli bilgilerle
takviye etmek îcâb eder ki, bunlar İslâmın vücûdunda birer diken olsunlar.
İslâm iyice yıkılıp gayb oluncaya kadar, bunların yerlerini genişletmek
lâzımdır.
5- Müslimân
Osmânlı ve Îrân hükûmetlerini, mümkin mertebe, birbirleriyle hiç anlaşamayan
ufak mahallî devletlere bölmeyi plânlamak lâzımdır. Hindistânın şimdiki hâli
gibi. Zîrâ, şöyle bir nazariyye vardır: (Parçala, hükm edersin) ve (Parçala,
mahv edersin).
6- İslâmın
bünyesinde, tahrîf edilmiş din ve mezhebler ihdâs etmek lâzımdır ve îcâd
edeceğimiz bu dinlerin her birisinin bir memleketin insanlarının hevâ ve
hevesine uygun olması için, çok ince bir plân yapmalıyız. Şî’anın memleketinde
dört din îcâd edeceğiz: 1- Hazret-i Hüseyni ilahlaşdıran bir din, 2- Ca’fer-i
Sâdıkı ilahlaşdıran bir din, 3- Mehdîyi ilahlaşdıran bir din, 4- Alî Rızâyı
ilahlaşdıran bir din. Birincisi Kerbelâya, ikincisi İsfahâna, üçüncüsü
Samarrâya, dördüncüsü de Horâsâna muvâfıkdır. Aynı zemânda sünnîlerin de,
mevcûd dört mezheblerini, birbirinden ayrı dört bağımsız din hâline
getirmeliyiz. Bunu yapdıkdan sonra, Necdde yeni bir İslâm fırkası kurup,
aralarında kanlı çekişmeler ihdâs edeceğiz. Dört mezhebin kitâblarını imhâ
edeceğiz ki, bu fırkalardan herbiri, sâdece kendilerini müslimân kabûl edip,
diğerlerini, öldürülmesi lâzım olan kâfirler bilsinler.
7- Zinâ, livâta,
ya’nî homoseksüellik, içki ve kumar ile, müslimânların arasına fitne ve fesâd
tohumları saçılacak. Bunun için, bu memleketlerde yaşayan gayr-ı müslimler
kullanılacaklardır. Onlardan bu gâyeyi gerçekleşdirmek için, muazzam bir ordu
teşkil etmemiz lâzımdır.
8- İslâm
memleketlerinde fâsid liderler, zâlim kumandanlar yetişdirmeğe, bunları
hükûmetin başına geçirerek, islâmiyyete uymağı yasaklıyan kânûnlar çıkarmağa
a’zamî ehemmiyyet vermek lâzımdır. Onları kullanıp, nâzırlığın yap dediğini
yapacak, yapma dediğini yapmayacak duruma getirmeliyiz. Onların vâsıtası ile
müslimânlara ve İslâm memleketlerine isteklerimizi kânûn zoru ile cebr ederek
yapdırmalıyız. İslâmiyyete uymağı suç, ibâdet yapmağı gericilik hâline
getirmeliyiz. Müslimân memleketlerdeki hükûmet adamlarını, mümkin olduğu kadar
aslı gayr-i müslimlerden seçdirmeliyiz. Bunu yapmak için, ba’zı ajanlarımızı
sûreten müslimân, din adamı şekline sokup, isteklerimizi icrâ etmek için,
yüksek makamlara getirmeliyiz[1].
9- Mümkin mertebe
arabînin öğretilmesine mâni’ olacaksınız. Arabînin hâricindeki dilleri, meselâ:
Fârisîyi, Kürtçeyi ve Peştucayı yayacaksınız. Arab memleketlerinde, ecnebî
lisânları, ihyâ edecek ve Kur’ân ile Sünnetin lisânı olan fasîh arabîyi yok
etmek için, mahallî lehçeleri neşr edeceksiniz!
10- Devlet
adamlarının etrâfına adamlarımızı yerleşdirip, onların vâsıtası ile,
nâzırlığımızın arzûlarını tatbîk etmek için, onları bu devlet adamlarının
müsteşârları hâline getirmeliyiz. Bu işin en kolay yolu, köle ticâretidir: Köle
ve câriye olarak göndereceğimiz câsûsları, evvelâ lâyıkı ile yetişdireceğiz.
Sonra, müslimân devlet adamlarının yakınlarına, meselâ onların çocuklarına,
hanımlarına ve onların indinde hâtırı sayılır insanlara satmalıyız. Satdığımız
bu köleler, tedrîcî olarak, devlet adamlarına yaklaşacaklardır. Onların
anneleri ve mürebbiyeleri olup, bileziğin bileği ihâta etdiği gibi, onlar da,
müslimân devlet adamlarını ihâta edeceklerdir.
11- Misyonerliğin
sâhasını genişletip, her sınıf ve mesleğe bilhâssa doktor, mühendis, muhasebeci
v.s. gibi mesleklere sokmalıyız. İslâm memleketlerinde kilise, mekteb,
hastahâne, kütübhâne ve hayr cemiyyetleri ismi altında propaganda, neşriyyât
merkezleri açmalı ve bunları, İslâm memleketlerinin dört bir bucağına
yaymalıyız. Milyonlarca hıristiyan kitâblarını meccânen dağıtmalıyız. İslâm
târîhinin yanında, hıristiyan târîhini, devletler hukûkunu da neşr etmeliyiz.
Kilise ve manastırlara râhib ve râhibe ismi altında câsûslarımızı
yerleşdirmeliyiz. Bunları vâsıta olarak kullanıp, hıristiyan hareketlere
rehberlik yapmalarını te’mîn etmeliyiz. Müslimânların her hareket ve fikrlerini
öğrenip bize aktarmalarını te’mîn etmeliyiz. İslâm târîhini bozup, tahrîf
edecek ve müslimânların ahvâl ve dinlerini iyice öğrendikden sonra, onların
bütün kitâblarını imhâ edecek, islâm ilmlerini yok edecek, profesör, ilm adamı,
araşdırmacı gibi ismler altında, bir hıristiyan ordusu kurmalıyız.
12- Kız, erkek,
bütün İslâm gençliğinin kafasını karışdırıp, İslâmiyyet hakkında şübhe ve
tereddüde düşmelerini te’mîn etmeliyiz. Mekteb, kitâb, mecmû’a [spor kulübleri,
sinema filmleri, televizyon] ve bu iş için yetişdirilmiş elemanlarımızın
vâsıtası ile, onların ahlâklarını sıfıra indirmeliyiz. Yehûdî, hıristiyan ve
bütün gayr-i müslim gençleri, onları avlamak için, birer tuzak olarak
yetişdirmek için, gizli cem’iyyetler açmalıyız!
13- Dâhilî harb ve
ayaklanmaları teşvîk etmeli ve kendi aralarında ve gayr-i müslimler ile dâimâ
mücâdele hâlinde olmalarını te’mîn etmeliyiz ki, kuvvetleri zâil olsun,
terakkîleri imkânsız olsun. Fikrî tâkatları, mâlî kaynakları yok olsun. Genç ve
faâl olanları ortadan kalksın. Sulh ve huzûr, yerini ihtilâle bıraksın.
14- İktisâdları
tahrîb edilecek, gelir kaynakları ve zirâat sâhaları bozdurulacak, su bendleri
yıkdırılacak, nehrler kurutulacak, insanlar nemâz kılmakdan, çalışmakdan nefret
etdirilecek ve tembellik yaygınlaşdırılacakdır. Tembeller için, oyun yerleri
açılacak. Uyuşturucu madde, içki, yaygın bir hâle getirilecekdir.
[Yukarıda
saydığımız maddeler, çok güzel bir şeklde harîta, resim ve şekllerle
açıklanmışdır. Bu ondört maddenin yardımı ile koca Osmânlı Devletini yıkdılar.
Yeni kurdukları devletlerin idâresini, İskoç masonlarının ellerine verdiler.
Bunlar da, (Müstemlekeler nezâreti)nin bu ondört maddesini anayasa yaparak,
islâmiyyete saldırmağa devâm ediyorlar.]
Bana bu muhteşem
vesîkanın bir kopyasını verdiği için, sekretere teşekkür etdim.
Londrada bir ay
dahâ kaldıkdan sonra, tekrâr Necdli Muhammed ile görüşmek üzere, Irâka gitmek
için nâzırlıkdan emr aldım. Sefere çıkarken, sekreter bana: (Necdli Muhammed
hakkında bir ihmâlkârlık yapmayasın! Câsûslarımızın gönderdikleri raporlardan
anlaşıldığı vech ile, Necdli Muhammed, plânlarımızı gerçekleşdirmek için, çok
münâsib bir ahmakdır.
Necdli Muhammed
ile açık konuş! İsfahânda ajanlarımız, onunla açıkça konuşmuş, o da,
isteklerimizi bir şart ile kabûl etmişdir. Onun şartı şudur: Fikr ve görüşlerini
açıklayınca, kendisine saldırması muhakkak olan, devlet adamlarından ve
âlimlerden kendini korumak için, kâfî derecede mal ve silâhla takviye edilmesi,
memleketinde kendisine küçük de olsa, bir beylik kurulmasıdır. Nâzırlık da, bu
şartları kabûl etmişdir) dedi.
Bu haberin verdiği
sevinçle, az dahâ uçacakdım. O zemân, sekretere bu husûsda, ne yapmam îcâb
etdiğini sordum. Cevâbında, (Necdli Muhammedin tatbîk etmesi için, nâzırlık
ince bir plân hâzırlamışdır, şöyle ki:
1- Bütün
müslimânları, tekfîr edip, onları öldürmenin, mallarını ellerinden almanın,
nâmûslarına tecâvüzün, erkeklerini köle, hanımlarını câriye yapıp, köle
pazarlarında satmanın halâl olduğunu söyleyecek.
2- Mümkinse,
Kâ’benin bir put olduğu için, yıkılmasının lâzım olduğunu belirtecek[1]. Hac
ibâdetini ortadan kaldırmak için, kabîleleri hâcılara saldırtıp, mallarını
ellerinden almağa ve onları öldürmeğe teşvîk edecek.
3- Müslimânları, Halîfeye itâ’at etmekden
men’ etmeğe çalışacak. Onları Halîfeye karşı isyân etmeğe teşvîk edecek ve bu
iş için, ordular hâzırlayacak. Her vesîle ile, Hicâz eşrâfı ile harb etmenin ve
onların nüfuzlarını azaltmanın lâzım olduğunu yayacak.
4- Mekke, Medîne
ve diğer İslâm memleketlerinde bulunan türbe, kubbe ve mukaddes yerlerin put ve
şirk olduklarını söyliyerek, yıkılmalarının lâzım olduğunu i’lân edecek. Mümkin
mertebe, Muhammed Peygambere, Halîfelerine ve bütün mezheb büyüklerine hakâret
olunmasına vesîle olacak.
5- İslâm
memleketlerinde mümkin mertebe ihtilâl, zulm ve anarşiyi te’mîn edecek.
6- Hadîslerde
yapılmış olduğu gibi, ilâve ve noksanlıklarla, tahrîf edilmiş bir Kur’ân neşr
etmeye çalışacak[2].
Sekreter,
yukardaki altı maddelik plânı söyledikden sonra: (Bu büyük program seni
korkutmasın. Çünki vazîfemiz, islâmiyyeti yok etme tohumunu atmakdır. Bu işi
temâmlayacak nesller gelecekdir. İngiliz hükûmeti, sabr etmeyi ve adım adım
yürümeyi âdet edinmişdir. Büyük ve baş döndürücü islâm inkılâbını yapan
Muhammed Peygamber de, sâdece bir insan değil miydi? İşte bizim Necdli Muhammed
de, Peygamberi gibi, bu inkılâblarımızı gerçekleşdirmeğe söz verdi) dedi.
Bir kaç gün sonra,
Nâzır ve sekreterden izn aldım, âile ve dostlarıma vedâ’ etdim. Basraya doğru
yola çıkdım. Evden çıkarken, küçük oğlum: (Baba çabuk dön!) dedi. Gözlerim
yaşardı. Teessürlerimi hanımımdan gizleyemedim. Yorucu bir seferden sonra,
nihâyet geceleyin Basraya vardım. Abdürrızânın evine gitdim, uyandırdım. Beni
görünce, çok sevindi. Beni ağırladı. O gece, orada kaldım. Sabâhleyin bana
(Necdli Muhammed bana uğradı ve sana bu mektûbu bırakarak gitdi) dedi. Mektûbu
açdım. Memleketi olan Necde gitdiğini ve adresini yazıyordu. Ben de hemen oraya
doğru yola çıkdım. Son derece meşakkatli bir yolculukdan sonra, oraya vardım.
Necdli Muhammedi evinde buldum. Fekat, çok za’îflemişdi. Kendisine hiçbir şey
söylemedim. Sonra, evlendiğini duydum.
Biz aramızda,
benim onun kölesi olduğumu ve beni bir yere gönderdiğini, şimdi de avdet
etdiğimi, herkese söylemek için anlaşdık. Beni böyle bildirdi.
Necdli Muhammedin
yanında iki sene kaldım. Da’vetini i’lân etmek için bir program hâzırladık.
Nihâyet, hicrî 1143 [m. 1730] senesinde, onun azmini kuvvetlendirdim. O da,
kendine yardımcı topladıkdan sonra, kapalı ba’zı cümlelerle da’vetini kendine
çok yakın olanlara anlatdı. Sonra, da’vetini günbegün genişletdi. Onu
düşmanlarından korumak için, etrâfına muhâfızlar koydum. Ve onlara istedikleri
kadar mal ve para verdim. Necdli Muhammedin düşmanları tecâvüz etmek istediği
zemân, muhâfızların gayretlerini artdırıyordum. Ve onları ma’nen
destekliyordum. Da’veti yayıldıkça, muhâlifleri çoğalıyordu. Kendisine fazla
hücûm yapıldığı zemân, da’vetden vazgeçmek istiyordu. Fekat, onu yalnız
bırakmıyor ve azmini kuvvetlendiriyordum. Ona, (Ey Muhammed, Peygamber senden
dahâ fazla eziyyet gördü. Biliyorsun, bu şeref yoludur. Her inkılâbcı gibi, biraz
meşakkate tehammül etmelisin!) diyordum.
Biz dâimâ
düşmanların hücûmuna uğrayabilirdik. Onun muhâliflerine karşı, parayla aldığım
câsûslar koydum. Düşmanları ona bir zarar yapmak istediğinde, onlar beni
haberdâr ediyor, ben de, zararlarını te’sîrsiz hâle getiriyordum. Bir sefer,
düşmanların onu öldürmek istedikleri haberini aldım. Hemen, onların
hâzırladıklarına mâni’ olmak için, gerekli tedbîrleri aldım. İnsanlar,
düşmanlarının Muhammede böyle bir şey yapmak istediklerini duyunca, onlardan
nefret etmeğe başladılar. Böylece, kazdıkları kuyuya kendileri düşdüler.
Necdli Muhammed,
plânın her altı maddesini icrâ edeceğini bana va’d etdi ve (Şimdilik, bunlardan
ancak bir kısmını yerine getirebilirim) dedi. Bu sözünde haklı idi. O zemân,
hepsini yapması gayr-ı mümkin idi.
Kâ’benin
yıkdırılmasını çok zor buluyordu. Ayrıca, onun bir put olduğunu açıklamakdan da
vazgeçdi. Tahrîf edilmiş bir Kur’ân neşr etmeği de red etdi. Bu husûsda, en çok
Mekkedeki Şerîflerden ve İstanbuldaki hükûmetden korkuyordu. Bana, (Bu iki
husûsu açıkladığımız takdîrde, kuvvetli bir ordunun hücûmuna ma’rûz kalacağız)
dedi. Onun ma’zeretini kabûl etdim. Zîrâ, doğru söylüyordu. Şartlar müsâid
değildi.
Birkaç sene sonra,
müstemlekeler nezâreti, Der’iyye emîri Muhammed bin Sü’ûdu da safımıza çekmeğe
muvaffak oldu. Bana bunu haber vermek ve her iki Muhammedin arasında muhabbet
ve muâveneti te’sîs etmek için, bir haberci gönderdi. Müslimânların kalblerini
ve i’timâdlarını, dînî yoldan te’mîn için, Necdli bizim Muhammedden, siyâsî
yoldan te’mîn için de, Muhammed bin Sü’ûddan istifâde etdik. Târîh isbât
etmişdir ki, dîne istinâd eden devletler dahâ uzun ömürlü ve dahâ nüfuzlu ve
heybetli olurlar.
Böylece, devâmlı,
kuvvetlendik. (Der’iyye) şehrini merkez yapdık. Din olarak da, yeni
(VEHHÂBÎLİK) dînini te’sîs etdik. Nâzırlık, yeni vehhâbî hükûmeti gizlice
destekliyor ve takviye ediyordu. Yeni hükûmet, arabcayı ve çöl muhârebesini çok
iyi öğrenmiş onbir ingiliz zâbitini, köle ismi altında satın aldı. Plânları, bu
subaylarla berâber hâzırlıyorduk. Her iki Muhammed de, gösterdiğimiz yolda
yürüyorlardı. Nâzırlığın husûsî bir emri olmadığı zemân, mevzû’ları biz karara
bağlıyorduk.
Hepimiz aşîret
kızları ile evlendik. Müslimân kadının kocasına bağlılığı çok hoşumuza gitdi.
Şimdi, vaz’ıyyet iyi gidiyor.
Tenbîh: Bu kitâbı
dikkat ile okuyan, islâmın en büyük düşmanının, ingilizler olduğunu anlıyacak,
şimdi bütün dünyâdaki müslimânlara saldıran vehhâbîliği, ingilizlerin kurduğunu
ve onları beslemekde olduğunu iyi öğrenecekdir. İlmi, aklı ve vicdânı olan
ingilizler de, ingilizlerin bu alçak düşmanlıklarından nefret eder.
Her memleketde
bulunan mezhebsizlerin, vehhâbîliği yaymağa çalışdıklarını işitiyoruz. Hattâ,
Hempherin i’tirâflarının, hayâl mahsûlü olarak başkaları tarafından yazıldığını
söyliyenleri var. Fekat, bu sözlerine bir vesîka gösterememekdedirler.
Vehhâbîlerin kitâblarını okuyarak, onların aslını, iç yüzünü öğrenen büyük
islâm âlimi Habîb Alevî bin Ahmed Haddâd, (Misbâh-ul-enâm) kitâbında,
ingilizlere satılmış olan Muhammed bin Abdülvehhâbın Hempher ile berâber
hâzırladıkları, âdî, alçak yazılarına vesîkalarla cevâb vermekdedir. 1216 [m.
1801] da yazılmış olan bu kitâb, 1416 [m. 1995] da Hakîkat Kitâbevi tarafından
ofset ile basılarak bütün islâm memleketlerine gönderilmekdedir. İngilizler, ne
kadar, çalışırlarsa çalışsınlar, hakîkî müslimân olan Ehl-i sünneti yok
edemiyecekler, kendileri yok olacaklardır. Çünki, Allahü teâlâ, İsrâ sûresinin
81. ci âyetinde, bozuk yolda olanların da, zuhûr edeceklerini, fekat hak yolda
olanların karşısında, bunların mağlûb olarak, yok olacaklarını müjdelemekdedir.
İkinci
Kısm
İNGİLİZLERİN İSLÂM DÜŞMANLIĞI
İNGİLİZLERİN İSLÂM DÜŞMANLIĞI
İngiliz câsûsunun,
birinci kısmda bildirilmiş olan i’tirâflarını okuyanlar, İngilizlerin dünyâ
müslimânları için neler düşündükleri hakkında, ma’lûmât sâhibi olurlar. Aşağıda,
İngiliz Müstemlekeler nâzırlığının [sömürgeler bakanlığının], câsûslara verdiği
emrlerin dünyâ müslimânları üzerinde nasıl tatbîk edildiğini ve misyonerlerin
fe’âliyyetlerini kısaca bildireceğiz.
İngilizler, mağrûr
ve kibrlidir. Onlar, kendi şahslarını ve vatanlarını ne kadar hurmete lâyık
görürse, diğer insanları ve memleketleri de, o derece aşağı görürler.
İngilizlere göre insanlar üç kısma
ayrılır: Birincisi, İngilizler olup, Allahın insân olarak yaratdığı en mükemmel
mahlûkun, kendileri olduğunu söylerler. İkincisi, beyâz renkli Avrupalı ve
Amerikalılardır. Bunların da, hurmete lâyık olabileceklerini kabûl ediyorlar.
Üçüncü kısm ise, birinci ve ikinci kısmın hâricinde kalan insânlardır. Bunlar,
insân ile hayvan arasında bir mahlûkdur. Bunlar, hurmete lâyık olmadıkları
gibi, hürriyyet, istiklâl ve vatan bunlar için değildir. Bunlar, bilhâssa
İngilizler tarafından idâre edilmek için yaratılmışlardır.
İngilizler, bu
gözle bakdıkları müstemlekelerdeki yerli ehâli ile birlikde yaşamazlar.
Müstemlekelerinin her yerinde, İngilizlere mahsûs kulüpler, gazinolar,
lokantalar, hamamlar, hattâ mağazalar vardır. Yerli ehâli buralara giremez.
20. nci asr
başlarında Hindistâna yapmış olduğu seferleri ile meşhûr, Fransız muharrir
Marcelle Perneau (Hindistân seyâhatı notları)nda diyor ki:
(Avrupada şöhret
bulmuş, hattâ ba’zı üniversitelerce kendisine profesörlük ünvânı verilmiş olan
bir Hind âlimine, Hindistândaki bir İngiliz kulübünde buluşmak üzere söz
vermişdim. Hindli gelmiş, fekat İngilizler, şöhretini bile hiçe sayarak onu
içeri bırakmamışlar. Bundan haberdâr olunca, ısrârım üzerine Hindli ile kulübde
görüşebildim.)
İngilizler,
kendilerinden olmıyanlara hayvanlara bile lâyık olmayan muâmeleler
yapmışlardır.
En büyük
müstemlekeleri olup, senelerce vahşîce, sadistce zulm etdikleri Hindistânın
Amritsar şehrinde [m. 1919] bir gün âyin sebebi ile toplanan hindûlar,
bisikleti ile gezen bir İngiliz kadın misyonerine hurmet etmezler. Misyoner,
İngiliz general Dyere şikâyetde bulunur. General derhâl askerlerine emr
vererek, ma’bedde âyinle meşgûl halkın üzerine ateş açdırır ve on dakîkada
yediyüz kişi ölür. Binden ziyâde kişi de yaralanarak yerlere serilir. General
bununla da iktifâ etmiyerek, ehâliyi üç gün elleri ve ayakları üzerinde hayvan
gibi yürütür. Mes’ele Londraya şikâyet edilir. Hükûmet tahkîkât yapılmasını emr
eder.
Tahkîkât için
Hindistâna gelen müfettiş, generale müdâfe’asız halka ateş açdırmasının
sebebini sorunca, general, (Buranın kumandanı benim. Buradaki askerî bir
icrâ’atı ben takdîr ederim. Öyle lüzûm gördüm ve emr etdim.) cevâbını verince,
müfettiş, (Pekâlâ, ehâlinin yüz üstü sürünmesini emr etmenizin sebebi nedir?)
diye sorar. General, (Hindlilerden bir kısmı tanrıları karşısında yüz üstü
sürünüyorlar. Bunlara, bir İngiliz kadının bir Hindû tanrısı kadar mukaddes
olduğunu ve onun karşısında da hakâret değil, sürünmeleri îcâb etdiğini
anlatmak istedim) der. Müfettiş, halkın, alış veriş için dışarı çıkmak
mecbûriyyetinde olduğunu söyleyince, general, (Bunlar insan olsalardı, sokakda
yüzüstü sürünmezlerdi. Çünki, bunların evleri birbirine bitişik ve damları
düzdür. Damlar üzerinde insan gibi yürürlerdi) cevâbını verir. Generalin bu
sözleri İngiliz basınında neşr edilince, general kahraman i’lân edilir. [Dyer,
Reginald Edward Harry 1281 [m. 1864] de doğdu, 1346 [m. 1927] de İngilterede
öldü. Dünyâ târîhine (13 Nisan 1919 da Amritsar şehrinde İngiliz zulmüne karşı
meydâna gelen olayları, şehri kan gölüne çevirerek basdıran meşhûr İngiliz
general) diye geçdi. Hindistânın her yerinde İngilizler aleyhine büyük
gösteriler yapılması üzerine vazîfeden alınarak, emekliye sevk edildi. Fekat,
İngiliz Lordlar kamarası Dyerin yapdıklarını medh-u senâ ile karşılayarak, ona
yardım yapılmasını kararlaşdırdı. İngiliz lordlarının, kontlarının diğer
milletlere nasıl bir gözle bakdıkları burada da açıkca görülmekdedir.]
İngilizlerin,
halkı beyâz renkli ve aslen Avrupalı olan müstemlekelerini idâre şekli ile,
halkı beyâz renkli olmıyan ve yerli ehâlînin bulunduğu müstemlekelerini idâre
şekli birbirinden farklıdır. Birincileri, imtiyazlı, hattâ kısmî muhtâriyete
sâhibdirler. İkincileri ise, zulm altında inlemekdedirler. (Dominyon) ismini
verdikleri birinci kısm müstemlekeler, iç işlerinde muhtâr, dış işlerinde ise
İngiltereye bağlıdırlar. Bu müstemlekelere misâl olarak, Kanada, Avustralya,
Yeni Zelanda... v.s. gösterilebilir.
Müstemleke işleri
iki nezârete tevdî edilmişdir. Bunlar, Müstemlekeler nezâreti ve Hindistân
nezâretidir. Müstemlekeler nezâretinin başında, (Secretary of state for the
Colonial department) (İngiliz müstemlekeler nâzırı) ünvânını taşıyan kimse
bulunur. Bu nâzırın iki müsteşarı ve dört muâvini vardır. Müsteşarın biri avam
kamarasından olur. Diğer müsteşar ve muâvinleri devâmlıdır. İktidârın değişmesi
ile bunlar değişmezler. Bu dört muâvinden biri, Kanada, Avustralya ve ba’zı
adalar ile, ikincisi, Cenûbî Afrîka ile, üçüncüsü, şarkî ve garbî Afrika ile,
dördüncüsü ise Hindistân ile meşgûl olur.
İslâm düşmanlığı,
zulm, istibdât, hîle ve hıyânet üzerine kurulan İngiliz imperatorluğu,
kendisine (üzerinde güneş batmayan devlet) ünvânını vermişdi. Kanada, Güney
Afrika, Yeni Zelanda, Fiji, Pasifik adaları, Papua, Tonga, Avustralya, İngiliz
Belucistanı, Birmanya, Aden, Somali, Borneo, Brunei, Sarawak, Hindistân,
Pâkistân, Bengladeş, Malezya, Endonezya, Hong-Kong, Çinin bir kısmı, Kıbrıs,
Malta, 1300 [m. 1882] de Mısr, Sûdan, Nijer, Nijerya, Kenya, Uganda, Zimbabve,
Zambia, Malawi, Bahama, Greneda, Guyana, Bostwana, Gambia, Gana, Sierra Leone,
Tanzanya, Singapur gibi devletler İngilizlerin hegemonyası içine alındı. Bu
dünyâ devletleri, hem dinlerini, dillerini, örf ve âdetlerini gayb etdiler. Hem
de yeraltı ve yerüstü zenginlikleri İngilizler tarafından sömürüldü.
19. cu yüzyıldaki
isti’lâları sonunda, dünyâ topraklarının yaklaşık dörtde birine, dünyâ
nüfûsunun da, dörtde birinden ziyâdesine sâhib ve mâlik oldu.
İngiliz
müstemlekelerinin en mühimi, sertâcı, Hindistân idi. İngilizlere cihân
hâkimiyetini te’mîn eden, onun, üçyüz milyondan ziyâde nüfûsu [Bugün 700
milyondan ziyâdedir.] ve nihâyetsiz tabi’î servetleridir. Sâdece birinci cihân
harbinde, İngiltere bu müstemlekeden, birbuçuk milyon asker ve bir milyar rupye
nakdî para almışdır. Bunların çoğunu Osmânlı devletini parçalamak için
kullanmışdır. Sulh zemânında ise, İngilterenin muazzam sanâyı’ini yaşatan,
İngiliz iktisâdını [ekonomisini] ve mâliyesini takviye eden Hindistândır.
Hindistânın diğer müstemlekelere nazaran çok ehemmiyyetli olmasının iki sebebi
vardır. Birincisi, dünyâyı sömürmelerine en büyük mâni’ olarak gördükleri
İslâmiyyetin Hindistânda yayılması ve burada müslimânların hâkim olmasıdır.
İkincisi, Hindistânın tabi’î zenginlikleridir.
Hindistânı
muhâfaza edebilmek için, Hindistân yolu üzerinde bulunan bütün İslâm ülkelerine
saldırmış, fitne ve fesâd tohumları ekerek, kardeşi kardeşe kırdırmış ve bu
ülkelere hâkim olarak, bütün tabî’î zenginliklerini ve millî servetlerini hep
kendi memleketine taşımışdır.
Osmânlı
imperatorluğundaki hareketleri titizlikle ta’kîb etmek ve çeşidli siyâsî
oyunlarla Osmânlıları Ruslarla harbe sokarak, Hindistâna yardım elini
uzatamıyacak hâle getirip, parçalamak ve yok edip, işgâl etmek, hâin İngiliz
siyâsetinin esâsı idi.
Hindistâna ilk
ayak basan Avrupalılar Portekizlilerdir. 904 [m. 1498] senesinde Hindistânın
Malabar sâhilindeki Kalküta şehrine gelen Portekizliler, ticâret ile uğraşmış
ve Hindistân ticâretini ellerine geçirmişlerdi. Dahâ sonra, Hollandalılar
Hindistân ticâretini Portekizlilerden almışlardır. Hollandalılardan da
Fransızlar almışlar, fekat karşılarına İngilizler çıkmışdır.
Hindistândaki
İslâm âlimlerinin büyüklerinden allâme Muhammed Fadl-ı Hak Hayrâbâdînin
(Es-Sevret-ül-Hindiyye) ya’nî (Hindistân ihtilâli) kitâbı ve bunun
(El-yevâkît-ül-mihriyye) hâşiyesinde de zikr olunduğu üzere, İngilizler ilk
olarak 1008 [m. 1600] senesinde, Hindistânın Kalküta şehrinde ticârethâneler
açmak için Ekber Şâhdan izn aldılar.
Ekber Şâh, bozuk
i’tikâdlı bir kimse idi. Bütün dinleri aynı derecede tutardı. Hattâ, muhtelif
dinlere mensûb âlimleri toplıyarak, bu dinlerin karışımı, umûma şâmil ve
müşterek bir din kurmaya çalışdı. (Dîn-i ilâhî) ismini verdiği bu dîni 990 [m.
1582] de resmen i’lân etdi. Bu târîhden ölümüne kadar, bütün Hindistânda
bilhâssa serâyda, İslâm âlimlerine i’tibâr azalmış ve Ekber Şâhın dînine
temâyül edenler baştâcı yapılmışdır. İşte böyle bir zemânda, İngilizler
Hindistâna girdiler. Birinci Şâh-ı Âlem Muhammed Behâdır Şâh bin Alemgîr
zemânında Kalkütada arâzî satın aldılar[1]. Bunları muhâfaza için asker
getirdiler. 1126 [m. 1714] da Sultân Ferrûh Sîr Şâhı tedâvî etdikleri için,
bütün Hindistânda toprak satın almalarına izn verildi. Müslimân Hind
hükümdârlarının ismlerini paralardan kaldırdılar. 1253 [m. 1837] de İkinci
Behâdır Şâh hükümdâr oldu. İngilizlerin yapdıkları zulmlere dayanamayarak, 1274
[m. 1857] de, İngilizlere karşı askerlerin ve halkın teşvîki ile büyük bir
ayaklanma başlatdı. Böylece ismine para basdırmağa ve hutbe okutmağa muvaffak
oldu ise de, buna karşı İngilizlerin tepkisi ve zulmü çok şiddetli oldu.
İngiliz askerleri Delhî şehrine girince, evleri, dükkânları basıp, malları,
paraları yağmaladılar. Genç, ihtiyâr, kadın erkek demeden bütün müslimânları,
hattâ çocukları kılınçdan geçirdiler. İçecek su bile bulunamaz oldu.
[TENBÎH: Âdem
aleyhisselâmdan bugüne kadar, her zemân, her yerde kötü insanlar iyilere
saldırmışlardır. Allahü teâlâ herşeyi sebebler ile yaratmakdadır. Kötülerin
cezâsını da, kötü insanlar vâsıtası ile vermekdedir. İşkence edenlere dünyâda
da cezâlarını vermekdedir. Kötülerin yanı sıra, iyiler de azâb görmekdedir.
Bunların ve harbde ölenlerin ve kazâda ölen müslimânların hepsi şehîddir.
Dünyâda azâb çeken iyi, suçsuz müslimânlara âhıretde bol ni’metler
verilecekdir. Âhıretde ni’mete kavuşmak için, îmân sâhibi olmak lâzım olduğu
din kitâblarında yazılıdır. Bu kitâblar dünyânın her yerinde çok vardır. Bu
kitâbları okuyup da inanmıyana kâfir denir. İslâmiyyeti işitmiyen kâfir olmaz.
İşitince (lâ ilâhe illallah) diyen ve buna inanan müslimân olur. Bunun ma’nâsı,
(Herşeyi yaratan bir Allah vardır)dır. Müslimân olan, Onun son Peygamberine tâbi’
olur. Birçok yerde, kâfirler, zâlimler, suçsuz müslimânları, kadınları,
çocukları öldürmüşlerdir. Öldürülen müslimânlar, şehîd olur. Öldürülürken
yapılan işkencelerin acısını duymaz. Ölürken verilecek olan Cennet ni’metlerini
görerek çok sevinir. Şehîdler ölürken hiç acı duymaz. Sevinir ve çok
neş’elenir. Cennet ni’metlerine kavuşur. (Müslimânların kabri Cennet
bağçelerindendir.) buyuruldu.]
İkinci Behâdır
Şâhın komutanlarından Baht hân, Sultânı ordu ile birlikde çekilmeye râzı etdi
ise de, İngilizlerin gözüne girmek isteyen, Mirzâ İlâhî Bahş ismli başka bir
komutan, Behâdır Şâha, ordudan ayrılıp teslîm olursa, İngilizleri suçsuz
olduğuna, inandırabileceğini ve İngilizler tarafından afv edileceğini
söyleyerek, Behâdır Şâhı aldatdı. Böylece Behâdır Şâh geri çekilen ordunun ana
kısmından ayrılarak Delhînin içindeki Kal’a-i Muallâdan 10 kilometre uzakdaki
Hümâyün Şâhın türbesine sığındı.
Ahlâksızlığı ve
beceriksizliği ile meşhûr ve o sırada İngiliz ordusunda istihbârât subaylığı
yapan meşhûr papaz Hudson, bunu Receb Alî adındaki bir hâinden öğrenerek,
durumu ordu kumandanı general Wilsona bildirdi. Yakalamak için yardım istedi.
Wilsonun verebileceği paralı askeri olmadığını bildirmesi üzerine, Hudson,
kendisinin bu işi bir kaç kişi ile yapmasını teklîf ederek, sultânın teslîm
olması için cânına ve âilesine dokunulmıyacağı te’mînâtının verilmesi
gerekdiğini bildirdi. Wilson bu teklîfi önce kabûl etmediyse de, sonradan kabûl
etdi. Bundan sonra 90 kişi ile Hümâyûn Şâhın türbesine giden Hudson, Sultâna,
oğullarına ve hânımına dokunulmayacağına dâir te’mînât verdi. Bu papaza aldanan
Behâdır Şâh teslîm oldu. Hudson, dahâ sonra sultânın iki oğlunu ve bir torununu
yakalamağa çalışdı. Fekat, Sultânın iki oğlunun ve torununun kalabalık
muhâfızları olduğu için, yakalayamadı. General Wilsondan, bunlara da cânlarına
dokunulmıyacağına dâir te’mînât aldı. Hâin Hudson, Sultânın iki oğluna ve
torununa çeşidli vâsıtalarla haber göndererek, kendilerine bir zarar
gelmeyeceğine dâir te’mînât verdi. Bunlar da, papazın yalanlarına aldanarak
teslîm oldular. Hudson, İngiliz siyâseti ve hîlesi ile kandırdığı, sultânın iki
oğlu ve torununu ele geçirince, hemen zincire vurdu.
Şâhın iki oğlu ve bir torununu elleri
bağlı olarak Delhîye getirirken yolda, Hudson genç şehzâdeleri soydurup,
bizâtihi kendisi göğüslerine kurşun sıkarak şehîd etdi. Kanlarından içdi. Bu
genç şehîdlerin cesedlerini, halkı korkutmak için kal’a kapısına asdırdı. Bir
gün sonra başlarını, İngiliz genel vâlisi Henri Bernarda gönderdi. Sonra,
şehîdlerin etinden çorba yaparak şâha ve hanımına gönderdi. Çok aç
olduklarından hemen ağızlarına aldılar. Fekat, ne eti olduğunu bilmedikleri
hâlde, çiğneyemediler, yutamadılar. Kusdular, çorba tabaklarını yere
bırakdılar. Hudson hâini, (Niçin yemediniz? Çok güzel çorbadır. Oğullarınızın etinden
yapdırdım) dedi.
1275 [m. 1858]
senesinde, tahtından zorla indirilen İkinci Behâdır Şâh, ayaklanmaya ve
Avrupalıların öldürülmesine sebeb olmak suçlarından muhâkeme edildi. 29 Martda
ömür boyu hapse mahkûm edildi ve Hind-i Çine [Rangona] sürgüne gönderildi. 1279
[m. 1862] senesi Kasım ayında, vatanından uzak bir ülkede, Gürgânî İslâm
İmperatorluğunun son sultânı Behâdır Şâh, zindanda hayâta gözlerini yumdu.
Allâme Fadl-ı Hak da, 1278 [m. 1861] de, Andaman adalarındaki bir zindanda
İngilizler tarafından şehîd edildi.
İngilizler 1294
[m. 1877] de, Osmânlı-Rus harbi sırasında, Hindistânı, İngiltere krallığına
bağlı bir devlet i’lân etdiler. Meşhûr İskoç mason locasına kaydlı Midhat
Pâşanın Osmânlı devletini harbe sokması, İslâmiyyete yapdığı zararların en
büyüğü oldu. Sultân Abdül’azîz Hânı şehîd etdirmesi de, İngilizlere yaradı.
İngilizler, kendi
yetişdirdikleri adamları Osmânlı devletinde kıymetli mevki’lere getirmişlerdi.
Bu devlet adamları, ismi Osmânlı, fikri ve zikri İngiliz idiler. Bunların en
meşhûrlarından Mustafâ Reşîd Pâşa son sadrâzamlığında, altı günlük sadrâzam
iken, 28.10.1857 de İngilizlerin Hindistân müslimânlarına yapdığı büyük Delhî
katliâmını tebrîk etdi. Dahâ önce de, Hindistândaki İngiliz zulmüne karşı
ayaklanan müslimânları basdırmak için, İngiltereden gelen yardımın Mısrdan
geçirilmesi için Osmânlılardan izn istediler. Bu izn de, yine masonlar vâsıtası
ile verildi.
Hindistânda
İngilizler yeni mektebler açmadıkları gibi, İslâm dîninin temeli ve en bâriz
vasfı olan bütün medrese ve sıbyan mekteblerini de kapatmışlar, halka liderlik
yapabilecek bütün âlimleri ve din adamlarını şehîd etmişlerdir. Hattâ,
talebeleri bile katl etmişlerdir. Burada 1391 [m. 1971] senesinde Hind ve
Pâkistânı ziyâret eden bir ahbâbımızın anlatdığı küçük bir hâtırâyı nakl etmeyi
uygun görüyoruz.
Hindistânda,
Serhend şehrindeki İmâm-ı Rabbânînin ve diğer evliyânın “kaddesallahü sirreh”
kabr-i şerîflerini ziyâretden sonra Pânipüt şehrine, oradan da Delhîye gitdim.
Pânipütün en büyük câmi’inde Cum’a nemâzını edâ etdikden sonra, imâm bizi
misâfir edip, evine götürdü. Yolda kalın bir zincirle halkalarından kilitlenmiş
gâyet büyük bir kapı gördüm. Üzerindeki kitâbeyi okuyunca, buranın bir sübyân
mektebi [ilkokul] olduğunu anladım ve imâm efendiye, bu kapının niçin kilitli
olduğunu sordum. İmâm efendi, 1367 [m. 1947] den beri kapalıdır. İngilizler
hindûları kışkırtarak Pânipütdeki bütün müslimânları, kadın-erkek,
ihtiyar-çocuk demeden katl etdirdiler. Bu mekteb, o günden beri kapalıdır. Bu
zincir ve kilit bize, İngiliz zulmünü hâtırlatır. Bizler buraya sonradan
muhâcir olarak gelip yerleşdik, dedi.
İngilizler, hâkim
oldukları bütün İslâm memleketlerinde yapdıkları gibi, İslâm âlimlerini, İslâm
kitâblarını, İslâm mekteblerini yok etdiler. Tâm din câhili bir gençlik
yetişdirdiler. 1834 de Kalkütaya gelen meşhûr ingiliz Lord Macauley, fârisî ve
arabî her dürlü kitâbın basılmasını ve yayılmasını, hattâ baskısına başlanılmış
olanların bile baskısının durdurularak yasaklanmasını emr etmiş ve İngilizler
tarafından büyük destek görmüşdür. Bu zulmleri de, müslimânların hâkim olduğu
yerlerde, bilhâssa Bengalde titizlikle tatbîk edilmişdir.
İngilizler,
Hindistânda islâm medreselerini kapatırken, sekiz adedi kızlara mahsûs olmak
üzere, yüzaltmışbeş kolej açmışlardır. Bu kolejlerde yetişdirdikleri
talebeleri, babalarının dinlerine ve ecdâdlarına düşman etmişler, beyinlerini
yıkamışlardır. Hindistânda zulm ve vahşet yapan İngiliz ordusunun üçde ikisini,
bu şeklde beyinleri yıkanmış, kendi milletine düşman edilmiş,
hıristiyanlaşdırılmış veyâ para ile satın alınmış yerli ehâlî teşkîl ediyordu.
1249 [m. 1833]
kânûnları, misyonerlik fe’âliyyetlerinin gelişmesini sağlamış ve protestan dînî
teşkîlâtı Hindistânda kuvvetlenmişdi. Misyonerlik fe’âliyyetleri yayılmadan ve
Hindistân tam olarak İngiliz hâkimiyyetine geçmeden evvel, İngilizler
müslimânların îmânlarına saygılı davranmış, bayramlarda toplar atdırmış, câmi’
ve mescidlerin ta’mîrine yardımcı olmuş, hattâ câmi’, tekke, türbe ve
medreselere âid islâm vakflarında vazîfe almışlardı. 1833 ve 1838 de
İngiltereden gelen emrlerle İngilizlerin bu fe’âliyyetleri yasaklanmışdır.
İngilizlerin islâm dînine hücûmlarında tatbîk etdikleri siyâsetin, evvelâ dost
görünerek, yardım ederek, müslimânları sevdiklerini, islâmiyyete hizmet
etdiklerini, her memleketde yayıp, dünyâ müslimânlarını aldatmak, buna muvaffak
oldukdan sonra, islâmiyyetin esâslarını, kitâblarını, mekteblerini, âlimlerini,
yavaşca ve sinsice yok etmek olduğunu, bu fe’âliyyetleri açıkca göstermekdedir.
Bu iki yüzlü siyâsetleri ile, müslimânlara en büyük düşmanlığı yapmakda,
islâmiyyetin kökünü kurutmakdadırlar. Dahâ sonra, İngilizceyi resmî lisân
olarak kabûl etmek ve hıristiyanlaşdırılmış yerli gençler yetişdirmek
gayretleri artdı. Bu maksadlarla temâmen misyonerlerin kontrolünde olan
mektebler açıldı. Hattâ, İngiliz başvekîli Lord Palmerston ve pek çok İngiliz
lordları, Hindistân halkının hıristiyanlık ni’metlerinden fâidelenmeleri için
Allahın Hindistânı, İngilizlere verdiğini söylediler.
Lord Macauley,
Hindistânda kan ve renk bakımından Hindli, fekat zevk, düşünce, inanç, ahlâk ve
zekâ bakımından İngiliz, bir cem’iyyet yetişdirilmesi için çok çalışdı ve
desteklendi. Böylece misyonerler tarafından açılan mekteblerde, İngiliz dil ve
edebiyyâtı ve hıristiyanlık öğretilmesine ehemmiyyet verildi. Fen bilgilerine
(matematik, fizik, kimyâ, v.s.) hiç ehemmiyyet verilmedi. Böylece İngilizce
lisânından ve edebiyyâtından başka hiç bir şey bilmeyen hıristiyanlaşdırılmış
kimseler yetişdirildi. Bunlar me’mûr olarak istihdâm edildi.
Müslimân iken
dinden çıkan mürted olduğu için ve Hindûlarca, dinlerinden dönen dinsiz kabûl
edildiği için, hıristiyanlaşdırılan yerli gençler, âilelerinin mîrâsından bir
hak alamıyorlardı. Misyonerler buna mâni’ olmak için, 1832 de Bengal için, 1850
de de, umûm Hindistân için, bir kânûn çıkararak, hıristiyan olan yerli mürted
ve dinsizlerin mîrâsdan pay almasını te’mîn etdiler. Onun için Hindliler,
Hindistândaki İngiliz mekteblerine, (Şeytânî Defter) ismini vermişlerdir.
[Hindistânda ve Osmânlılarda resmî dâire ve kuruluşlara (Defter)
denilmekdedir.] 1344 [m. 1925] senesinde Hindistânı ziyâret eden Fransız
muharrir Marcelle Perneau neşr etdiği kitâbında diyor ki: (Hindistânın birinci
şehri olan Kalkütadaki sefâlet hakkında, Pâris ve Londranın civârındaki
batakhâne mahalleleri aslâ bir fikr veremez. Kulübelerde insan ve hayvanlar
birbirine karışmış, çocuklar ağlıyor, hastalar inliyor. Onların yanında ispirto
ve esrar içmekden bîtâb kalmış insanların, ölü gibi yerlerde yatdığını
görürsünüz. İnsan bu kadar aç, sefîl, za’îf ve bîtâb vücûdları seyr ederken,
ister istemez bunların ne iş yapabileceklerini kendi kendine soruyor.
Fabrikalara doğru
koşan bunca insana, fabrikalar kazançlarının ne kadarını tediye ediyor?
İhtiyâç, meşakkat, sârî hastalıklar, içki ve esrâr, za’îf, mukâvemetsiz ehâlîyi
kırıyor, yok ediyor. Dünyânın hiç bir yerinde, insan hayâtına karşı olan
ilgisizlik, burada olduğu kadar hayâsızca olmamışdır. Hiç bir zahmet, hiç bir
iş, ağır ve gayr-ı sıhhî kabûl edilmemekdedir. İşçi ölecekmiş ne zararı var?
Yarın yerine derhâl diğeri geçer. İngilizlerin burada düşündükleri yegâne şey,
istihsâli çoğaltmak ve çok para kazanmakdır.)
A.B.D. eski
hâriciyye nâzırı Williams Jennings Bryan, İngiliz hükûmetinin Rusyadan dahâ
zâlim ve dahâ aşağı olduğunu delilleriyle zikr etmekde ve (Hindistânda İngiliz
Hâkimiyyeti) kitâbının sonunda, (Hindistân ehâlîsinden, hayâtda olanlara refâh
ve se’âdet bahş etdiğini iddiâ eden İngilizler, milyonlarca Hindliyi mezâra
göndermişlerdir. Mahkemeler ve inzibât kuvvetleri te’sîs etdiklerini her yerde
söyleyen bu millet, resmî bir yağmacılıkla Hindistânı tâ iliklerine kadar
soymuşdur. Soymak kelimesi biraz ağır ise de, İngiliz idâresinin mel’ânetini
başka dürlü îzâh etmek mümkin değildir.
Hıristiyanlık
iddiâ eden İngiliz kavminin vicdânı, esâret zinciri altında inleyen Hind
müslimânlarının istimdâd nidâlarını duymak istemiyor.)
Mister Hodberk
Keombtun (Hindlinin Hayâtı) kitâbında şöyle demekdedir: (Efendileri
[İngilizler] Hindliye zulm eder, o ise her şeyi yok oluncaya, ölünceye kadar
çalışmağa, ona hizmete devâm eder.) Bu sözler, insâflı hıristiyanların, İngiliz
vahşetini bildiren yazılarından birkaçıdır.
İngilizlerin diğer
müstemlekelerinde çalışdırılan Hindli müslimân işçilerin vaziyyeti, dahâ da
beterdi. 1834 senesinde İngiliz sanâyicileri, Afrika yerlileri yerine Hind
işçisi kullanmağa başladılar. Hindistândan Güney Afrika müstemlekelerine
binlerce müslimân nakl ediliyordu. (Kuli) ismi verilen bu işçilerin vaziyyeti,
kölelerin vaziyyetinden dahâ fenâ idi. Bunlar (İndentured Labour) (Sözleşmeli
iş) denilen bir üsûle tâbi’ tutulur. Buna göre, (kuli) beş sene müddet ile
te’ahhüt altına girmekde idi. Bu zemân içerisinde kuli, işini terk edemez,
evlenemez, gece gündüz kırbaç altında çalışmak mecbûriyyetindedir. Ayrıca
senelik, üç İngiliz altını da vergi vermekle mükellefdir. (Bunlar (Labour in
India), (Post-Lecturer in the University of New-York)un yazıları ile bütün
dünyâya i’lân edilmekdedir.)
Meşhûr Gandi,
tahsîlini İngilterede yaparak, Hindistâna dönmüşdür. Hıristiyanlaşdırılmış bir
Hindlinin, hattâ Porbandar şehrinin baş papazının oğludur. 1311 [m. 1893] de,
Hindistândaki bir İngiliz şirketi, onu Güney Afrikaya gönderdi. Oradaki
Hindlilerin ne kadar ağır şartlar altında çalışdıklarını, ne kadar fenâ muâmele
gördüklerini müşâhede edince, İngilizlerle mücâdeleye başladı. İngilizler
tarafından yetişdirilmiş, hattâ hıristiyanlaşdırılmış bir kimsenin oğlu olduğu
hâlde, İngiliz zulmüne, vahşetine dayanamadı. İlk şöhretine de, burada
kavuşmuşdu.
İngilizlerin bütün
İslâm âleminde ta’kîb etdikleri siyâsetin temeli ve aslı şu üç kelimedir.
(Parçala, hâkim ol ve dinlerini imhâ et.)
Bu siyâsetin îcâb
etdirdiği hiç bir şeyi yapmakdan çekinmemişlerdir.
Hindistânda da ilk
işleri, kendilerine hizmet edecek kimseler bulmak oldu. Bu kimseleri kullanmak
sûreti ile fitne ateşini yavaş yavaş yakdılar. Bunun için, müslimânların
hâkimiyyetinde yaşayan hindûları kullandılar. Müslimânların adâleti altında
yaşayan hindûlara, Hindistânın hakîkî sâhiblerinin hindûlar olduğunu,
müslimânların hindû tanrılarını kurban etdiğini, buna mâni’ olmak lâzım
geldiğini telkîn etdiler. Hindûları kendi saflarına geçirdiler. Onlardan paralı
askerler istihdâm etdiler. Böylece, Kraliçe Elizabetin emr etdiği ordu kurmak
işi teşekkül ederken, hindû cehâleti ile İngiliz İslâm düşmanlığı ve para hırsı
da birleşdirilmiş oluyordu. Müslimân vâlîlerle hindû mihrâcelerin araları
açılarak harbler çıkarıldı. Müslimânlar içerisinde za’îf i’tikâdlı kimseler
satın alındı.
Kendisi bir kaç kerre kral nâibi ve
(Hindistân teşkîlâtı) a’zâsı olan meşhûr İngiliz Sir John Strachey
müslimân-hindû düşmanlığı husûsunda diyor ki: (Hâkim olmak ve tefrîka sokmak
için, yapılacak her şey, hükûmetimizin siyâsetine uygundur. Hindistândaki
siyâsetimizin en büyük yardımcısı, burada yan yana iki düşmanın bulunmasıdır).
Bu düşmanlığı büyüten İngilizler, 1164 [m. 1750] senesinden 1287 [m. 1870]
senesine kadar, devâmlı hindûları desteklediler ve onlarla berâber büyük
müslimân katl-i âmları yapdılar.
1858 senesinde
başlayan müslimân hindû çarpışmaları büyüyerek devâm etdi. Hindûları
müslimânların üzerine saldırtır, sonra da oturur neş’e ile seyr ederlerdi. 1990
senesinde de, sırpları Bosnada müslimânlar üzerine saldırtdılar. Sokaklarda
müslimân çocukların, kızların, kanları akarken, ingilizler neş’e ile, kahkaha
ile seyr ediyorlar. Hindistânda hiç bir sene geçmemişdir ki, inek kurban etmek
sebebi ile kanlı olaylar ve yüzlerce, binlerce müslimânın öldüğü fitneler zuhûr
etmiş olmasın. Bu fitneyi körüklemek için, müslimânlar arasında bir tarafdan
inek kesmenin 7 tâne koyun kesmekden dahâ efdal olduğunu yaydılar. Diğer
tarafdan da, hindûlar arasına, inek tanrılarını ölümden kurtarmanın çok sevâb
olduğunu yaydılar. Bu fitneleri Hindistândan çekildikden sonra da devâm
etmişdir. Buna misâl olarak baş vekil Musaddık zemânında, Îrânda neşr edilen
(İttilâ’ât) mecmû’asında okuduğumuz bir hâdiseyi zikr edelim:
(Bir kurban
bayramı günü, sarıklı, sakallı, cübbeli iki müslimân, kurban etmek için bir
inek alırlar. Hindû mahallesinden geçerlerken, bir hindû önlerine çıkarak,
ineği ne yapacaklarını sorar. Kurban edeceklerini söylerler. Hindû, (Ey ehâlî!
Yetişin tanrımızı kurban edecekler) diye bağırır. Müslimânlar da, (Ey
müslimânlar, yetişin kurbânımızı elimizden alıyorlar) diye feryâd eder. Hindûlarla
müslimânlar toplanırlar. Sopalarla, bıçaklarla birbirlerine saldırırlar.
Yüzlerce müslimân katl edilir. Fekat, ineği hindû mahallesinden geçiren iki
kişinin, İngiliz sefâretine girdikleri görülür. Bu hâl gösteriyor ki, bu
fitneyi çıkaranlar İngilizlerdir. Bunları yazan muharrir dahâ sonra, biz
sizlerin bir kurban bayrâmını müslimânlara nasıl zehr etdiğinizi iyi biliyoruz
demekdedir.) Böyle sayısız fitneler ve zulmler ile, müslimânları imhâ etmeğe
çalışdılar.
Hindûların,
kendilerine karşı yavaş yavaş baş kaldırdıklarını görünce, 1287 [m. 1870] den
sonra da, müslimânları hindûlara karşı desteklemeğe başladılar.
Kılıç ile cihâdın
farz olmadığını söyleyen, İslâmiyyetin harâm kıldığı şeylere halâl diyen, dîni
ve îmânı değişdirmeğe çalışan, müslimân ismini taşıyan, Ehl-i sünnet düşmanları
yetişdi. Sir Seyyid Ahmed, Gulâm Ahmed Kâdıyânî, Abdüllah Gaznevî, İsmâ’îl-i
Dehlevî, Nezîr Hüseyn Dehlevî, Sıddık Hasan hân Pehûpâlî, Reşîd Ahmed Kenkühî,
Vahîd-üzzemân Haydar âbâdî, Eşref-Alî Tehânevî ve şâh Abdül’azîzin torunu
Muhammed İshak bunlardandır. Bunları destekleyerek, yeni yeni bozuk fırkaların
zuhûrunu sağladılar. Müslimânların bu fırkalara uymaları için çalışdılar.
Bu fırkaların en
meşhûru, 1296 [m. 1879] da kurulan (Kâdıyânîlik) olup, kurucusu olan Gulâm
Ahmed; top, kılıç ile cihâdın farz olmadığını, farz olan cihâdın nasîhat ile
olduğunu, söyledi. İngiliz câsûsu Hempher de, Necdli Muhammede böyle
söylüyordu.
Gulâm Ahmed,
İsmâ’îlî fırkasından bir zındık idi. 1326 [m. 1908] de öldü. İngilizler bunu
bol para ile satın aldılar. Önce (Müceddid) olduğunu, sonra, (Mehdî) olduğunu
söyledi. Nihâyet, (Peygamber) olduğunu iddiâ ederek yeni bir din getirdiğini
i’lân etdi. Aldatdığı kimselere (ümmetim) dedi. Kur’ân-ı kerîmde, bir çok
âyetlerin kendisini haber verdiğini, bütün Peygamberlerin mu’cizelerinden dahâ
çok mu’cizesi olduğunu söyledi. Kendisine inanmayanlara kâfir dedi. Bunun
fikirleri, Pencab ve Bombayda câhil halk arasında yayıldı. Bugün de, Avrupada
ve Amerikada (Ahmediyye) ismi altında kâdıyânîliğin yayıldığı görülmekdedir.
Sünnî müslimânlar,
kâfirlere karşı silâh ile cihâdın farz olduğunu ve İngilizlere hizmetin küfr
olduğunu söylüyorlardı. Bu husûsda va’z eden, nasîhat veren müslimânlara
şiddetli cezâlar veriliyor, çoğu katl ediliyordu. Ehl-i sünnet kitâbları toplanıp
imhâ edildi.
Satın alamadıkları
ve kendi emellerine hizmet etdiremedikleri islâm âlimlerini, müslimânlardan
uzaklaşdırırlardı. Onlar i’dâm edildikleri zemân kahraman olurlar korkusu ile,
Andaman adasındaki meşhûr zindanlarda müebbed hapse mahkûm ederlerdi. Büyük
ihtilâli sebeb göstererek, Hindistânın her yerinden topladıkları islâm
âlimlerini yine oraya göndermişlerdi. [Birinci cihân harbinden sonra İstanbulu
işgâl etdikleri zemân da, Osmanlı pâşalarını ve âlimlerini Malta adasına sürgün
etmişlerdi.]
İslâmiyyete
düşmanlıklarını, müslimânların anlamaması için, Hindistânın (dâr-ül-harb)
değil, (dâr-ül-islâm) olduğuna dâir fetvâlar aldılar. Bu fetvâları her yere
yaydılar.
Kendileri
tarafından yetişdirilen âlim ismli münâfıklar, Osmânlı pâdişâhlarının halîfe olmadığı,
halîfeliğin Kureyşlilerin hakkı olduğu, Osmânlı sultânları onu gasb etdikleri
için onlara itâ’at edilmeyeceği fikrini yaydılar.
[(Halîfe, Kureyş
kabîlesinden [onların evlâdlarından] olacakdır) hadîs-i şerîfi, halîfe olmağa
lâyık, halîfelik şartlarına mâlik olanlar arasında, Kureyşden [meselâ seyyid]
de varsa, onu tercîh ediniz demekdir. Bu yoksa, başkası intihâb olunur. Halîfe
seçilemeyip veyâ seçilen halîfeyi kabûl etmeyip, kuvvet ile, şiddet ile,
hükûmeti ele geçirene itâ’at edilir. Yeryüzünde, bir halîfe olur. Bütün
müslimânların buna itâ’at etmeleri lâzımdır.]
Dînî tedrîsâtı yok
ederek, İslâmiyyeti içerden yıkabilmek için, Aligarhda İslâm bilgilerinin
öğretildiği bir medrese ve Aligarh İslâm üniversitesini açdılar. Buradan din
câhili ve İslâm düşmanı din adamları yetişdirdiler. Bunların İslâmiyyete
zararları pek büyük oldu. Burada tahsîl görenlerden seçdiklerini İngiltereye
gönderirler, İslâmı içerden yıkacak bir hâle getirdikden sonra, müslimânların
başına geçirirlerdi. Eyyüb hân bunlardan olup, M.Cinnahın yerine Pâkistân
devlet başkanı yapılmışdır.
İngilizler, ikinci
cihân harbinden gâlib çıkmış gibi görünüyorsa da, hakîkatde mağlûb olmuşlardır.
Çünki, kendilerinin (üzerinde güneş batmıyan ülke) ismini vermiş oldukları
İngiltere, (üzerine güneşin pek doğmadığı bir ülke) hâline gelmişdir.
Müstemlekelerinin çoğunu gayb etmiş, âdetâ tüyleri yolunmuş bir tavuk gibi
olmuşdur.
Pâkistâna devlet
başkanı yapdıkları Alî Cinnâh şî’î ve İngiliz tarafdârı idi. 1367 [m. 1948] de
ölünce, yerine geçen Eyyûb hân mason idi. Darbe yaparak idâreyi ele geçirdi. Bu
kâfirin yerine gelen general Yahyâ hân da, koyu kızılbaş idi. 1392 [m. 1972]
başında (Pâkistân-Hind) harbinde mağlûb olup, doğu Pakistân elinden gidince,
habs edildi. Yahyâ hândan sonra hükûmeti Zülfikâr Alî Butto devraldı. Bu da
tahsîlini İngilterede yapmış, İngiliz ajanı olarak yetişdirilmişdi. 1974 de
muhâliflerinin öldürülmesini emr etdiği için, i’dâm edildi.
Zülfikâr Alî
Buttoyu devirerek yerine geçen Ziyâ-ül-Hak, İslâm düşmanlarının müslimânlar
için neler düşündüklerini, müslimânları ve İslâmiyyeti yok etmeğe
çalışdıklarını anlayarak, onların arzû etdikleri şeyleri yapmadı. Vatanının
fende ve teknikde, san’atda ilerlemesi için uğraşdı. Ferd, âile, cem’iyyet ve
milletin refâh ve se’âdetinin tek kaynağının İslâmiyyet olduğunu iyi anladığı
için, kanûnlarının islâmiyyete uygun olmasını istedi. Bu istediğini Pâkistân
milletine sordu. Yapılan referandumda Pâkistân ehâlîsi topyekûn müsbet rey
kullandı.
İngilizlerin
yetişdirdiği uşaklar, Ziyâ-ül-Hakkı bütün ma’iyyeti ile berâber bir suikastda
şehîd etdiler. Sonra başbakan olan Alî Buttonun kızı Benâzir, devlet ve millet
ve İslâmiyyet aleyhine yapdıkları cürmlerden dolayı hapishânelere atılmış olan
bütün hâinleri serbest bırakdı. Bunları devlet kademelerinin başına getirdi.
Pâkistânda karışıklıklar, kavgalar başladı. İngilizlerin arzûları gerçekleşmiş
oldu.
İngilizler,
birinci ve ikinci cihân harbleri sonunda, birçok memleketlerde, kendi hâin
plânlarını yerine getiren ve İngiliz menfe’atlerini koruyan kimseleri iş başına
getirdiler. Bu memleketlerin, millî marşları, bayrakları, devlet başkanları
olmuş, fekat din hürriyyetine kavuşamamışlardır.
Son üç asrda, Türk
ve İslâm âlemi, nerede bir ihânete uğramışsa, bunun altında mutlaka İngiltere
vardır.
Osmânlı Devletini
yıkdılar. Osmânlı İmperatorluğu topraklarında 23 adet irili ufaklı devletler
kurdular. Bunun sebebi müslimânların kuvvetli ve büyük bir devlet kurmalarına
mâni’ olmakdı.
İslâm ülkeleri diye ismlendirilen
memleketler arasında devâmlı birbirlerine düşmanlıkları ve harbleri
kışkırtdılar. Meselâ, sünnî müslimânların büyük ekseriyyeti teşkil etdikleri
Sûriyede, % 9 olan nusayrîleri hâkim yapdılar. 1982 senesinde Hama ve Humus
şehrlerine ordu birlikleriyle hücûm edilmiş, iki şehr yerle bir edilerek,
silâhsız, müdâfe’asız sünnî müslimânlar bombalanmışdır.
Hakîkî Ehl-i
sünnet âlimleri öldürüldü, İslâm kitâbları hattâ, Kur’ân-ı kerîmler bile yok
edildi. Bu İslâm âlimlerinin yerine, kendileri tarafından yetişdirilen din
câhili mezhebsiz kimseleri getirdiler. Bunlardan:
(Cemâleddîn-i
Efgânî) 1254 [m. 1838] de Efganistânda doğdu. Felsefe kitâbları okudu.
Efganistâna karşı Ruslar için câsûsluk yapdı. Mısra geldi. Mason ve mason
locası reîsi oldu. Mısrlı Edip İshak, (Ed-dürer) kitâbında, bunun Kâhire mason
locası reîsi olduğunu yazmakdadır. 1960’da Fransada basılan, (Les
franço-maçons) kitâbının 127. ci sahîfesinde, (Mısrda kurulan mason localarının
başına, Cemâleddîn-i Efgânî ve ondan sonra Muhammed Abduh getirildi. Bunlar,
masonluğun müslimânlar arasında yayılmasına çok yardım etdiler) demekdedir.
Sultân Abdülmecîd
ve Sultân Abdül’azîz hân zemânlarında beş def’a sadr-ı a’zam olan Âlî Pâşa,
İngiliz locasına bağlı mason idi. Efgânîyi İstanbula getirdi. Vazîfe verdi. O
zemân İstanbul (Dâr-ül-fünûn) ya’nî üniversite rektörü bulunan ve kâfir
olduğuna fetvâ verilen, mason Hasen Tahsin tarafından Efgânîye bir çok
konferanslar verdirildi. Hasen Tahsin de, yine İngiliz mason locasına kayıdlı
sadr-ı a’zam Mustafâ Reşîd pâşa tarafından yetişdirilmişdi. Sapık fikrlerini
her yere yaymağa çalışdı. Zemânın şeyh-ul-islâmı Hasen Fehmi efendi,
Cemâleddîni rezîl etdi. Câhilliğini ve zındıklığını ortaya koydu. Âlî Pâşa,
bunu İstanbuldan çıkarmağa mecbûr oldu. Mısrda ihtilâl ve dinde reform fikrleri
aşılamağa çalışdı. (A’râbî Pâşa) vak’asını hâzırlıyanlarla birlikde İngilizlere
karşı göründü. Mısr müftîsi Muhammed Abduh ile dost oldu. Dinde reform
fikrlerini ona aşıladı. Pârisde ve Londrada masonların yardımı ile mecmû’a
[dergi] çıkardı. 1304 [m. 1886] de Îrâna geldi, orada da râhat durmadı. Zincirlere
bağlanarak Osmânlı hudûduna bırakıldı. Bağdâda, Londraya gitdi. Îrân aleyhine
yazılar yazdı. Tekrar İstanbula geldi. Burada da Îrândaki Behâîler ile
işbirliği yaparak, dîni siyâsete âlet etdi.
Cemâleddîn-i
Efgânînin, din adamı perdesi altında, İslâmı içerden yıkmak propagandalarına
aldananların en meşhûru (Muhammed Abduh)dur. Abduh 1265 [m. 1849] de Mısrda
tevellüd ve 1323 [m. 1905] de orada vefât etdi. Bir müddet Beyrûtda bulundu.
Oradan Pârise gitdi. Orada Cemâleddîn-i Efgânînin, masonlar tarafından çizilen
çalışmalarına katıldı. (El-urvet-ül-Vüskâ) mecmû’asını çıkardılar. Beyrûta ve
Mısra gelerek Parisdeki mason locasının karârlarını tatbîk etmeğe çalışdı.
İngilizlerin yardımı ile Kâhire müftîsi oldu. Ehl-i sünnete saldırmağa başladı.
İlk iş olarak, Câmi’-ül ezher medresesi ders programlarını bozmağa, gençlere
kıymetli bilgilerin okutulmasını önlemeğe başladı. Üniversite kısmındaki
dersleri kaldırdı. Lise ve orta kısmdaki kitâblar, yüksek sınıflarda okutuldu.
Bir tarafdan ilmi kaldırırken, diğer tarafdan İslâm âlimlerini kötüliyerek, bu
âlimlerin fen bilgilerine mâni’ olduklarını, bu bilgileri İslâma sokacağını
iddiâ etdi. (İslâmiyyet ve nasrâniyyet) kitâbında, (Bütün dinler birdir. Dış
görünüşleri değişikdir) demiş, yehûdî, hıristiyan ve müslimânların,
birbirlerini desteklemelerini istemişdir. Londrada, bir papaza yazdığı
mektûbda, (İslâmiyyet ve hıristiyanlık gibi iki büyük dînin el ele vererek
kucaklaşmasını beklerim. O zemân, Tevrât ve İncîl ve Kur’ân birbirlerini
destekleyen kitâblar olarak her yerde okunur ve her milletce saygı görür)
demişdir. Müslimânların Tevrât ve İncîl okuyacakları zemânı beklemekde olduğunu
ifâde etmişdir.
Câmi’ül-Ezherin
müdîri (Şaltut) ile yapdığı Kur’ân-ı kerîm tefsîrinde, banka fâizinin meşrû’
olduğuna fetvâ vermişdir. Dahâ sonra müslimânların ağır baskıları karşısında,
bu fetvâsından rücû’ eder görünmüşdür.
Beyrutdaki mason
locasının başkanı Hannâ Ebû Râşid, 1381 [m. 1961] de yayınladığı
(Dâire-tül-me’ârif-ül-masoniyye) kitâbının 197. nci sahîfesinde, (Cemâleddîn-i
Efgânî, Mısrda mason locası reîsi idi. Âlimlerden ve devlet adamlarından üçyüze
yakın üyesi vardı. Ondan sonra, imâm üstâd Muhammed Abduh reîs oldu. Abduh,
büyük bir mason idi. Bunun, masonluk rûhunu arab memleketlerine yaydığını kimse
inkâr edemez) demekdedir.
İngilizlerin İslâm
âlimi olarak Hindistânın her yerinde övdükleri kâfirlerin en meşhûrlarından
biri Sir Seyyid Ahmed Hândır. 1234 [m. 1818] de Delhîde doğdu. Babası, Ekber
şâh zemânında Hindistâna gelmişdi. 1837 de Delhîde İngiliz mahkemesinde hâkim
olan amcasının yanında kâtib olarak işe başladı. 1841 de hâkim, 1855 de ise
yüksek hâkim yapıldı.
Hindistânda
İngilizlerin yetişdirdiği din adamlarından biri de Hamîdullahdır. 1326 [m.
1908] de İsmâ’îli fırkasında olanların ekseriyyet olduğu Haydarâbâdda tevellüd
etdi. İsmâ’îli mezhebinde, koyu Ehl-i sünnet düşmanı olarak yetişdi. Pârisde,
CNRS ilmî araşdırma a’zâsıdır. Muhammed aleyhisselâmı, sâdece müslimânların
peygamberi olarak tanıtmağa çalışmakdadır.
İngilizlerin
islâmiyyeti yok etme savaşında, vatanına, milletine dînine hizmet etmek isteyen
müslimânları aldatmak için kullandıkları en te’sîrli silâhları, İslâmiyyeti
asra uydurmak, modernleşdirmek, İslâmiyyetin aslını ortaya çıkarmak
propagandaları içinde, dinsizliği yerleşdirmek idi. Büyük İslâm âlimi, Şeyh-ül-islâm
Mustafâ Sabri efendi bunu çok iyi anlayanlardandı. Onun için, (Mezhebsizlik
dinsizliğe kurulan bir köprüdür) buyurarak, İslâm düşmanlarının arzûlarını,
gâyelerinin ne olduğunu çok iyi anlatıyordu.
İngilizler ve
islâm düşmanları, tekkeleri ve tesavvuf yollarını ifsâd etmek için de, çok
çalışdılar. İslâmiyyetin üçüncü kısmı olan ihlâsı yok etmeğe uğraşdılar.
Tesavvuf büyükleri aslâ siyâset ile uğraşmaz, kimseden bir menfe’at
beklemezlerdi. Tesavvuf büyüklerinin çoğu, derin âlim ve müctehid idi. Çünki
tesavvuf, Muhammed aleyhisselâmın yolunda, izinde yürümek demekdir. Ya’nî her
sözünde, her işinde, her şeyde islâmiyyete yapışmakdır. Fekat, uzun zemândan
beri, câhiller, fâsıklar, hattâ bir çok ajanlar, alçak maksadlarına kavuşmak
için, tesavvuf büyüklerinin ismlerini âlet olarak kullanıp, çeşidli ocaklar
kurmuş, ahkâm-ı islâmiyyenin, dînin bozulmasına, yıkılmasına sebeb olmuşlardır.
Zikr, Allahü teâlâyı hâtırlamak demekdir. Bu da kalb ile olur. Zikr edince,
kalb temizlenir. Ya’nî, kalbden dünyâ sevgisi, mahlûkât sevgisi çıkar. Allah
sevgisi yerleşir. Bir çok kimselerin kadın, erkek, bir araya toplanarak hayhuy
etmesi zikr değildir. Din büyüklerinin, Eshâb-ı kirâmın yolu unutuldu.
Mezhebsiz ve tesavvuf düşmanı olan Ahmed İbni Teymiyye islâm âlimi i’lân edildi.
Bunun yolunda olarak (Vehhâbîlik) fırkası kuruldu. İngilizlerin yardımı ile,
Vehhâbî kitâbları bütün dünyâdaki (Râbita-tül-âlem-il islâmî) dedikleri vehhâbî
merkezleri vâsıtası ile her memlekete yayıldı. Her memleketde yapdıkları büyük
binâlara (İbni Teymiyye medresesi) levhâları asdılar. İbni Teymiyyenin
kitâblarındaki sapık fikrlerle, ingiliz câsûsu Hempherin yalan ve iftirâlarının
karışımına (Vehhâbîlik) denildi. Hakîkî müslimân olan (Ehl-i sünnet) âlimleri,
İbni Teymiyyenin kitâblarının bozuk olduklarını bildiren çok kitâb yazdılar. Bu
kitâblardan biri, Somali âlimlerinden, şeyh Abdürrahmân Abdüllah bin Muhammed
Herrînin (El-makâlâtüs-sünniyye fî keşfi-dalâlât-i Ahmed İbni Teymiyye)
kitâbıdır. Kendisi Somalide Herer şehrinde 1339 [m. 1920] senesinde tevellüd
etmişdir. Kitâbı 1414 [m. 1994] de Beyrutda basdırılmışdır. Bu kitâbda, İbni
Teymiyyeyi red eden âlimler ve bunların kıymetli kitâbları uzun
bildirilmekdedir. İngilizler tarafından te’sîs edilen Vehhâbîlik, mezhebsizlik,
reformculuk, selefiyyecilik, Kâdîyânî, Mevdûdî ve Teblîg-ı cemâ’at ismi
altındaki bozuk yolların hepsinde tesavvuf düşmanlığı vardır.
İslâm düşmanları
bilhâssa İngilizler, her dürlü vâsıtaları kullanarak müslimânları ilmde ve
fende geri bırakdılar. Müslimânların ticâret ve san’atlarına mâni’ olundu.
İslâm ülkelerindeki güzel ahlâkı yıkmak, İslâm medeniyyetini ortadan kaldırmak,
gençlerin islâm ilmlerini öğrenmelerine mâni’ olmak için içki, fuhş, eğlence,
kumar, top oyunları gibi illetler yaygınlaşdırıldı. Ahlâkı bozmak için, rûm, ermeni
ve diğer gayr-i müslim kadınlar birer ajan gibi çalışdırıldı. Bir debdebe
içerisinde, moda evi, dans kursu, manken ve artist yetiştirmek gibi hîlelerle,
genç kızları tuzağa düşürerek, kötü yollara sürüklediler. Bu husûsda müslimân
anne ve babalara çok büyük vazîfeler düşmekdedir. Yavrularını, bu kâfirlerin
ellerine düşürmemek için çok uyanık olmalıdırlar.
Osmânlı devleti
son zemânlarda, Avrupaya tahsîl için talebeler ve devlet adamları gönderdi. Bu
talebeler ve devlet adamlarından ba’zıları aldatıldı, mason yapıldı. Fen ve
teknik öğrenecek olanlara, İslâmiyyeti ve Osmânlı imperatorluğunu yıkma
teknikleri öğretildi. Bunlardan imperatorluğa ve müslimânlara en büyük zarârı
dokunan kimse, Mustafâ Reşîd pâşa oldu. Londrada bulunduğu zemân azılı ve sinsi
bir İslâm düşmanı olarak yetişdirildi. İskoç masonları ile el ele verdi. Sultân
Mahmûd hân, mason Reşîd pâşanın ihânetlerini görerek îdâmını emr etdi ise de,
ömrü vefâ etmedi. Sultânın vefâtından sonra, İstanbula dönen Reşîd pâşa ve
arkadaşları, İslâmiyyete ve müslimânlara en büyük zararı yapdılar.
1255 [m. 1839] de
pâdişâh olan Abdülmecîd hân, henüz on sekiz yaşındaydı. Genç ve tecrübesizdi.
Etrâfındaki âlimlerden, kendisini îkaz eden de olmadı. Bu hâl, Osmânlı
târîhinde korkunç bir dönüm noktası olmuş, koca İslâm devletinde (Yok olma
devri)ni başlatmışdır. Sâf, temiz kalbli pâdişah, azılı ve sinsi İslâm düşmanı
olan İngilizlerin tatlı dillerine aldanarak, İskoç masonlarının yetişdirdikleri
câhilleri işbaşına getirdi. Bunların devleti ve islâmiyyeti içerden yıkmak
siyâsetlerini hemen anlıyamadı. Bir anlatan da olmadı. İslâmiyyeti yıkmak için
İngilterede kurulmuş olan (İskoç mason teşkilâtı)nın kurnaz üyesi Lord Rading
İstanbula, İngiliz sefîri olarak gönderildi. Mustafâ Reşîd pâşanın sadr-ı a’zam
yapılması için, Lord Rading sultâna çok dil dökdü. (Bu aydın, kültürlü ve
başarılı vezîri sadr-ı a’zam yaparsanız, İngiltere imperatorluğu ile Devlet-i
aliyye arasındaki bütün anlaşmazlıklar kalkar. Devlet-i aliyye ekonomik, sosyal
ve askerî sâhalarda ilerler) diyerek halîfeyi aldatdı.
1262 [m. 1846] de
sadr-ı a’zam olan mason Reşîd pâşa, iş başına gelir gelmez, 1253 de, hâriciyye
nâzırı iken, Lord Rading ile el ele verip, hâzırlamış olduğu ve 1255 de i’lân
etdiği (Tanzîmât) kânûnuna istinâd ederek, büyük vilâyetlerde mason locaları
açdı. Câsûsluk ve hiyânet ocakları çalışmağa başladı. Gençler, din câhili
olarak yetişdirildi. Londradan alınan plânlarla, bir yandan idârî, zirâî,
askerî değişiklikler yapdılar. Bunlarla gözleri boyadılar. Öte yandan da, İslâm
ahlâkını, ecdâd sevgisini, millî birliği parçalamağa başladılar.
Yetişdirdikleri kimseleri işbaşına getirdiler. Bu senelerde Avrupada, fizik,
kimyâ üzerinde dev adımlar atılıyor. Yeni buluşlar, ilerlemeler oluyor. Büyük
fabrikalar, teknik üniversiteler, modern harb vâsıtaları kuruluyordu.
Osmânlılarda bunların hiçbiri yapılmadı. Hattâ, Fâtih devrinden beri
medreselerde okutulmakda olan fen, hesâb, hendese, astronomi derslerini
büsbütün kaldırdılar. Din adamlarına fen bilgisi lâzım değildir diyerek,
bilgili âlimlerin yetişmelerine mâni’ oldular. Sonradan gelen İslâm düşmanları
da, din adamları fen bilmez, din adamları câhildir, gericidir diyerek müslimân
yavrularını İslâmiyyetden uzaklaşdırmağa çalışdılar. İslâmiyyete ve
müslimânlara zararlı olan, islâmiyyetin öğrenilmesine mâni’ olan şeylere
asrîlik, ilericilik dediler. Çıkardıkları her kânûn müslimânların, devletin
aleyhine idi. Vatanın asl sâhibi olan müslimân türkler, ikinci sınıf vatandaş
hâline getirildi.
Askere gitmeyen
müslimânlara, çok kimsenin ödeyemiyeceği büyük bir para cezâsı getirilmişken,
gayr-i müslimlerden çok cüz’î bir para alındı. Bu vatanın evlâdları,
İngilizlerin tezgâhladıkları harblerde şehîd olurken, Reşîd pâşanın ve
yetişdirdiği masonların oyunları netîcesinde, memleketin sanâyi’ ve ticâreti
gayr-i müslimlerin ve masonların eline geçdi.
İngilizler, Rus
çarı birinci Nikolanın, Kudüsde katoliklere karşı ortodoksları ayaklandırdığını
ileri sürerek, Rusların Akdenize inmesini istemeyen Fransa imperatoru üçüncü
Bonapartı da, Türk-Rus Kırım Harbine sürüklediler. Kendi çıkarları için
yapdıkları bu işbirliği, Türk milletine, mason Reşîd pâşanın diplomatik
zaferleri olarak tanıtıldı. Düşmanların bu yaldızlı reklâmlar ve sahte
dostluklarla örtmeğe çalışdıkları imhâ hareketlerini, herkesden önce anlıyan
sultân, çok zemân serâyında hüngür hüngür ağlardı. Memleketi, milleti kemiren
düşmanlara karşı koymak için tedbirler arar ve Allahü teâlâya yalvarırdı. Bu
sebeble, mason Reşîd pâşayı, bir kaç kerre sadr-ı a’zamlıkdan uzaklaşdırdı ise
de, kendisine (koca), (büyük) gibi ismler takan bu kurnaz adam, rakîblerini
devirip, tekrar işbaşına gelmesini becerirdi. Ne yazık ki, sultân keder ve
üzüntüsünden tüberküloza yakalanıp genç yaşında vefât etdi. Sonraki senelerde,
devlet koltuklarını kapışanlar ve üniversite hocalıklarına, mahkeme
başkanlıklarına getirilenler, hep mason Reşîd pâşanın yetişdirmeleridir.
Böylece (Kaht-ı ricâl) devri açılmasına ve Osmânlılara (Hasta adam) denilmesine
sebeb oldu.
İktisâd
profesörlerinden Ömer Aksu, 22 Ocak 1989’da Türkiye gazetesinde neşr edilen
beyânatında, (Bizde batılılaşma hareketinin başlangıcı olarak 1839 Tanzîmât
fermânı gösterilir. Biz batıdan almamız gereken şeyin teknoloji olduğunu,
kültürün ise, millî olması gerekdiğini görememişiz. Batılılaşma hareketine,
hıristiyanlığı benimseme olarak bakmışız. Mustafâ Reşîd pâşanın İngilizlerle
yapdığı ticâret anlaşması, sanâyi’leşmemize en büyük darbeyi vurmuşdur)
demekdedir.
Osmânlı
imperatorluğunda, İskoç masonlarının hâkimiyyeti devâm etdi. Pâdişâhlar şehîd
edildi. Vatanın ve milletin hayrına olan her işe karşı çıkıldı. İsyânlar,
ihtilâller birbirini ta’kîb etdi. Bu vatan hâinleri ile en büyük mücâdeleyi
yapan Cennet mekân Sultân Abdülhamîd hân-ı sânî oldu. Bunun için, masonlar
tarafından (Kızıl Sultân) i’lân edildi. Sultân Abdülhamîd, imperatorluğu
iktisâden yükseltiyor, pek çok mektebler ve üniversiteler açıyor, memleketi
i’mâr ediyordu. Viyanadan başka bir eşi Avrupada bulunmıyan modern tıp
fakültesi yapdırdı. 1293 [m. 1876] de Siyâsal bilgiler fakültesi yapıldı. 1297
de Hukuk fakültesi ve Sayıştayı kurdu. 1301 de yüksek mühendis mektebi ve
yatılı kız lisesi kurdu. Avrupaya tahsîl için giden talebelerin masonlar
tarafından aldatılmalarına mâni’ olmak için, Avrupalı profesörler ve fen
adamlarını, çok yüksek maâş vererek İstanbula getirtdi. Bu üniversitelerde ders
verdirdi. Kız talebelerin de, bu hocalardan fen dersleri okumasını te’mîn etdi.
Vatanına, milletine, dînine bağlı ilm ve fen adamları yetişdirdi. Terkos
gölünün suyunu İstanbula getirtdi. Bursada ipekcilik mektebini, İstanbulda
Halkalı zirâat ve baytar mektebini açdırdı. Hamidiyye kâğıd fabrikası, Kadıköy
havagazı fabrikası ve Beyrut limanı rıhtımını yapdırdı. Osmânlı sigorta
şirketini kurdurdu. Ereğli, Zonguldak kömür ocaklarını te’sîs etdi. Akl
hastahânesi ve Şişlide Hamidiyye Etfâl hastahânesi ve Dâr-ül-acezeyi yapdırdı.
Orduyu yeniden kuvvetlendirdi. Zemânında dünyânın en büyük kara ordusunu te’sîs
etdi. Eski gemileri Halice çekip, Avrupada yeni yapılan üstün evsâflı
kruvazörler, zırhlılar ile donanmayı kuvvetlendirdi. (İstanbul-Eskişehir-Ankara)
ve (Eskişehir-Adana-Bağdâd) ve (Adana-Şâm-Medîne) demiryollarını te’sîs etdi.
Osmânlı devletinde, dünyânın en büyük ve en uzun demiryolu şebekesi kuruldu.
Cennet mekânın bu eserleri bugün bile ayakdadır. Bugün tren ile seyâhat
edenler, bir başdan bir başa memleketdeki bütün tren istasyonlarının Abdülhamîd
hânın yapdırdığı istasyonlar olduğunu iftihâr ile görür.
Yehûdîler,
İngilizlerin himâyesi ve teşvîki ile Filistin topraklarında bir yehûdî devleti
kurmak istiyorlardı. Bu tehlikeyi ve siyonistlerin fe’âliyyetlerini va
arzûlarını da çok iyi bilen Abdülhamîd hân, Filistin toprağından yehûdîlere
satılmamasını emr etdi. Dünyâ siyonizm teşkilâtının reîsi Theodor Herzl ve
Haham Moşe Levi, sultân Abdülhamîdi ziyâret ederek, yehûdîler için toprak satmasını
istediler. Sultânın cevâbı, (Dünyânın bütün devletleri ayağıma gelseler ve
bütün hazînelerini dökseler, size bir karış yer vermem. Ecdâdımın kanlarıyla
aldıkları ve bugüne kadar muhâfaza edilen bu vatan, para ile satılmaz),
olmuşdur.
Yehûdîler, ittihât ve terakkî fırkası ile
işbirliği yapdılar. Bütün şer güçler, sultâna karşı birleşdiler. 1327 [m. 1909]
de tahtdan indirerek, bütün müslimânları öksüz bırakdılar. İttihât ve
terakkînin başında bulunanlar, din düşmanlarını ve masonları devletin en yüksek
mevkı’lerine getirdiler. Hattâ, Şeyh-ül-islâm yapdıkları Hayrullah ve Mûsâ
Kâzım bile mason idi. Memleketi kana buladılar. Bu İngiliz uşaklarının sebeb
oldukları, Balkan, Çanakkale, Rus ve Filistin cephelerinde, hâince, alçakca
hâzırlanmış İngiliz plânları ile, Abdülhamîd hânın yetişdirmiş olduğu, dünyânın
birinci kara ordusu yok edildi. Yüzbinlerce vatan evlâdı şehîd edildi.
İngilizlerin hîleleri ile, devletin başına geçen masonlar, vatanın en çok
birliğe ve müdâfe’aya muhtaç olduğu bir zemânda, milleti sâhibsiz bırakıp
kaçdılar. Hâin olduklarını böylece de isbât etdiler.
Osmânlı
imperatorluğunda açılan misyoner mekteblerinde ve kiliselerde aldatılan gayr-i
müslim vatandaşlar, Osmânlıya karşı ayaklandırıldı. Mekteblere muallim ve
kiliselere papaz ismi ile Avrupadan gelen siyâh cübbeli câsûslar, gazeteciler,
her geldikleri yere para, silâh ve fitne getirdiler. Büyük isyânlar oldu. Târîh
sahîfelerinde, insanlık lekesi, vahşeti olarak duran, Ermeni, Bulgar ve Yunan
mezâlimi yapıldı. Yunanlıları İzmire taşıyanlar da İngilizlerdi. Allahü teâlâ,
Türk milletine merhamet buyurarak, büyük bir istiklâl mücâdelesi sonunda,
bugünkü güzel vatanımız kurtarılabildi.
Osmânlı devleti
parçalanınca, dünyâ birbirine girdi. Osmânlı imperatorluğu tampon gibi bir
devletdi. Müslimânlar için bir hâmî ve kâfirlerin birbirlerine girmemesi için
de, bir mâni’ idi. Sultân Abdülhamîd hândan sonra, hiç bir memleketde râhat ve
huzûr kalmadı. Avrupa devletlerinde, birinci cihân harbinde, sonra ikinci cihân
harbinde, dahâ sonra da komünizm istîlâsı ve zulmü altında, kan ve katl-i âm
hiç bitmedi.
İngilizlerle
birleşip Osmânlıları arkadan vuranlar, hiç râhat yüzü görmediler. Sonra
yapdıklarına pişmân oldular. Hattâ, hutbeleri tekrar Osmânlı halîfesi adına
okutmağa başladılar. İngilizler tarafından Filistine İsrâîl devleti kurulunca,
Osmânlıların kıymeti anlaşıldı. Filistinlilerin İsrâîl zulmü altında hangi
vahşetlere uğradıklarını gazeteler yazıyor, dünyâ televizyonları gösteriyor.
1990 senesinde, Mısr hâriciye nâzırı İsmet Abdülmecîd, (Mısr en râhat ve
huzûrlu günlerini, Osmânlılar zemânında yaşadı) demişdir.
Hıristiyan Avrupa
devletlerinin ve Amerikanın menfe’atinin bulunduğu her yerde, hıristiyan
misyonerleri bulunur. Misyonerler, hıristiyanlığı yaymak, hâşâ tanrı dedikleri
Îsâ aleyhisselâma hizmet, huzûr, sulh ve sevgi götürmek gibi sözler arkasına
gizlenmiş, menfe’at avcıları, huzûr bozuculardır. Dahâ mühim vazîfeleri ise,
gitdikleri memleketleri hıristiyan devletlerine bağlamakdır. Misyonerler
gidecekleri memleketin dillerini, örf ve âdetlerini gâyet iyi öğrenirler. Her
gitdikleri devletin siyâsî, askerî, coğrâfî, iktisâdî ve dînî yapısını en ince
teferruâtına kadar öğrenerek, hıristiyan devlete jurnal ederler. Her yerde,
kendilerine dost olacak kimseleri bulur ve bunları satın alırlar. Bu kimseler,
yerli ehâlînin ismlerini taşır, fekat yâ hıristiyanlaşdırılmış bir câhil veyâ
satın alınmış bir hâindir.
Misyoner olacak
kimse, vazîfe göreceği memleketde yetişdirilir veyâ o memleketde yetişmiş bir
misyoner tarafından yetişdirilir.
Mason Reşîd
pâşanın hâzırladığı, (Gülhâne Fermânı)ndan sonra, Osmânlı devletindeki misyoner
fe’âliyyetleri artdı. Anadolunun en güzel yerlerine kolejler açıldı. Fermândan
yirmi bir sene sonra, Harputda, 1276 [m. 1859] da (Fırat Koleji) açıldı. Bu
binâ yapılırken hiç bir masrafdan kaçınılmadı. Bu arada misyonerler, Harput
ovasında 62 merkez kurmuşlardı. 21 kilise yapılmışdı. Altmışaltı ermeni
köyünden 62’sinde misyoner teşkilâtı kurulmuş ve her üç köy için bir kilise
yapılmışdı. Yediden yetmişe, bütün ermeniler müslimânlara ve Osmânlıya karşı
düşman edilmişdi. Misyoner kadınlar da, ermeni kadınlarını ve kızlarını bu
husûsda yetişdirmek için, büyük gayret sarf etmişlerdi. Meşhûr kadın misyoner
Maria A.West, dahâ sonra neşr etdiği (Romance of Mission) kitâbında,
(Ermenilerin rûhuna girdik, hayâtlarında ihtilâl yapdık) demekdedir. Bu
fe’âliyyet ermenilerin bulunduğu her yerde yapıldı. Gâziantepde, (Antep Koleji)
ve Merzifonda, (Anadolu Koleji), İstanbulda ise (Robert Koleji), bunların
başlıcalarındandır. Meselâ Merzifon Kolejinde, hiç Türk talebe yokdu. 135
talebeden 108’i ermeni, 27’si de rumdu. Bunlar leylî [yatılı] olarak Anadolunun
her yerinden toplanmış talebelerdi. Müdîri, diğerlerinde olduğu gibi, bir
râhibdi. Bu arada, Anadolu kaynamağa başladı. Ermeni komiteciler, müslimânları
insâfsızca katl ediyor, müslimân köyleri yakıyor, vatanın bekçisi ve sâhibi
Osmânlıya hayât hakkı tanımıyordu. Bu ermenilerin ta’kîbi sonucu, 1311 [m.
1893] senesinde yapdıkları büyük katl-i âmlarda komitacıların bu kolejde
yuvalandıkları, bütün fe’âliyyetlerinin hâzırlığını burada yapdıkları ve
reîslerinin Kayayan ve Tumayan adlı kolej muallimleri olduğu ortaya çıkarıldı.
Bunun üzerine misyonerler, bütün dünyâyı ayağa kaldırdılar. Bu iki hâin
ermeniyi kurtarmak için, Amerikada ve İngilterede çok büyük nümâyişler tertîb
etdiler. Bu sebeb ile, İngiltere ile Osmânlı devletinin arası açıldı. İşin
tuhafı, 1893 de, İngiliz misyonerlerin tertîb etdiği bu nümâyişlerde Merzifon
Anadolu Kolejinin müdîri de, Londrada bunların içinde idi. Anadoluda,
müslimânlara karşı yapılan katl-i âmlar, hıristiyan kitâblarında aksine
çevrilerek, yazıldı. Bu yalanlardan biri, Beyrûtda hâzırlanan (El-müncid) arabî
lugat kitâbında, Mer’aş kelimesinde yazılıdır.
Gâzî antebin sâbık
defter-i hâkânî memûru Eyyüb Sabri efendinin 1978 de İstanbulda neşr edilen
(Esâret hâtıraları) kitâbında diyor ki, (İngilizlere göre, müslimânlara zulm ve
hakâret etmek, millî bir vazîfedir. Yirmibinden fazla müslimân esîrin 1919 da,
Mısrın Abbâsiyye hastahânesinde gözleri oyulmuş, kolları, ayakları kesilmişdir.
Esîrleri anadan doğma soyarak, ingiliz binbaşının önünden geçirirlerdi. Esîrler
arasından, hoca Abdüllah efendi, hiç olmazsa edeb yerlerimizi mendil ile
örtmeye izn verin diyerek, çok yalvardı. İzn vermediler. Alay etdiler. Yafa
belediye reîsi Ömer Baytar efendi ve Akkâ mebûsu ve dördüncü ordu müfettişi
Es’ad Şâkir efendi ve bir çok âlim ve şerîfler ve Nablüs idâre meclîsi
a’zâsından Seyfeddîn efendi de aramızda idi. Geçmiş asrlardaki vahşetler ve
Engizisyon zulmleri, ingilizlerden çektiğimiz işkenceler yanında hiç kalır.
Dünyâda hiçbir milletin yapamıyacağı zilleti, alçaklığı, ingilizler yapdılar).
Misyonerler 1893
senesinde ermeni vatandaşlara 3 milyon İncîl [Kitâb-ı mukaddes] ve 4 milyon
hıristiyanlığa âid diğer kitâblardan dağıtdı. Buna göre, yeni doğan çocuklar da
dâhil, her ermeniye 7 kitâb verilmiş demekdi. Sâdece Amerikan misyonerleri
senede 285.000 dolar harcıyorlardı.
Misyonerlerin bu
muazzam parayı, din gayreti ile harcadıklarını düşünmek de saflık olur. Çünki,
misyonerler için din bir ticâretdir. Bu parayı Anadoluya, İslâmı yıkmak,
Osmânlıyı ortadan kaldırmak için sarf eden misyonerler, Türkler, ermenileri
katl ediyor, onlara yardım edelim propagandaları ile, yüzlerce mislini
toplamışlardı.
Yine o senelerde,
kolejlerde, kiliselerde, misyonerlerin aldatması ve teşvîki ve ingiliz
ordusunun muazzam yardımı ile, rum vatandaşlar da, Atinada ve Yeni-şehrde isyân
ederek, yüzbinlerce müslimânı, çocuk, kadın demeden, vahşiyâne katl etdiler. Bu
isyân, Edhem pâşanın emrindeki kuvvetlerle, 1313 [m. 1895] senesinde tenkil
[men’ ve izâle] edildi. Bu zafer, yalnız yunanlılara karşı değil, bunları
kışkırtan ingilizlere karşı kazanıldı.
İngiltere
devletini idâre eden üç temel unsur, (Kral, Parlamento ve Kilise, ya’nî West
Minister)dir. 918 [m. 1512] senesine kadar parlamento ve kralın serâyı, West
Ministerin içerisinde idi. 1512 deki büyük yangından sonra kral (Buckingham
Serâyına) taşınmış ve parlamento ile kilise aynı çatı altında kalmışdı.
İngilterede kilise ile devlet iç içedir. Kral ve kraliçelere, kilisede baş
papaz tarafından taç giydirilir.
İngiliz merkez
istatistik bürosu tarafından yayınlanan (Cem’iyyet temâyülleri) ismli rapora göre,
her yüz İngiliz bebekden yirmi üçü, gayr-i meşrû’ ilişkiler sonucu dünyâya
gelmekdedir.
7 Mayıs 1990
târîhli bir İstanbul gazetesinin, İngiliz polis kurumu Scotland Yard tarafından
neşr edilen istatistiğe dayanarak verdiği haberde, Londrada can güvenliğinin
kalmadığı, bilhâssa kadınlar için, çok tehlikeli bir şehr hâline geldiği
bildirilmekdedir. İngiliz polisinin raporuna göre, son on iki ayda, başda ırza
tecâvüz ve soygun olmak üzere, bütün suçlarda artışlar olmuşdur.
Bütün dünyâda ve
bütün dinlerde âile, meşrû olarak kadın-erkek berâberliğidir. İki erkeğin
livâta yapmasını, İngiliz kânûnları himâye etmekdedir.
12 Kasım 1987
târîhli bir İstanbul gazetesinde, (İngiliz ordusunda skandal) başlıklı haberde,
kraliçe ikinci Elizabethin muhâfız alayına yeni katılan erlerin ırzlarına,
nâmûslarına tecâvüz edildiği ve sadistçe işkence yapıldığı yazılıdır.
28 Aralık 1990
târîhli Türkiye gazetesinde neşr edilen bir araştırma yazısında, İngiltere
kiliselerinde bile Lûtî sayısının % 15’i bulduğu, Lordlar ve Avam kamarasında
ise, bu sayının, dahâ da yükseldiği bildirilmekdedir. Ahlâksızlık, İngiliz
kabinesine kadar sıçramış, Profümo skandalı gibi hâdiseler ortaya çıkmışdır.
Avrupada Lûtîlerin teşkîlatlandığı ilk ülke, İngilteredir. Bu ahlâksızlıkların
yapıldığı yerlerde bile, İngilizin İslâm düşmanlığı göze çarpar. Londranın arka
sokaklarında fuhuş, livâta ve her dürlü rezâletin yapıldığı yerler,
İslâmiyyetde mübârek olan yeşil renk ile boyandığı gibi, bu habâset yuvalarının
kapısına (Mekke) levhası asılmışdır.
İngiliz (Guardian
gazetesi), 200 bin kız çocuğunun büluğ çağına gelince, babası tarafından
tecâvüz edildiği için, mahkemeye mürâce’at ederek, koruma istediğini yazmışdır.
BBC televizyonu ise, haberinde, mahkemeye şikâyet etmiyenlerin 5 milyon olarak
tahmîn edildiğini söylemişdir.
İngiltere, toprak
dağılımı bakımından da, dünyânın en adâletsiz yapısına sâhibdir. İngiliz
köylüsünün, toprak reformları için, Lordlarla verdiği mücâdeleler, târîhlerde
yazılıdır. Bugün bile, İngiltere toprağının % 80’inin imtiyazlı sınıf denilen
azınlığın elinde olduğu bir hakîkatdir.
31 Mayıs 1992
pazar târîhli Türkiye gazetesinde diyor ki, (İngilterede iktisâdî tahrîbât
sebebi ile, hâsıl olan işsizlik ve sefâlet, intihârları artırmakdadır. İngiliz
tıb mecmûası (British medical) deki, Oksford hastahânesi iki doktorunun
tedkîkinde, her sene yüzbin ingilizin intihâra teşebbüs etdiği, bunlardan 4500
ünün öldüğü tesbît edilmişdir. Bunların yüzde 62 si genç kızdır). Jetleri,
bombaları, füzeleri ile, her sene yüzbinlerce müslimânı şehîd eden, yüzbin
vatandaşını da, intihâra sevk eden, ingilizler gibi hâin, zâlim, vahşî bir
devlet görülmemişdir.
İrlanda ise, İngilterenin başına belâ
olmuşdur. Kendi kazdıkları hıyânet çukurlarına, kendilerinin düşdüğü günleri
inşâallah hep berâber göreceğiz.
Kitâbımızın ikinci
kısmını, mübârek ismi ile bereketlenmek için, İngilizler hakkında, efrâdını
câmi’, ağyârına mâni’ en güzel ta’rîfi yapmış olan, Seyyid Abdülhakîm Arvâsînin
“rahmetullahi aleyh” şu sözleriyle bitiriyoruz:
(İslâmın en büyük
düşmanı İngilizlerdir. İslâmiyyeti bir ağaca benzetirsek, başka kâfirler,
fırsat bulunca, bu ağacı dibinden keser. Müslimânlar da, bunlara düşman olur.
Fekat, bu ağaç bir gün filiz verebilir. İngiliz böyle değildir. Bu ağaca hizmet
eder. Besler. Müslimânlar da, onu sever. Fekat, gece kimse anlamadan köküne
zehr sıkar. Ağaç öyle kurur ki, bir dahâ süremez. Vah vah çok üzüldüm, diyerek
müslimânları aldatır. İngilizin, İslâma böyle zehr salması demek, para, mevkı’
ve kadın gibi, nefsânî arzûlar karşılığında satın aldığı yerli münâfıkların,
soysuzların elleri ile, İslâm âlimlerini, İslâm kitâblarını, bilgilerini
ortadan kaldırmasıdır.)
Üçüncü
Kısm
HULÂSAT-ÜL-KELÂM RİSÂLESİ
HULÂSAT-ÜL-KELÂM RİSÂLESİ
Yûsüf Nebhânî
“rahmetullahi aleyh”[1], bu risâlesinde buyuruyor ki:
Allahü teâlâya
hamd olsun! Dilediğini ihsân ederek, hidâyete kavuşdurmakda, dilediğini
dalâletde bırakmakdadır. [Dalâletden kurtulmak, se’âdet-i ebediyyeye kavuşmak
isteyenlerin düâlarını, adâleti ile kabûl etmekdedir.] Peygamberlerin ve
seçilmişlerin en üstünü olan, efendimiz Muhammed aleyhisselâma salât ve selâm
olsun! Onun, yer yüzünde, gökdeki yıldızlar gibi parlayan Âline ve Eshâbının
hepsine de hayrlı düâlar ederiz.
Bu risâlenin
sahîfeleri az, fekat, içindeki ilmler çokdur. İlm ve akl sâhibi olanlar, insâf
ederek okurlarsa, kabûl ederler. Allahü teâlânın hidâyetine, doğru yola
kavuşanlar da, hemen inanırlar. Bu risâle, Allahü teâlânın müslimânlara ihsân
etdiği (Sırât-ı müstakîm)i, düşmanlarını bırakdığı (Dalâlet yolu)ndan
ayırmakdadır. Bu risâleye (Hulâsat-ül-kelâm fî tercîh-i dîn-il-islâm) ya’nî,
(islâm dînini seçmeye yarayan sözlerin hulâsası) ismini verdim.
Ey, kendini, ebedî
azâbdan kurtarmak ve sonsuz ni’metlere kavuşmak isteyen insan! Bu çok mühim,
çok büyük hakîkati anlamak ve kendini sonsuz azâbdan kurtaracak sebebi bulmak
için, her an, her yerde düşünsen ve son derece gayret ile çalışsan ve herkesden
yardım istesen, insan gücünün yetdiği kadar da uğraşsan, bu sebebin ehemmiyyeti
yanında, bu yapdıkların, pek küçük kalır. Hattâ, bütün dünyâ servetini ele
geçirmek için, bir kum dânesini vermeye benzer. Bu hakîkatin ehemmiyyeti, bu
kısa yazımızla anlatılamaz. Bu yazımız, aklı olana bir işâret vermek gibidir.
Aklı olan, bir işâretden maksadı anlar. Bunu tefekkür edebilmek için, ipucu
olabilecek birkaç kelime söyliyeceğim:
İnsan, alışdığı
âdetleri sever. Bunlardan ayrılmak istemez. Doğunca, süt emmeğe alışır. Bundan
ayrılmak istemez. Büyüdükçe, evine, mahallesine, şehrine alışır. Bunlardan
ayrılması, çok güç olur. Sonra, dükkânına, san’atına, çalışdığı fen işlerine ve
çoluk çocuğuna, diline, dînine alışır. Bunlardan ayrılmak istemez. Böylece,
muhtelif cemâ’atler, kavmler, milletler hâsıl olur. Şu hâlde, bir milletin
dinlerini sevmeleri, dinlerinin en hayrlı din olduğunu anladıkları için
değildir. Aklı olan, kendi dînini ve başka dinleri incelemeli, dinler arasında
hak olanı anlamalı, ona sarılmalıdır. Çünki, bâtıl dîne bağlanmak, insanı ebedî
felâketlere, dâimî azâblara götürür. Ey insan, gaflet uykusundan uyan! (Hak
dînin, hangi din olduğunu nasıl bileyim. Ben, alışdığım dînin hak din olduğuna inanıyorum.
Bu dîni seviyorum) der isen, şunu bil ki, (Din, Rabbin Peygamberler vâsıtası
ile gönderdiği emrlere ve yasaklara itâ’at etmek)dir. Bu emrler, insanın
Rabbine karşı ve birbirlerine karşı vazîfeleridir.
Mevcûd dinler
arasında, Rabbin sıfatlarını, ibâdet şekllerini ve mahlûklar arasındaki
mu’âmelâtı en fâideli olarak bildiren hangisidir? Akl, iyiyi kötüden ayıran bir
kuvvetdir. Kötüyü terk etmek, iyiyi de tedkîk etmek lâzımdır. Dîni tedkîk, onun
zuhûrunu [başlamasını], Peygamberlerini, Eshâbını ve Ümmetini ve din
büyüklerini incelemekdir. Bunları beğenirsen, o dîni seç! Aklına uy, nefsine
uyma! Nefs, âileden, arkadaşlardan, bozuk, kötü din adamlarından utanmağı ve
onlardan zarâr gelmesini ileri sürerek, seni aldatır. Fekat, bu zararlar, ebedî
azâb yanında hiçdir. Bunu iyi anlıyan kimse, elbet (Dîn-i islâm)ı tercîh eder.
Peygamberlerin sonuncusu olan Muhammed aleyhisselâma inanır. Zâten islâmiyyet,
bütün Peygamberlere îmân etmeyi emr etmekdedir. Bunların dinlerinin hak
oldukları, her Resûl gelince, evvelki dinlerin hükmleri kalmadığı gibi,
Muhammed aleyhisselâmın dîni gelince de, bütün dinlerin hükmlerinin kalmadığını
bildirmekdedir. Bir insanın, tâbi’ olduğu dînin bâtıl olduğunu anlaması ve bu
dîni terk ederek, Muhammed aleyhisselâma îmân etmesi, nefsine çok güç gelir.
Çünki nefs, Allahü teâlâya ve Muhammed aleyhisselâma ve Onun dînine düşman
olarak yaratılmışdır. Nefsin bu düşmanlığına (Hamiyyet-ül-câhiliyye) denir.
Bâtıl dindeki analar, babalar, muallimler ve kötü arkadaşlar [onların radyoları
ve televizyonları ve hükûmet adamları], nefsin bu düşmanlığını
kuvvetlendirirler. Bunun için, (Çocuğa öğretmek, taşa yazmak gibidir)
denilmişdir. Nefsin bu düşmanlığını izâle için çok çalışmak, nefs ile cihâd
etmek ve nefsi akl ile inandırmak lâzımdır. Aşağıdaki yazıları dikkat ile
okumak, bu cihâdında sana yardımcı olacakdır:
Bir dîne tâbi’
olmak, ebedî se’âdete kavuşmak ve sonsuz felâketlerden kurtulmak içindir.
Yoksa, anadan babadan kalma bir din ile öğünmek için değildir. Peygamber de,
kendisinde peygamberlik şartları bulunan ve Allahü teâlânın emrlerini kullarına
bildiren bir insandır. Böyle bir Peygambere tâbi’ olmak, Onun dînine girmek
lâzımdır. Vesenî denilen, heykellere, putlara tapanlar ve Dehrî denilen
tanrısızlar [ateistler ve masonlarla komünistler], hayvan gibidir. Nasrâniyyet
ve yehûdiyyet dinleri de, aşağıdaki sebebler ile bâtıl olmuşlardır:
1- İslâm dîninde,
Allahü teâlânın kemâl sıfatları vardır. Noksan sıfatları yokdur. İbâdetleri
yapmak gâyet kolaydır. İnsanların birbirleri ile muâmeleleri adâlet iledir.
Diğer dinlerin ibâdetleri ve birbirleri ile muâmeleleri, zemânla değişerek,
akla uygun hâlleri kalmamışdır.
2- Muhammed, Îsâ
ve Mûsâ aleyhimüsselâmın hayâtları, târîhlerden incelenirse, Muhammed
aleyhisselâmın, en necîb, asîl, en fâideli, dahâ âlim, en akllı, en üstün,
dünyâ ve âhiret bilgilerine en ârif olduğu görülür. Hâlbuki, kendisi ümmî idi.
Ya’nî hiç kitâb okumamış, kimseden birşey öğrenmemişdi.
3- Muhammed
aleyhisselâmın mu’cizeleri, diğerlerinin mu’cizeleri toplamından kat kat dahâ
çokdur. Diğerlerinin mu’cizeleri geçmiş, bitmişdir. Muhammed aleyhisselâmın
mu’cizelerinin bir kısmı, bilhâssa Kur’ân-ı kerîm mu’cizesi kıyâmete kadar
devâm etmekdedir. Ümmetinin Evliyâsının kerâmetleri de, her zemân ve her yerde
görülmekdedir.
4- Bu üç dîni bizlere
ulaşdıran haberler arasında, Muhammed aleyhisselâmı ve Onun dînini bildiren
Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîfler dahâ çok, dahâ sahîhdir. Hepsi kitâblara
geçmiş ve dünyânın her tarafına yayılmışdır. Muhammed aleyhisselâm kırk yaşında
iken, Peygamber olduğu kendisine bildirildi. Altmışüç yaşında iken vefât etdi.
Peygamberliği yirmiüç sene devâm etdi. Bütün arab yarımadası kendisine itâ’at
etdikden ve dîni her tarafa yayılıp anlaşıldıkdan ve da’veti şarkda ve garbda
işitildikden ve Eshâbı, yüzellibin oldukdan sonra vefât etdi. Vedâ’ haccını,
yüzyirmibin Sahâbî ile yapdı. Bundan seksen gün sonra vefât etdi. (Bugün
dîninizi ikmâl etdim ve üzerinize olan ni’metimi temâmladım ve dîninizin islâm
olmasını beğendim) meâlindeki, Mâide sûresinin üçüncü âyet-i kerîmesi, bu hacda
nâzil oldu. Bu Sahâbîlerin hepsi, sâdık ve emîn idi. Çoğu dinde derin âlim ve
hepsi Evliyâ idi. Resûlullahın dînini ve mu’cizelerini, yer yüzüne yaydılar.
Çünki, cihâd için, memleketlere yayıldılar. Gitdikleri yerlerdeki insanlara,
din bilgilerini ve mu’cizeleri ulaşdırdılar. Bunlar da, başkalarına
bildirdiler. Böylece, her asrın âlimleri, sonraki tabakadaki, dahâ çok âlime
bildirdi. Bunlar da, bu ilmleri ve bunları bildirenleri, binlerce kitâblara
yazdılar. Öğrendikleri hadîs-i şerîfleri, sahîh, hasen gibi, birçok kısmlara
ayırdılar. Yalancıların [ve yehûdîlerin], hadîs diyerek uydurdukları sözleri
kitâblarına sokmadılar. Bu husûsda, çok dikkatli ve hassâs davrandılar.
Bunların gayretleri ile, islâm dîni çok sağlam esâslar üzerine kuruldu ve hiç
değişdirilmeden yayıldı. Diğer dinlerin hiçbiri böyle sıhhâtli nakl edilemedi.
Sevgili
Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın mu’cizeleri ve hak Peygamber olduğunun
vesîkaları, dînin temel ve zarûrî lâzım olan bilgileri, Allahü teâlânın var
olduğu, bir olduğu ve kemâl sıfatları ve Muhammed aleyhisselâmın Peygamberliği,
sâdık ve emîn olduğu ve bütün Peygamberlerin en üstünü olduğu, insanların
öldükden sonra tekrar dirilecekleri, hesâba çekilecekleri, sırât köprüsü,
Cennet ni’metleri, Cehennem azâbları, her gün beş kerre nemâz kılmanın farz
olduğu, öğle, ikindi ve yatsı nemâzlarının farzlarının dört rek’at oldukları,
sabâh nemâzının iki rek’at ve akşam nemâzının farzının üç rek’at olduğu ve
semâda Ramezân ayının hilâli görüldüğü zemân, oruca başlamak, Şevvâl ayının
hilâli görülünce, fıtr bayramı yapmak, ömründe bir kerre hacca gitmek farz
olduğu, [kadınların, kızların, başları, saçları açık sokağa çıkmalarının ve
livâta] zinâ yapmanın harâm olduğu, şerâbın [ve çok içilince serhoş eden
alkollü içkilerin damlasının] içilmesinin ve cünüb kimsenin ve hayz hâlindeki
kadınların nemâz kılmalarının ve abdestsiz nemâz kılmanın harâm olduğu gibi
zarûrî din bilgileri, âlim ve câhil, bütün müslimânlara, doğru olarak
bildirildi. Bu bilgilerin hepsi, hiç değişdirilmeden, bizlere ulaşdırıldı.
Böyle olduğunu, insâf sâhibi olan nasrânî ve yehûdîler de bilmekdedir. Kendi
dinlerini öğrendikleri yolların böyle sağlam olmadığını kendileri de i’tirâf
etmekdedir. Muhammed aleyhisselâmın zemânının bize dahâ yakın olması ve islâm
dînini bizlere ulaşdıran âlimlerin pekçok olmaları, islâmiyyete hurâfeler,
iftirâlar karışdırılmasına mâni’ olmuşdur. Hıristiyan ve yehûdî dinleri, bu iki
ni’mete mâlik değildir. Îsâ aleyhisselâmın bi’seti [zuhûru] ile Muhammed
aleyhisselâmın bi’seti arasında [târîhcilere göre] altıyüz sene kadar zemân
farkı vardır. Çünki, Îsâ aleyhisselâmın mevlidi ile Muhammed aleyhisselâmın
Mekke şehrinden Medîneye hicreti arasında 621 sene fark vardır [diyorlar.
Hâlbuki islâm âlimlerine göre, bu fark bin senedir]. Bu uzun zemânda, dünyânın
her tarafına câhiliyyet yayıldı. Sahîh [doğru] haberleri, yanlışlarından
ayırmak da çok güçdü.
Îsâ aleyhisselâmın
da’vet zemânı uzun sürmedi. Üç sene gibi kısa zemândan sonra, Allahü teâlâ, Onu
otuzüç yaşında iken semâya çıkardı. Bu kısa zemânda da, kâfirler karşısında
za’îf ve maglûb hâlde idi. Peygamberlik vazîfesini râhat yapamadı. Yehûdîler ve
Roma hükûmeti de mâni’ oluyordu. Havârî denilen yardımcıları da, az idi.
Kendisine inanmış olan Havârîler, ancak oniki avcı idi. Hepsi za’îf kimseler
idi. Îsâ aleyhisselâm semâya çıkarıldıkdan sonra, haberler, rivâyetler
toplanarak İncîl kitâbları yazılıp, câhillerin ellerinde dolaşdı. Terceme
edilirken de değişdirildiler. Bu İncîllerde birbirlerine ve akla uymıyan çok
bilgi vardı. Hattâ, birbirlerini nakz etmekde, çürütmekdedirler. Bu hâl, aynı
İncîlin muhtelif yazmalarında da mevcûddur. Bu farklar, muhâlefetler
karşısında, her asrda papazlar toplanarak, İncîlleri tashîh etmek zorunda
kalmışlar, birçok ilâveler, çıkarmalar yapmışlar, dinden olmıyan pek çok saçma
şeyleri de karışdırmışlardır. İnsanları, bu kitâblara inanmağa zorlamışlardır.
Bunlardaki yazıların çoğu, Îsâ aleyhisselâmın ve Havârîlerin sözleri değildir.
Bunun için, muhtelif fırkalara ayrıldılar. Her asrda, yeni mezhebler meydâna
geldi. Çoğu, eskilerden ayrıldı. Hepsi de, ellerindeki İncîllerin Îsâ
aleyhisselâmın getirdiği dînin kitâbı olmadığını bilmekdedirler.
Mûsâ
aleyhisselâmın dînini ve mu’cizelerini bildiren yehûdî kitâbları da böyledir.
Buradaki zemân farkı dahâ fazladır. Mûsâ aleyhisselâm, bir rivâyetde, Muhammed
aleyhisselâmın hicretinden 2348 sene evvel vefât etdi. Aradaki câhiliyyet
asrlarında, mûsevî dîninin sahîh olarak nakli imkânsız oldu. Buhtün-nasar gibi
zâlimler de, yehûdî din adamlarını öldürdü. Bir kısmını da, Beyt-ül-mukaddesden
Bâbil şehrine esîr götürdü. Hattâ, Kudüsde, Tevrât okuyacak kimse kalmadığı
zemânlar oldu. Danyâl aleyhisselâm, Tevrâtı ezber okur ve yazdırırdı. Böylece,
değişmekden kurtardı ise de, ondan sonra, onun yazdırdıkları da değişdirildi.
Allahü teâlâya ve Peygamberlere yakışmayacak, çirkin yazılar karışdırıldı.
Muhammed
aleyhisselâmın zemânından sonra, Onun ümmeti içinde câhilliğin yayılmadığını
her millet biliyor. Hele müslimânlar arasında, ilm yükselmiş, büyük islâm
devletleri teşekkül ederek, ilmi, fenni, adâleti, insan haklarını her tarafa
yaymışlardır. Şimdi, aklı ve insâfı olan bir kimse, bu üç dîni tedkîk ederse,
elbette islâmiyyete tâbi’ olur. Çünki maksad, hak olan dîni bulmakdır. Yalan
söylemek, iftirâ etmek, islâmiyyetde harâmdır. Âyet-i kerîmeler ve hadîs-i
şerîfler, ikisini de şiddet ile yasak etmişdir. Herhangi bir kimseye iftirâ
etmek, büyük günâh olunca, Resûlullaha iftirâ etmek, katkat dahâ fenâ, katkat
dahâ harâmdır. Bundan dolayı da, Muhammed aleyhisselâmı ve mu’cizelerini
bildiren islâm kitâblarında, hiçbir yalan, hiçbir hatâ olamaz. Aklı olan,
insâflı kimsenin, inâdı bırakıp, sonu felâket olan dîni terk etmesi ve hak ve
se’âdet yolu olan dîne tâbi’ olması lâzımdır. Dünyâ hayâtı çok kısadır. Her
günü geçip hayâl olmakdadır. Her insanın sonu ölümdür. Bundan sonrası da, yâ
dâimî azâb veyâ ebedî ni’metlerdir. Bunların vaktleri, herkese sür’at ile
yaklaşmakdadır.
Ey insân! Kendine merhamet et! Aklından
gaflet perdesini kaldır! Bâtılın bâtıl olduğunu görerek, ondan kurtulmağa
çalış! Hakkın hak olduğunu da görerek, ona tâbi’ ol, sarıl! Vereceğin karâr,
çok büyük, çok mühimdir. Vakt ise, çok azdır. Muhakkak öleceksin! Öldüğün vakti
düşün! Başına geleceklere hâzırlan! Hakka tâbi’ olmadıkca, ebedî azâbdan
kurtulamazsın! Son pişmânlık fâide vermez. Son nefesde hakkı tasdîk etmek kabûl
olmaz. Fekat, müslimânın günâhlarına tevbe etmesi, kabûl olur. O gün, Allahü
teâlâ, (Kulum! Sana akl nûrunu vermişdim. Bunun ile, beni anlamanı, bana ve
Peygamberim Muhammed aleyhisselâma ve Onun getirdiği islâm dînine îmân etmeni
emr etmişdim. Bu Peygamberin geleceğini, Tevrâtda ve İncilde haber vermişdim.
İsmini ve dînini her memlekete yaydım. İşitmedim diyemezsin. Gece gündüz, dünyâ
kazancı için, dünyâ zevkleri için çalışdın. Âhiretde başına gelecekleri hiç
düşünmedin. Gaflet içinde iken, mevtin pençesine düşdün) derse, ne cevâb
vereceksin?
Ey insan! Başına
gelecekleri düşün! Ömrün tükenmeden, aklını başına topla! Etrâfında gördüğün,
konuşduğun, sevdiğin, korkduğun kimselerin hepsi, birer birer öldüler. Birer
hayâl gibi, gelip gitdiler. İyi düşün! Ebedî ateşde yanmak, ne büyük azâbdır!
Sonsuz ni’metler içinde yaşamak ise, ne büyük ni’metdir. Bunlardan birini
seçmek, şimdi senin elindedir. Herkesin sonu, bu ikisinden biri olacakdır.
Bundan kurtulmak imkânsızdır. Bunu düşünmemek ve tedbîr almamak, büyük câhillik
ve cinnetdir. Allahü teâlâ, hepimizi akla tâbi’ olanlardan eylesin! Âmîn.
(Kavl-üs-sebt fî
redd-i alâ deâvil-protestanet) kitâbında diyor ki: Allâme Rahmetullah
efendi[1], (İzhâr-ül-hak) kitâbında buyuruyor ki: İslâmiyyet başlamadan evvel,
hiçbir yerde, hakîkî Tevrât ve hakîkî İncîl yok idi. Şimdi mevcûd olanlar,
doğru ile yalan karışık haberlerden meydâna getirilmiş târîh kitâblarıdır.
Kur’ân-ı kerîmde bildirilen, Tevrât ve İncîl, şimdi mevcûd olan Tevrât ve İncîl
ismlerindeki kitâblar değildir. Bunlardaki bilgilerden, Kur’ân-ı kerîmin tasdîk
etdikleri doğrudur. Red etdikleri doğru değildir. Kur’ân-ı kerîmde
bildirilmiyenleri hakkında, doğru ve yanlış demeyiz. Dört İncîlin, Allah kelâmı
olduğunu bildiren, bir sened mevcûd değildir. Hindistânda konuşduğu İngiliz
papazı da, bunu kabûl etmiş ve mîlâdî 313 senesine kadar, dünyâda meydâna gelen,
büyük karışıklıklarda, bu senedler gayb oldu demişdir. Horn, İncîl tefsîrinin
ikinci cildinde ve târîhci Mocheim[2], 1332 [m. 1913] baskılı târîhinin birinci
cildi, 65. ci sahîfesinde ve Lardis, İncîl tefsîrinin beşinci cildi, 124. cü
sahîfesinde, İncîllerde ilâveler, değişiklikler yapıldığı yazılıdır. Cîrum[3]
diyor ki, (İncîli [Kitâb-ı mukaddesi] terceme edeceğim zemân, birbirlerine
benzemediklerini gördüm). Adam Clarke[4], tefsîrinin birinci cildinde diyor ki,
(İncîlin latinceye tercemeleri yapılırken, çok değişikliklere uğradı. Birbirine
uymıyan ilâveler yapıldı). Katolik Ward[1], 1841 baskılı kitâbının onsekizinci
sahîfesinde diyor ki, (Şarkdaki mülhidler, İncîlin çok yerini değişdirdiler.
Protestan papazları, kral birinci Jamese verdikleri raporda, düâ kitâbımızdaki
Zebûrlar, ibrânî olanlara benzemiyor. İlâve, çıkarma ve tebdîl olarak, ikiyüze
yakın değişiklik vardır). Protestan papazları, bunu dahâ da değişdirdiler.
Rahmetullah efendinin kelâmı burada temâm oldu. (İzhâr-ül-hak) kitâbında, böyle
nice misâller bildirilmekdedir. İzzeddîn Muhammedînin (El-fâsılu-beynel-hak
vel-bâtıl) ve Abdüllâh-i Tercümânın (Tuhfe-tül-erîb) kitâblarında da,
İncîllerdeki değişikliklerin misâlleri yazılıdır.
Bütün papazlar
biliyor ki, Îsâ aleyhisselâm, birşey yazmadı ve yazılı birşey bırakmadı, bir
kimseye de yazdırmadı. Dînini yazılı olarak bildirmedi. Semâya çıkarıldıkdan
sonra, Îsevîler arasında ayrılıklar başladı. Birleşerek din bilgilerini tesbît
etmediler. Sonradan, elliden fazla İncîl yazıldı. Bunlar arasından dördü
seçildi. Îsâ aleyhisselâmdan sekiz veyâ oniki sene sonra, Filistinde süryânî
lisânında (Matta) İncîli yazıldı. Bu İncîlin bu nüshası yokdur. Yunânî
tercemesi denilen nüshası mevcûddur. (Markos) İncîli, otuz sene sonra, Romada
yazıldı. (Luka) İncîli, yirmisekiz sene sonra, İskenderiyyede, yunânî olarak
yazıldı. (Yuhannâ) İncîli, otuzsekiz veyâ altmışbeş sene sonra, Efsûs şehrinde
yazıldı. Hepsinde, rivâyetler ve hikâyeler ve Îsâ aleyhisselâmdan sonra hâsıl
olan ba’zı şeyler yazılıdır. Luka ve Markos, Havârîlerden değildiler.
Başkalarından işitdiklerini yazdılar. Bunları yazanlar, kitâblarına İncîl
demedi. Târîh kitâbı dediler. Sonra terceme edenler, İncîl dediler.
İşbu
(Kavl-üs-sebt) kitâbı, bir protestan papazının, arabî olarak Mısrda yazıp
basdırdığı (Ekavîl-ül-Kur’âniyye) kitâbına cevâb olarak, seyyid Abdülkâdir
İskenderânî tarafından 1341 [m. 1923] senesinde yazılmış, 1990 senesinde
(Hakîkat Kitâbevi) tarafından, arabî (Es-sırât-ül-müstekîm) ve
(Hulâsat-ül-kelâm) kitâbları ile birlikde basdırılmışdır.
Türkçe
(Îzâh-ul-merâm) kitâbında diyor ki:
Asl İncîl, ibrânî
lisânında idi ve yehûdîler, Îsâ aleyhisselâmı i’dâm etmek için,
yakaladıklarında, onu imhâ etdiler. Îsâ aleyhisselâmın da’vet zemânı olan üç
senede, bir sûreti yazılmamışdı. Hıristiyanlar, asl İncîli inkâr ediyorlar.
Bunların İncîl dedikleri dört kitâbda, hiçbir ibâdet mevcûd değildir. Yalnız
Îsâ aleyhisselâmın yehûdîlerle olan münâkaşaları yazılıdır. Hâlbuki, din
kitâbı, ibâdetleri bildiren kitâb demekdir. Tevrâta göre ibâdet ediyoruz
derlerse, yevm-i septe [Cumartesi gününe] ehemmiyyet vermek, sünnet olmak, her
sabâh ve akşam ayakda düâ etmek, ma’lûm günlerde oruc tutmak, kadını boşamak
haklarına mâlik olmak ve hınzır eti yimemek gibi, Tevrâtın mühim emrlerini
niçin yapmıyorlar? Bunların terk edilmesi için, İncîllerinde bir haber de
yokdur. Hâlbuki, Kur’ân-ı kerîmde, her ibâdet, güzel ahlâk, hukûk, ticâret,
zırâ’at ve fen bilgilerine teşvîk, uzun bildirilmişdir. Cismânî ve rûhânî her
müşkilât hâl edilmişdir.
Şâirler, edîbler,
kâfirler, bindörtyüz seneden beri, çok çalışdıkları hâlde, Kur’ân-ı kerîmin bir
âyetinin benzerini söyleyemediler. Kelimeleri arabî olup, her yerde
kullanıldığı hâlde, bir âyetinin benzerinin söylenememesi, onun mu’cize
olduğunu göstermekdedir. Muhammed aleyhisselâmın diğer mu’cizeleri bitmiş,
yalnız ismleri kalmış, Kur’ân-ı kerîm ise, her zemân ve her yerde, güneş gibi
parlamakdadır. Her derde ilâc ve dermân olmakdadır. Allahü teâlâ, bütün
kullarını mes’ûd etmek için, onu Habîb-i ekremine ikrâm ve inzâl buyurmuşdur.
Sonsuz lutf ve merhameti ile, tahrîf ve tebdîlden hıfz ve himâye eylemişdir.
Diğer kütüb-i semâviyye için, böyle bir va’dde bulunmamışdır. [Allahü teâlâ,
Kur’ân-ı kerîmi, sevgili Peygamberi Muhammed aleyhisselâma, Cebrâîl ismindeki
melek ile, parça parça, yirmiüç senede gönderdi. Birinci halîfe Ebû Bekr
“radıyallahü teâlâ anh” da, Allahü teâlânın gönderdiği bu âyetleri, bir araya
cem’ etdirip, yazdırdı. Böylece, (Mushaf) denilen büyük bir kitâb meydâna
geldi. Otuzüçbin Sahâbî, bu Mushafın, Muhammed aleyhisselâmın bildirdiğinin
aynı olduğuna, sözbirliği ile karâr verdi. (Rıyâd-un-nâsıhîn) 375. ci
sahîfesinde diyor ki, (Kur’ân-ı kerîmde 6236 âyet vardır). Ba’zı büyük âyetler,
küçük âyetlere ayrılınca, âyet adedi çoğalmakdadır. Böylece, âyet adedi 6366
olan Mushaflar mevcûddur. Muhammed aleyhisselâm, Kur’ân-ı kerîmin hepsini
Eshâbına îzâh etdi, açıkladı. İslâm âlimleri, Eshâb-ı kirâmdan işitdiklerini
yazdılar. Binlerce tefsîr kitâbları meydâna geldi ve her memlekete yayıldı.
Şimdi, dünyânın her yerindeki Kur’ân-ı kerîmler, birbirlerinin aynıdır.
Aralarında, bir harf, bir nokta bile fark yokdur.]
Bütün
Peygamberlerin dinleri, kendi zemânlarının ihtiyâclarına uygun olduğundan,
birbirlerinden farklı idi. Fekat, hepsinde, îmân edilecek şeyler aynı idi.
Hepsi, Allahü teâlânın bir olduğunu, öldükden sonra, tekrâr dirilmek olduğunu
bildirdiler. Tesniyenin dördüncü faslının otuzdokuzuncu âyetinde (Yerlerin ve
göklerin sâhibi birdir, başka yokdur), altıncı faslında, (Ey İsrâîl dinle!
Allahımız, Rabbimiz birdir) ve (Sıfr-ül-mülûk-i sâlis)de, Süleymân aleyhisselâm
Beyt-ül-mukaddesi (Kudüsdeki Mescid-i aksâyı) inşâ edince, (Ey İsrâîlin Allahı!
Yerde ve göklerde, senin gibi Rab yokdur. Sen yerlere ve göklere sığmazsın.
Nerde ki, bu yapdığım eve) dediği yazılıdır. (Sıfr-ül-mülûk-il-evvel)de (Samoil
1)in onbeşinci faslının 29.cu âyetinde, (Samoil) Peygamberin (İsrâîlin azîzi,
ya’nî ilah ve ma’bûdu, yalan söylemez ve nedâmet etmez. Çünki O, insan
değildir) dediği yazılıdır. (Eş’iyâ) Peygambere âid olduğu söylenen kitâbın
kırkbeşinci bâbında, (Benim Rab! Benden gayrı Allah yokdur. Nûru ve zulmeti
yaratan, hayrı, şerri halk eden Ben’im) demekdedir. Mattâ İncîlinin ondokuzuncu
bâbında, (Bir kimse, ona dedi ki, ey iyi muallim! Ne iyilik yapayım ki, ebedî
hayâta nâil olayım? Ona cevâb olarak, bana niçin iyi diyorsun? Birden gayrı iyi
yokdur. O Allahdır. Ebedî hayâta kavuşmak istersen, Onun nasîhatlarını yap!)
dediği yazılıdır. Markosun onikinci bâbında, (Kâtiblerden biri, birinci emr
nedir) dedi. Îsâ aleyhisselâm, ona cevâb olarak, (Emrlerin birincisi, Rabbimiz
birdir. Bütün kalbin ile, bütün tâkatın ile, Rabbini sev!) demekdedir. Muhammed
aleyhisselâm da, böyle buyurdu.
Muhammed
aleyhisselâmı tekzîb eden [inanmıyan] kimse, bütün Peygamberlere inanmamış
olur. (Ekânîm-i selâse) denilen (Teslîs)e [üç Tanrıya] inanmak, bütün
Peygamberleri tekzîb olmakdadır. Teslîs akîdesi, Îsâ aleyhisselâmın semâya
urûcundan çok zemân sonra zuhûr etdi. Bundan önce, (Nasârâ) da, (Tevhîd)
akîdesinde idiler ve Tevrât ahkâmını icrâ ediyorlardı. Putperestlerden çoğu ve
Yunan feylesofları nasrânî olunca, eski i’tikâdlarından teslîsi de nasrânîliğe
karışdırdılar. Nasârâ dînine, teslîs akîdesini ilk karışdıran, mîlâdın ikiyüz
senesinde (Sebliyûş) isminde bir papaz olduğu ve bu sebeble, çok kan döküldüğü,
fransızca (Kurret-ün-nüfûs) kitâbında ve arabî tercemesinde uzun yazılıdır. O
zemân, birçok âlimler, tevhîdi müdâfea etdi ve Îsâ aleyhisselâmın bir insan ve
Peygamber olduğunu bildirdiler. Üçyüz senelerinde, İskenderiyyede, Aryüs,
tevhîdi i’lân ve teslîsin fâsid ve bâtıl olduğunu neşr etdi. 325 senesinde,
büyük Kostantinin İznikde topladığı papazlar meclisinde, tevhîd red ve Aryüs
tard [aforoz] edildi. Teslîsin üçüncü tanrısı dedikleri, (Rûh-ul-kuds)ün ne
olduğunu kendileri de bilmiyorlar. Îsâ aleyhisselâm, annesi (Meryem-i azrâ)nın batnında,
Rûh-ul-kudsden meydâna geldi diyorlar. İslâmiyyetde Rûh-ul-kudsün, Cebrâîl
isminde melek olduğu bildirildi[1].
Şemseddîn Sâmî beğ
1316 [m. 1898] târîhli [Kâmûs-ül-a’lâm) kitâbında diyor ki: İslâm dîninin
peygamberi, Muhammed aleyhisselâmdır. Babası Abdüllah, dedesi Abdülmuttalib bin
Hâşim bin Abd-i Menâf bin Kusay bin Kilâbdır. Târîhcilere göre, mîlâdın 571. ci
senesinde, Nisan ayının yirmisine rastlıyan, Rebî’ul-evvel ayının onikinci
pazartesi gecesi, sabâha karşı, Mekke şehrinde dünyâya gelmişdir. Annesi,
Vehebin kızı Âmine, Âminenin babası da, Abd-i Menâf bin Zühre bin Kilâbdır.
Kilâb, Peygamberimizin babası olan Abdüllahın büyük dedesidir. Abdüllah,
ticâret için Şâma gidip, avdetinde Medîne civârında (Dâr-ün-nâbiga)da vefât
etdi. Yirmibeş yaşında idi. Oğlunu göremedi. Beş sene, süt annesi Halîmenin
kabîlesinde kaldı. Bu Benî Sa’d kabîlesi, Arabistânın en fasîh, en güzel
konuşan kabîlesi idi. Bunun için, Muhammed aleyhisselâm pek fasîh konuşurdu.
Altı yaşında iken, Âmine, oğlunu Medînedeki dayılarına götürüp, orada vefât
etdi. Dadısı, Ümm-i Eymen kendisini Mekkeye getirip, Abdülmuttalibe teslîm
etdi. Sekiz yaşında iken Abdülmuttalib de vefât ederek, amcası Ebû Tâlibin
evinde kaldı. Oniki yaşında iken, Ebû Tâlib ile, ticâret için Şâma gitdi. Onyedi
yaşında iken, amcası Zübeyr Yemene götürdü. Yirmibeş yaşında iken, Hadîce
“radıyallahü anhâ”nın kervânı ile, ticâret için, Şâma gitdi. Aklı, edebi, güzel
ahlâkı ve çalışkanlığı ile meşhûr oldu. İki ay sonra, Hadîce ile izdivâc
eyledi. Kırk yaşında iken, Cebrâîl isminde melek gelerek, peygamber olduğu
bildirildi. En evvel Hadîce, sonra Ebû Bekr ve çocuk olan Alî ve Zeyd bin
Hârise îmân etdi. Kırküç yaşında iken, herkesi dîne da’vet etmesi emr olundu.
Müşrikler, ezâ, cefâ etdiler. Elliüç yaşında iken, Allahü teâlânın izni ile
Medîne-i münevvereye hicret etdi. Mîlâdın 622. ci senesi Eylül ayının yirminci
ve Rebî’ul-evvelin sekizinci pazartesi günü, Medînenin Kubâ köyüne geldi.
Hazret-i Ömer halîfe iken, bu senenin Muharrem ayının birinci günü, (Hicrî
kamerî) sene başı kabûl edildi. Temmûz ayının onaltıncı cum’a günü idi. Eylülün
yirminci günü de, (Hicrî şemsî) sene başı oldu. 623. cü mîlâdî sene başı, hicrî
şemsî ve kamerî senelerin birincisinde oldu. Kâfirlere karşı gazâ ve cihâd
yapılması emr edilince, hicretin ikinci senesinde (Bedr gazâsı) oldu. 950
kâfirden elli kişi katl ve 44 ü esîr edildi. Üçüncü senede (Uhud gazâsı) oldu.
Kâfirler üç bin, müslimânlar 700 kişi idi. 75 Sahâbî şehîd oldu. Bu senede,
kadınların örtünmelerini emr eden âyetler nâzil oldu. Dördüncü senede (Hendek
gazâsı), beşinci senede (Benî Mustalak gazâsı) oldu. Altıncı senede (Hayber
gazâsı) ve Hudeybiyede (Bî’at-ül-rıdvân) anlaşması oldu. Yedinci senede Bizans
hükümdârı Kaysere ve Îrân şâhı Kisrâya islâma da’vet mektûbları gönderildi. Sekizinci
senede Herakliyüsün rum ordusu ile (Mûte gazvesi) oldu ve (Mekke feth) edildi
ve (Huneyn gazâsı) oldu. Dokuzuncu senede, (Tebük gazâsı)na gidildi. Onuncu
senede (Vedâ’ haccı) yapıldı. Onbirinci senesinde, onüç gün hummâ hastalığı
olup, Rebî’ul-evvelin onikinci pazartesi günü, mescidine bitişik odasında, 63
yaşında vefât etdi.
Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem” dâimâ güler yüzlü, tatlı sözlü idi. Mübârek
yüzünde nûr parlardı. Görenler, âşık olurdu. Hilmi, sabrı, güzel ahlâkı,
binlerce kitâbda yazılıdır. Hadîceden “radıyallahü anhâ” iki erkek, dört kız
evlâdı oldu. Mısrlı Mâriyeden de bir oğlu oldu. Fâtımadan mâadâsı kendisi
hayâtda iken vefât etdiler. (Kâmûs-ul-a’lâm)ın yazısı burada temâm oldu.
İmâm-ı Gazâlî,
(Kimyâ-yı seâdet) kitâbında diyor ki, (Allahü teâlâ, kullarına, peygamberler
gönderdi. Bu büyük insanlar vâsıtası ile, kullarına, se’âdete ve felâkete sebeb
olan şeyleri bildirdi. Peygamberlerin en yükseği, en üstünü ve sonuncusu,
(Muhammed) aleyhisselâmdır. Bütün insanlara, her millete peygamberdir. Dünyânın
her yerinde, herkesin O yüce Peygambere inanması ve Ona tâbi’ olması lâzımdır).
SONSÖZ
Hulâsa, (Din)
demek, Allahü teâlânın râzı olduğu şeyleri ve yapılması lâzım olan ibâdetleri
ve dünyâda ve âhiretde se’âdete kavuşmağı öğretmek için, Allahü teâlâ
tarafından Peygamberlere bildirilen ahkâm demekdir. İnsanların, noksan aklları
ile söyledikleri evhâm ve hayâllere din denmez. Akl, dînin emr ve yasaklarını
anlamağa ve bunlara uymağa yarar. Emr ve yasaklardaki esrârı ve bunların
hakîkatlerini, sebeblerini anlıyamaz. Bunların üzerinde fikr yürütemez. Bu
hikmetler, Allahü teâlânın, Peygamberlere bildirmesi ile ve Evliyânın
kalblerine ilhâm ve tecellî olunması ile öğrenilir. Bu da, ancak Allahü teâlâ
tarafından ihsân olunur.
Şimdi, dünyâ ve
âhiret se’âdetine kavuşmak ve Allahü teâlânın rızâsını kazanmak için, müslimân
olmak lâzımdır. Müslimân olmıyana (Kâfir) denir. (Müslimân olmak) için, (Îmân
etmek) [inanmak] ve (İbâdet etmek) lâzımdır. İbâdet, bütün sözlerini ve
işlerini Muhammed aleyhisselâmın dînine uydurmak demekdir. İbâdetleri hiçbir
menfe’at düşünmiyerek, yalnız Allahü teâlânın emri olduğu için, yapmak
lâzımdır. (Ahkâm-ı islâmiyye), Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde
bildirilmiş olan (ahkâm) [emrler ve yasaklar] demek olup, fıkh, ya’nî ilm-i hâl
kitâblarından öğrenilir. Ahkâm-ı islâmiyyeyi ya’nî her müslimânın yapması ve
sakınması emr edilen ahkâmı, öğrenmek, erkeklere de, kadınlara da (Farz-ı
ayn)dır. Bunlar, insânları, rûhî ve bedenî hastalıklardan muhâfaza eden
devâlardır. Tıb, san’at, ticâret ve hukûk bilgilerini öğrenmek için, liselerde
ve üniversitelerde, senelerce çalışıldığı gibi, (İlm-i hâl) kitâblarını ve
arabî lisânını öğrenmek için de, senelerce çalışmak lâzımdır. Bunları
öğrenmiyenler, ingiliz câsûslarının ve bunlara aldanmış ve satılmış olan din
adamı şeklindeki münâfıkların ve zâlim, hâin devlet adamlarının yalanlarına,
iftirâlarına aldanarak, dünyâda ve âhiretde felâketlere, azâblara
sürüklenirler.
(Kelime-i
şehâdet)i söylemeğe ve inanmağa (Îmân) denir. Söyliyen ve ma’nâsını bilip
inanan kimseye (Mü’min) denir. (Kelime-i şehâdet) (Eşhedü en lâ ilâhe illallah
ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve resûlüh)dür. Ma’nâsı, (Allahdan başka ilah
[ma’bûd] yokdur ve Muhammed aleyhisselâm, Onun kulu ve bütün insanlara
gönderdiği resûlüdür). Ondan sonra hiç Peygamber gelmiyecekdir, demekdir.
(Merâkıl-felâh) kitâbının Tahtâvî hâşiyesinde, kazâ nemâzları sonunda diyor ki,
(Allahü teâlânın, yalnız var olduğuna inanmak kâfî değildir. Şerîki var diyen
kâfirler de, var olduğuna inanıyor. Mü’min olmak için, hem var olduğuna, hem
de, [bir, diri, kâdir, âlim, irâde sâhibi gibi] sıfatları olduğuna, herşeyi
gördüğüne ve işitdiğine ve Ondan başka yaratıcı olmadığına da inanmak
lâzımdır). Muhammed aleyhisselâmın, (Resûl=Peygamber) olduğuna inanmak demek, her
sözünün, Allahü teâlâ tarafından Ona bildirilmiş olduğuna inanmakdır. Allahü
teâlâ, (İslâmiyyet)i, ya’nî îmân ve amel bilgilerini Kur’ân-ı kerîm vâsıtası
ile, Ona bildirdi. Yapmak için olan emrlere (Farz) denir. Yasaklara (Harâm)
denir. İkisine birden (Ahkâm-ı islâmiyye) denir. Bir insan, müslimân olur
olmaz, insanlar arasına yayılmış olan islâm bilgilerini öğrenmesi, ona hemen
farz olur. Bunları öğrenmeğe ehemmiyyet vermezse, öğrenmeğe lüzûm yok derse,
îmânı gider, (Kâfir) olur. Kâfir olarak ölen bir kimsenin, âhiretde hiç afv
olunmıyacağı ve Cehennemde ebedî, sonsuz yanacağı âyet-i kerîmelerde ve hadîs-i
şerîflerde, açıkca bildirilmişdir. (Müjdeci Mektûblar) kitâbımızdaki 266. cı
mektûbda da uzun yazılıdır. Îmânı gidene (Mürted) denir. Kur’ân-ı kerîme ve
hadîs-i şerîflere, doğru olarak inananlara (Ehl-i sünnet) denir. Allahü teâlâ,
çok merhametli olduğu için, herşeyi açık olarak bildirmedi. Ba’zılarını kapalı
olarak bildirdi. Kur’ân-ı kerîme ve hadîs-i şerîflere inanıp da, ba’zı
yerlerine, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri gibi ma’nâ vermiyenlere
(Mezhebsiz) denir. Mezhebsizlerden, yalnız kapalı bildirilmiş olan îmân
bilgilerine yanlış ma’nâlar verene (Bid’at ehli) veyâ (Sapık) müslimân denir.
Açık bildirilmiş olanlara yanlış ma’nâ verene (Mülhid) denir. Mülhid, kendini
müslimân bilir ise de, kâfirdir. Bid’at sâhibi kimse, kâfir değildir. Fekat,
muhakkak Cehennemde çok azâb görecekdir. Ehl-i sünnet âlimlerinin hak yolda
olduklarını, üstünlüklerini bildiren kitâblar arasında, Sûdânlı, fazîletli Muhammed
Süleymân efendinin (Mahzen-ül-fıkh-il-kübrâ) kitâbı çok kıymetlidir. Müslimân
olmadığı hâlde, müslimân görünerek, açık bildirilmiş olan bilgilere, kendi
aklına, fen bilgilerine göre bozuk ma’nâlar vererek, müslimânları aldatan
kâfirlere (Zındık) denir.
Ehl-i sünnet
âlimleri, ahkâm-ı islâmiyyenin kapalı bildirilmiş olan kısmlarından,
ba’zılarını, farklı anladılar. Böylece, amelde, ya’nî ahkâm-ı islâmiyyeye
uymakda, dört ayrı mezheb meydâna geldi. Bunlara, (Hanefî), (Mâlikî), (Şâfi’î)
ve (Hanbelî) mezhebleri denir. Bu dört mezhebin îmânları aynıdır. İbâdet
yapmakda biraz farklıdırlar. Birbirlerini din kardeşi bilirler. Her müslimân,
dilediği mezhebi seçerek, bunu taklîd eder. Her işini, seçdiği mezhebe göre
yapar. Müslimânların, dört mezhebe ayrılmaları, Allahü teâlânın rahmetidir.
Müslimânlara büyük merhametidir. Bir müslimân, kendi mezhebine göre ibâdet
yaparken, bir zahmet, bir meşakkat hâsıl olursa, başka bir mezhebi taklîd
ederek, bu işi kolayca yapar. Başka mezhebi taklîd edebilmek için lâzım olan şartlar
(Se’âdet-i Ebediyye) kitâbında yazılıdır.
İbâdetlerin en
mühimmi nemâzdır. Nemâz kılanın, müslimân olduğu anlaşılır. Nemâz kılmıyanın,
müslimân olduğu şübhelidir. Bir kimse, nemâza ehemmiyyet verir, fekat özrü
olmadığı hâlde, tenbellikle terk ederse, Mâlikî, Şâfi’î ve Hanbelî
mezheblerinde, mahkemece katl olunur. Hanefîde, nemâza başlayıncaya kadar habs
olunur ve acele kazâ etmesi emr olunur. (Dürr-ül-müntekâ) ve (İbni Âbidîn)de ve
Hakîkat Kitâbevinin neşr etdiği (Kitâb-üs-salât)da diyor ki, (Beş vakt nemâzı,
özrsüz terk etmek ve vaktinde kılmamak, birbirinden ayrı iki büyük günâhdır.
Terk etdiği için kazâ etmek, vaktinde kılmadığı için, hac veyâ tevbe etmek
lâzımdır). Kazâ etmeyenin tevbesi zâten kabûl olmaz. Her gün, beş farz
nemâzından evvel ve sonra kılınan (revâtib sünnetler) yerine de kazâ kılıp,
büyük günâhdan kurtulmak lâzımdır. Farz borcu varken, hiçbir sünnetinin ve
nâfile nemâzlarının, sahîh olsalar bile, kabûl olmıyacağı, ya’nî, Allahü
teâlânın va’d etdiği sevâblara, fâideli şeylere kavuşamıyacağı, mu’teber
kitâblarda yazılıdır. Bu yazılar, (Se’âdet-i Ebediyye) kitâbımızda
bildirilmişdir. Nemâzı özr ile fevt etmek, kaçırmak, (günâh) olmaz ise de,
kılamadığı farzları da, acele kazâ etmesi, dört mezhebde de lâzımdır. Ancak,
Hanefîde, nafaka temîni için çalışacak zemân kadar ve revâtib sünnetleri ve
hadîs-i şerîflerde bildirilmiş olan nâfile nemâzları kılacak zemân kadar
gecikdirmesi câiz olur. Ya’nî, kazâları, bu sebeblerle gecikdirmemesi, iyi
olur. Özr ile fevt edilmiş farz borcu olanın, revâtib sünnetleri ve nâfileleri
kılması, diğer üç mezhebde câiz değildir, harâmdır. Özr ile fevt edilmiş
nemâzlar ile özrsüz terk edilmiş nemâzları birbiri ile karışdırmamalıdır. Aynı
olmadıkları, (Dürr-ül-muhtâr)da ve (İbni Âbidîn)de ve (Dürr-ül-müntekâ)da ve (Merâkıl-felâh)ın
Tahtâvî şerhinde ve (Cevhere)de açık yazılıdır. [Köyde, yolda, nemâz kılmak
için kıble cihetini bilmek lâzımdır. Bunun için, güneş gören bir toprağa bir
çubuk dikilir. Yâhud bir ipin ucuna anahtar, taş gibi bir şey bağlanıp
sarkıtılır. Takvîm yaprağında yazılı (Kıble sâati) vaktinde, çubuğun, ipin
gölgesi kıble istikâmetini gösterir. Gölgenin güneşe karşı tarafı kıble ciheti
olur.]
13 Eylül 1996 günü İstanbulda çıkan
(Türkiye) gazetesinde diyor ki:
Batılı islâm
düşmanları yeri geldiğinde, kaba kuvvet ile, yeri geldiğinde çeşidli oyunlarla
elde etdikleri islâm devletlerini, islâm milletlerini asrlarca sömürdüler. Bu
ülkelerin, yer üstü, yer altı ne kadar servetleri varsa bunları alıp
götürdüler. Ayrıca ma’nevî yönden hem dinlerini, hem de dillerini, örf ve
âdetlerini kaybetdirdiler. Bu islâm düşmanı sömürgeci devletlerin başını
İngiltere çekiyordu.
İngiliz
sömürgelerinin en önemlisi, Hindistan idi. İngilizlere dünyâ hâkimiyetini
te’mîn eden, onun, nihâyetsiz tabîî servetleridir. Sâdece birinci dünyâ
harbinde, ingiltere bu ülkeden, birbuçuk milyon asker ve bir milyar rupye nakdî
para almışdır.
Bunların çoğunu
Osmânlı Devletini parçalamak için kullanmışdır. Barış zemânında ise,
İngilterenin muazzam sanâyı’ini yaşatan, ingiliz ekonomisini ve mâliyesini
takviye eden Hindistandır.
Hindistanın diğer
sömürgelerine nazâran çok önemli olmasının iki sebebi vardı: Birincisi, dünyâyı
sömürmelerine en büyük mâni’ olarak gördükleri İslâmiyyetin Hindistanda
yayılması ve burada müslimânların hâkim olmasıdır. İkincisi, Hindistanın tabîî
zenginlikleridir. Hindistanı elde tutabilmek için, Hindistan yolu üzerinde
bulunan bütün İslâm ülkelerine saldırmış, fitne ve fesâd tohumları ekerek,
kardeşi kardeşe kırdırmış ve bu ülkelere hâkim olarak, bütün tabîî zenginliklerini
ve millî servetlerini hep kendi memleketine taşımışdır.
Osmânlı
imperatorluğundaki hareketleri titizlikle tâkib etmek ve çeşidli siyâsî
oyunlarla Osmânlıları Ruslarla harbe sokarak, Hindistana yardım elini
uzatamıyacak hâle getirip, parçalamak ve yok edip, işgâl etmek, ingiliz
siyâsetinin esâsı idi.
İngilizler,
Osmânlı-Rus harbi sırasında, Hindistanı, İngiltere krallığına bağlı bir devlet
i’lân etdiler. Meşhûr masonlardan Mithâd Pâşanın Osmânlı devletini harbe
sokması, İslâmiyyete yapdığı zararların en büyüğü oldu. Sultân Abdül’azîz Hânın
şehîd edilmesi de, İngilizlerin oyunu idi.
İngilizler, kendi
yetişdirdikleri adamları Osmânlı devletinde önemli makâmlara getirmişlerdi. Bu
devlet adamları, ismi Osmânlı, fikri ve zikri İngiliz idiler. Bunların en
meşhûrlarından Mustafâ Reşîd Pâşa son sadra’zamlığında, altı günlük sadra’zam
iken, 28.10.1857 de İngilizlerin Hindistan müslimânlarına yapdığı büyük Delhî
katliâmını tebrîk etdi. Dahâ önce de, Hindistandaki İngiliz zulmüne karşı
ayaklanan müslimânları basdırmak için, İngiltereden gelen yardımın Mısrdan
geçirilmesi için Osmânlılardan izn istediler. Bu izn de, yine masonlar vâsıtası
ile verildi.
Hindistanda
İngilizler halkı dinden uzaklaşdırmak için İslâm dîninin temeli ve en bâriz
vasfı olan bütün medrese ve çocuk mekteblerini kapatdılar. Halka liderlik
yapabilecek bütün âlimleri ve din adamlarını şehîd etdiler.
İngilizler, hâkim
oldukları bütün İslâm memleketlerinde yapdıkları gibi, İslâm âlimlerini, İslâm
kitâblarını, İslâm mekteblerini yok etdiler. Tam din câhili bir gençlik
yetişdirdiler.
Sömürdükleri
yerleri idâre edenlerin adları, Ahmed, Mehmed, Mustafâ, Alî gibi müslimân
ismleri idi. Fekat İslâmiyyet ile ilgileri sâdece bu ism benzerliğinden ileri
gitmiyordu. Bunların göstermelik parlamentoları olmuş, fekat hiçbir zemân
bağımsız olmamışlar, hep ingilizlerin emri ile hareket etmişlerdir.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
İslâmiyyeti
bildiren kitâblar pek çokdur. Bunların içinde en kıymetlisi, imâm-ı Rabbânînin
üç cild (Mektûbât) kitâbıdır. Bundan sonra, Muhammed Ma’sûmun üç cild
(Mektûbât) kitâbıdır. Muhammed Ma’sûm hazretleri, Mektûbâtın üçüncü cildinin
onaltıncı mektûbunda buyuruyor ki, (Îmân, kelime-i tevhîdin Lâ ilâhe illallah
ve Muhammedün Resûlullah iki kısmına birlikde inanmakdır). Ya’nî, müslimân
olmak için, Muhammed aleyhisselâmın Peygamber olduğuna da inanmak lâzımdır.
Ya’nî Muhammed aleyhisselâm, Allahın Peygamberidir. Allahü teâlâ, Cebrâîl
ismindeki melek ile, kendisine (Kur’ân-ı kerîm)i göndermişdir. Bu Kur’ân-ı
kerîm, Allah kelâmıdır. Muhammed aleyhisselâmın kendi düşünceleri ve
felsefecilerin, târîhcilerin sözleri değildir. Muhammed aleyhisselâm, Kur’ân-ı
kerîmi tefsîr etmişdir. Ya’nî açıklamışdır. Bu açıklamalara, (Hadîs-i şerîf)
denir. İslâmiyyet, (Kur’ân-ı kerîm) ile (Hadîs-i şerîf)lerdir. Dünyânın her
yerindeki, milyonlarca islâm kitâbı, (Kur’ân-ı kerîm) ile (Hadîs-i şerîf)lerin
açıklamalarıdır. Ondan gelmiyen bir söz, islâm kitâbı olamaz. Îmân ve islâm
demek, (Kur’ân-ı kerîm) ve (Hadîs-i şerîf)lere inanmak demekdir. Onun
bildirdiklerine inanmıyan, Allah kelâmına inanmamış olur. Muhammed aleyhisselâm
Allahü teâlânın bildirdiklerini Eshâbına bildirdi. Onlar da, talebelerine
bildirdi. Bunlar da, kitâblarına yazdılar. Bu kitâbları yazan âlimlere (Ehl-i
sünnet âlimi) denir. Ehl-i sünnet kitâblarına inanan, Allah kelâmına inanmış
olur. Müslimân olur. Elhamdülillah, biz dînimizi Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâblarından
öğreniyoruz. Dinde reformcuların, masonların uydurma kitâblarından
öğrenmiyoruz.
Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Ümmetim arasında fitne, fesâd
yayıldığı zemân, sünnetime yapışana, yüz şehîd sevâbı vardır.) Sünnete
yapışmak, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâblarını öğrenmekle olur. Müslimânların
dört mezhebinden herhangi birisinin âlimleri (Ehl-i sünnet âlimleri)dir. Ehl-i
sünnet âlimlerinin reîsi, İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe Nu’mân bin Sâbitdir.
İngilizler, asrlar boyunca uğraşarak, bir müslimânı hıristiyan yapamadılar.
Bunu başarabilmek için, yeni bir yol aradılar. Masonluğu kurdular. Masonlar,
Muhammed aleyhisselâmın sözlerine ve bütün dinlere, öldükden sonra tekrâr
dirilmek olduğuna, Cennetin, Cehennemin var olduğuna inanmıyorlar.
Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve
sellem” buyurdu ki, (Allahü teâlânın çok sevdiği kimse, dînini öğrenen ve
başkalarına öğretendir. Dîninizi islâm âlimlerinin ağızlarından öğreniniz!)
Hakîkî âlim
bulamıyan, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâblarından öğrenmeli ve bu kitâbların
yayılmasına çalışmalıdır. İlm, amel ve ihlâs sâhibi olan müslimâna (İslâm
âlimi) denir. Bu üçünden biri noksan olup da, kendini âlim tanıtana (kötü din
adamı, yobaz) denir. İslâm âlimi, insanı, se’âdet kapılarını açan sebeblere
kavuşdurur, dînin bekçisidir. Yobaz, insanı, felâkete sürükleyen sebeblerin
içine düşürür, şeytânın yardımcısıdır.[1] İstigfâr düâsını okumak, derdlere,
sıkıntılara mâni’ olan sebeblere kavuşdurur.
[1]
İhlâs
ile amel etmek için öğrenilmeyen ilmin fâidesi olmaz. (Hadîka) cild 1, sahîfe
366 ve 367 ve (Mektûbât) cild 1. 36, 40, 59.cu ve 157.ci mektûblarına bakınız!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder