ŞİRKETİMİ NASIL BATIRDIM?
Bir Patronun İtirafları
Hüseyin YAZICIOĞLU
Yazar ve Eser Hakkında
1961 Çankırı doğumlu olan Hüseyin Yazıcıoğlu, Marmara Üniversitesi İktisat Fakültesi mezunudur. Yirmi beş yıl özel sektörde Dış Ticaret yöneticiliği yapmıştır.
Danışmanlık ve sigorta firması vardır. Aynı zamanda bir özel üniversitede dış ticaret dersleri vermektedir.
Yayınlanmış kişisel gelişim konusunda iş tecrübelerini aktardığı " Profesyonelin 66 ilkesi-Yönetici, çalışan ve işe yeni başlayanlara öneriler " adında bir kitabı bulunmaktadır.
Araştırma yazıları ve makaleleri çeşitli gazete ve dergilerde yayınlanmaktadır.
Evlidir; bir oğlu, iki kızı vardır.
Bu kitap yine yazarın, iş tecrübesinden yola çıkarak Dünya gazetesinde yayınlanmış “itiraf ediyorum şirketimi ben batırdım” başlıklı, şahıs/aile şirketlerinin kısa ömürlerini sorgulayan, şirket sahiplerine ayna tutan dikkat çekici makalesinin genişletilmiş halidir.
İçindekiler; Sayfa
Önsöz........................................................................................................ I. BÖLÜM: BEN NE YAPTIM? 1. İtirafla başlamak;................................................................................. 2.Kriz bahane;.......................................................................................... 3.Ben ne yaptım?...................................................................................... 4.Kanatsız Kuş;........................................................................................ 5.Etme-bulma dünyası;........................................................................... 6.Görünen köy;........................................................................................ II. BÖLÜM: İŞ ADAMI BABA’NIN ‘PATRON’ OĞLU! 7.Babalar ve oğullar;.............................................................................. 8.Krizin/Piyasanın Ahlakı;.................................................................... 9.Yönetici-Çalışan, elmanın iki yarısı;................................................. 10.Mükemmele ulaşmak için, Diyalog/İstişare;.................................. III. BÖLÜM: İNSAN OLMAK NE ZOR! 11.Zor zanaat insanlık;......................................................................... 12.Doğruluk, Güzellik varken;............................................................. 13.Zorla Güzellik;................................................................................. 14.İnsanın Doğası;................................................................................. 15.Bildiğini okumak;............................................................................ 16.Her şey Para mı?;............................................................................ IV. BÖLÜM: ŞİRKETLER AİLE GİBİDİR 17.İyi bir aile reisi, iyi bir yönetici;..................................................... 18.Söz uçar;.......................................................................................... 19.Ticaret= Cesaret+Risk;.................................................................. 20.Yarını görmek;................................................................................ 21.En büyük sermaye, İnsan;.............................................................. 22.Akletmeyenin kötülüğü kime?....................................................... 23.Kimin parası;.................................................................................. 24.Hedefi, vizyonu olmayanın yarını mı olur?.................................. 25.İhracat, geleceğin güvencesi;......................................................... 26.İşin mim noktası; Hesap-Kitap-Söz;............................................ V.BÖLÜM: İŞİN SIRRI; PROFESYONELLİK 27.Profesyonellik ve Kurumsallığın önemi;...................................... 28.Hata-hata üstüne;........................................................................... 29.Okumakla başlar her şey;.............................................................. 30.Sabahın bereketi;............................................................................ 31.En doğru iş;..................................................................................... 32.Doğru Teşhis, Yanlış Danışman;................................................... 33.Kaybedilen yalnız para mı?;.......................................................... VI. BÖLÜM: ONLARCA HÜZÜN 34.Onlarca hüzün, yüzlerce yara;...................................................... 35.Kardeşin kardeşe yaptığını!........................................................... 36. Sorumluluk Bilinci;....................................................................... 37.Geleceğe yatırım;............................................................................ 38.Mutlulukla gelen hüzün!;.............................................................. 39.Onca emek;..................................................................................... 40.Kendi ipini çekmek!;...................................................................... 41.Hayatı Anlamak İçin, Tefekkür;................................................... 42.“Beyhude geçen anlamsız ömrüm, Sonbaharımda yeşerdi”...... VII. BÖLÜM: TECRÜBE HER ŞEYDİR 43.Hayat tecrübedir;........................................................................... 44.Merdivenin ilk basamakları;........................................................ 45.Kariyer mi, Tecrübe mi?;............................................................. 46.Tecrübe Her şeydir;...................................................................... 47.Krizle imtihan;.............................................................................. VIII. BÖLÜM: TEORİ PRATİK ÇELİŞKİSİ 48.Eğitim, Öğretim ve Gerçekler;.................................................... 49.Piyasadan Kopuk Üniversite;...................................................... IX. BÖLÜM: İYİ NİYET YETMİYOR 50.Bir hata, binlerce ah;................................................................... 51.Aklın olmadığı yerde;.................................................................. 52.Göz göre-göre;............................................................................. 53.Kontrolsüzpara/güç;................................................................... X. BÖLÜM: EN VERİMLİ DERS: YAPILAN HATALAR 54.Hatalardan ders almak;............................................................. 55.Bütün soruların cevabı: Ölüm................................................... Sonsöz;..............................................................................................
Önsöz;
Avrupalıların Türk tüccarlar için söylediği "çarıktan çarığa" lafı ilk duyduğumda çok abartılı gelmişti. Baba çarık giyer, oğlu iskarpin, ama torun yine çarık giymeye başlarmış. Yani bir ticaret hane üçüncü nesle geçmeden yok olur, kapanır gidermiş.
Ama zamanla ikinci nesilden üçüncü nesle geçmeden sudan sebeplerle devreden, satılan, kapanan, batan, iflas eden, ömürleri ortalama on beş yılı geçmeyen şahıs/aile şirketlerini yakinen duyup, gördükten sonra abartılı bir söz olmadığına karar verdim.
İşin kötüsü, bu durum hızla artarak devam etmekte. Firma sahipleri yaşananlardan ders almıyor, kendini geliştirme/düzeltme, profesyonellik, kurumsallık yolunda gayret sarf etmiyor, aynı hataları tekrar ederek göz göre-göre kendi sonlarını hazırlıyorlar.
İş işten geçtikten sonra ah-vah deniyor ama yıllardır bin bir zahmet ve emekle oluşan birikimler yok olup gidiyor. Öncelikle şirket sahiplerinden başlayan ekonomik çöküntü, çalışanların aileleri ile devam edip istihdama, üretime, ülke ekonomisine zarar verecek çöküş sürecini de tetikleyebiliyor. Son küresel krizde olduğu gibi.
Yalnız ekonomik olarak para batmıyor, yok olmuyor şirketin iflası ile. Aynı zamanda şirketlerle insanlar, aileler, toplumlar yara alıyor, bunalıma giriyor, yok oluyor, heba oluyorlar.
Şirket yok oluşları, ekonomik boyutundan daha fazla sosyolojik boyutu ile hasar veriyor insanlara ve topluma. Esas telafisi mümkün olmayacak yapı yıpranıyor, çatırdıyor.
Arkada başkalarını suçlamalar, sudan bahaneler, kaderin üzerine atılan iftiralardan başka bir şey kalmıyor.
Her gün birbirinin kopyası iflas/batma haberleri ile irkiliyoruz.
Bu böyle gelip, böyle mi gidecek?
İnsanlar akletmediklerinden dolayı başlarına gelenlerin suçunu kaderin üzerine atarak mı kurtulacaklar? Hiç hatayı kendilerinde aramayacaklar mı?
Bireysellik/bencillik, daha çok kazanma hırsı, maddeci bir anlayışa yönelme, iki dünyadan vazgeçememe!, kısa zamanda/hızla girdiği sosyal-ekonomik süreci kaldıramama, bunun sonucu ortaya çıkan kişilik bozuklukları, profesyonellik ve kurumsallık için gayret sarf etmemek, oturup aklederek/düşünerek/tefekkür ederek "ben hatayı nerede yaptım" sorgulamasını yapmamak… Bütün bu hatalarını kendine dahi itiraf edememek, kabullenmemek, kalbin körleşmesi.
İtiraf etmek. Gerçekleri görmek için. Yolun başı.
Cevap ve çözüm burada olsa gerek!
Hüseyin Yazıcıoğlu
I. BÖLÜM
BEN NE YAPTIM?
1. İtirafla başlamak;
Evet, şirketimi ben bu hale getirdim, iflas ettirdim. Bütün sorumlusu benim.
Hatalarımı örtbas etmek, gururumu kaybetmemek için yaptığım bütün planlar, yalanlar şirketimi kaybetmekten kurtaramadı.
Kriz bahaneydi. Herkes krizi suçlayarak hatalarına kılıf uyduruyordu. Bende krizi bahane edersem kurtulurum, beni kimse suçlamaz sandım.
Evet, kimse beni suçlamadı da, hala herkes şirketimin batmasına krizin neden olduğunu sanıyor.
2.Kriz bahane;
Kriz sürecinde neler yapılmadı ki!
Benim suçumu, hatalarımı örtmek, gizlemek için bahane ettiğim, sığındığım krizi nice aç gözlüler, gözünü para bürümüş yüzsüzler ranta çevirebilmek için legal-illegal her yolu denediler, krizden servetlerini katlayarak çıktılar.
Belki de ben krizi bahane eden, suiistimal eden, kullananların en masumu idim!
Krizi bahane edip, devlete vergi, ssk borcu olanlar, bankalara kredi borcu olanlar hükümete baskı yaparak vadeleri uzatmak, faizleri kaldırmak için az baskı yapmadılar.
Nice sanayiciler, holding ve gruplar krize girmedikleri halde tazminatsız işçi attılar, maaşlara zam yapmadılar, üstelik bazıları yüzsüzlük yapıp maaşları indirme yoluna gittiler.
Uluslar arası kartellerle bağlantısı olanlar hükümetin IMF’den kredi alması ve o krediyi düşük faizle piyasada sözde zorda sanayicilere/patronlara/kendilerine dağıtması için az baskı yapmadılar.
Bütün dünyanın krizden kasıp-kavrulduğu, ülkelerin iflasın eşiğine geldiği, ülkemiz de ise yetkililerin aldıkları tedbirlerin faydası görüldüğü süreçte kriz tellalları menfaat için ülkeye ve halka yapılabilecek her türlü kötülük ve ihanetten geri durmadılar, kargaşa çıkarmak, ülkeyi kaosa sürüklemek için ellerinden geleni yaptılar.
3.Ben ne yaptım?
Ama vicdanım elvermiyor, geceleri uyuyamıyorum, kâbuslar görüyorum, bunalıma girmek üzereyim.
Kendimden korkuyorum.
Ailemi, çevremi, dostlarımı, arkadaşlarımı kırıyor, küstürüyorum, işimden-şirketimden sonrada onları da yavaş-yavaş kaybediyorum.
Son tutunacak dallarımı da kaybedersem, sonumun ne olacağını, ne yapacağımı bende bilmiyorum.
Şirketime-işime yaptıklarımdan ders alarak, borç-harç bularak tekrar sahip olabilirim belki,ama ailemi ve dostlarımı kaybedersem bir daha bulamayabilirim. Dönüşü olmayan bir yoldayım, telafisi mümkün olmayacak değerlerimi kaybetmek üzereyim.
Çok üzgünüm ve çok mutsuzum.
Çevremde alacaklardan başka kimse kalmadı.
Pişmanlık içersindeyim.
Kırdıklarımdan, üzdüklerimden, suiistimal ettiklerimden, bağırıp-çağırdıklarımdan, olur-olmaz yere hakaret ettiğim çalışanlarımdan özür dilemek istiyorum.
4.Kanatsız Kuş;
Ailemden ve çevremden af diliyorum.
Kanatsızkuş nasılsa ben öyleyim. Vücudumun bütün organlarımı kendi ellerimle kopardım, parçaladım. Ailemi kaybettim, onları kendimden uzaklaştırdım, tek sorumlusu da benim. Göz göre-göre intihara gidiyorum.
Özellikle vakit ayıramadığım için hiç-bir veli toplantısına, okul faaliyetine katılamadığım, doğum gününü dahi unuttuğum, akşamları çok az görebildiğim, ama yinede beni hala çok sevdiğini bildiğim kızımdan bağışlanma diliyorum.
Oğullarım biraz daha büyük oldukları ve herhalde birde erkek oldukları için beni evde görememeyi çabuk kanıksadılar ya da öyle görünüp, davranıyorlar. Evde olsam dahi yanıma gelip kucağıma oturmuyor, benimle konuşmuyorlar. Benim varlığım ve yokluğum onlar için bir anlam ifade etmiyor artık.
Eşim anlatmıştı; Anaokulunda kızıma sormuşlar “Baban sana nasıl davranıyor?” diye. Çocuk “davranmıyor ki, baba’mı göremiyorum” demiş. Ogün başımdan kaynar sular dökülmüştü.
İş yüzünden ailemle, çocuklarımla ilgilenememin esas açısını, ızdırabını çocuklarım büyüdüğünde çekeceğim, bunu adım gibi biliyorum.
Onların ihtiyaçları varken ben yanlarımda olmuyorum, benim çocuklarıma ihtiyacım olduğunda onlar da benim yanımda olmayacaklar.
5.Etme-bulma dünyası;
Annem-Baba’mın bana en çok ihtiyaçları oldukları son zamanlarında yalnız bıraktım, tek yaptığım, yanlarında beş-on dakika oturur, hal-hatır sorar sözde işime koşardım.
Onlar benim yanlarında olmamı, gözümün içine bakıp mutlu olduğumu görmek istiyorlardı. Anneme kendi elleri ile bana yemek yapma mutluluğunu, kahve yapıp babamla karşılıklı içerken seyretme arzu ve duygusunu tattırmadım!
Ve ben çok iyi biliyorum ki; Etme-bulma dünyasında çocuklarım büyüdüklerinde anneme-babama yaptığım, esirgediğim gibi annelik-babalık mutluluğundan beni mahrum, yoksun bırakacaklar. Bana verilecek bu açı, bu ceza tüm acılardan, üzüntülerden daha ağır gelecek, kahrolacağım, kaldırabilirmiyim bilemiyorum.
Şimdi daha iyi anlıyor, bin pişman olarak fark ediyorum ki ben en büyük kötülüğü kendime,varlık nedenim, her şeyim olan ailemi kendimden kopararak yapmışım.
Ben aslında böyle bir insan değildim. Kimseyi incitecek bir söz söylemekten sarf-ı nazar eder, şirketin yönetimini babamın bana bıraktığı o yıllarda ailemle, dostlarımla, arkadaşlarımla sık-sık bir arada olur, muhabbet ederdim.
Çalışanlar uzun mesailerde dahi yorgunluk nedir bilmezler, gözlerinin içi güler, işten sonra yediğimiz birlikte yemekte yorgunluğumuzu atar, samimi aile ortamı içersinde dertleşir, çözüm yollarını yine birlikte bulurduk.
Doğayı ve canlı bütün varlıkları sever, mutluluğuma verdikleri katkıdan dolayı şükrederdim.
6.Görünen köy;
Babamın kurduğu, birlikte büyüttüğümüz, gecemizi-gündüzümüze katarak emek sarf ettiğimiz, yorulduğumuz ama mutlu-güzel günler geçirdiğimiz küçük atölyemizi hep hayal ediyor, o günleri çok özlüyorum.
Sonrada o güzel günlerden bu bunalımlı sürece gidişimi düşünüyorum.
Hızlı, plan-programsız, hesap-kitapsız, hiçbir uyarıyı, büyüklerimin nasihatini dinlemeden burnumun doğrultusuna gittiğim o günleri düşünüyor, düşünüyorum da kahroluyor, son pişmanlığın fayda vermeyeceğini bile-bile binlerce kere pişman oluyorum.
Çok para kazanıyordum ya, en iyi en doğruyu kendimin bildiğini zannediyordum. Babamdan kalan bu şirketi zirveye ben taşımamış mıydım, o halde bu işi benden iyi kim bilebilirdi?
Ama şirketi zirveye çıkaran ben, şirketi batıranda ben idim.
Nasıl bu hale geldim demiyorum, ağlanıp-sızlanıp birilerini suçlamıyorum, günah keçisi aramıyorum.
Evet, şirketimi ben batırdım.
Göz göre-göre tehlike geliyorum demesine, sıkıntılar yaşanmasına, mali tablolar s.o.s. vermesine, çalışanların ve çevremin ikazlarına rağmen akıl tutulması yaşayan ben, kalp gözü kapanan ben, dış dünyaya kulaklarımı tıkayan ben, her şeyin sorumlusu ben.
Hatalarımın hepsini biliyorum. Tek-tek sizlere söyleyebilirim.
Benim gibi sonunu görmeyen-göremeyenlere ve yine kendim için, o eski güzel günler hatırına, bu kadar hatadan sonra doğru bir şey yapmak adına itiraf ediyorum.
II.BÖLÜM
İŞ ADAMI BABA’NIN ‘PATRON’ OĞLU!
7.Babalar ve oğullar;
Başlarda çok güzeldi.
İşin başında babam olduğu için ona çok güveniyordum.
Hata yapsam da o düzeltiyordu. Çalışanları veya müşterileri kırdığım da, babam telafi ediyor, beni uyarıyordu. Bende elden geldiğince babamın uyarılarını/nasihatlerini dinliyor, tecrübelerinden faydalanmaya çalışıyordum.
8.Krizin/Piyasanın Ahlakı;
Bir defasında ödemesini geciktiren müşterimize mal vermemiştim. Müşteri Babamı aramış, Babamda beni çağırdı, uzun-uzun nasihat etmişti.
Ticarette her şeyin para olmadığını, para ile müşterileri değerlendiremeyeceğimizi, kişiliklerin, insani değerlerin, dostlukların öneminden bahsetti.
Ödemesini geciktiren müşterimizin ticarete atıldığı ilk günlerden beri müşterisi olduğunu, zor günlerimizde ve günlerinde birbirlerine nasıl destek olduklarını, aralarında ticaretin dışında dostluk hukuku olduğunu, müşterinin kendisini aradığını, kendisinden kaynaklanmayan bir nedenden dolayı ödemeyi geciktireceğini söylediğini belirtti.
Müşterilerin farklı-farklı karakter ve ticari anlayışta olabileceğini, hepsine aynı yaklaşımda bulunulamayacağını, onların kişilik ve ticari anlayışlarına göre tavır belirlemeleri gerektiğini ve bununda, kendi kişilik/duruş ve ticari prensiplerinden taviz vermeden yapılması gerektiğini söyledi. Ben bunun nasıl başarılacağını sorduğumda ise, ticarette başarılı olmanın temel kuralının insanları çok iyi tanımak olduğunu, ticari ömrün de buna bağlı olduğunu söyleyerek uzun-uzun nasihat etmişti.
Babam ‘ticaret insan tanıma sanatıdır, insanları ne kadar çok tanırsan onlardan o kadar azkazık yersin’ derdi.
Bu nasihatler gibi daha nice yaptığım hatalarda Babam kızmadan sabırla nasihatler etmiş, hatalarımı düzeltmiştir.
Nasihatleri; Mütevazılık, alçak gönüllülük, tamah etme, kanaatkârlık, dostluk, doğruluk güzellik, dürüstlük, yalan söylememe, sabretme, genelde her insanda bulunması gereken hasletler üzerine olurdu.
Baba’ma göre yukarıdaki hasletleri kazanmış bir insan hayatın her alanında başarılı olur, mükemmele ulaşırdı. İşte böyle bir insanla, ailesi ve iş yeri huzurlu, çalışanlar mutlu, toplum ve ülke geleceğe güven içersinde emin adımlarla yürürdü.
Bu nasihatleri hiçbir zaman unutmadım.
İnsani ilişkilerin ve ticaretin temel taşları olarak kabul ettiğim bu nasihatleri maalesef çok para kazanmaya başladığımda işime gelmediği için görmezden geldim, çiğnedim. Çünkünasihatler piyasa kurallarına uymamı ve çok para kazanmamı engelliyordu!
Kuralsızlıkların, sınırsız ahlaksızlıkların, aldatma ve yalanların hüküm sürdüğü piyasada çok para böyle kazanılıyordu. Bende çok para kazanmak için teşvik-i mesaide bulunduğum bu insanların ahlakı ile ahlaklanmış, onların işime gelen kötü kurallarına/düzenine uymuştum.
Piyasada bir tüccar ne kadar çok insanı kandırır, ne kadar parasını/borcunu geç öder, sözünde durmaz, yalan söylerse o kadar çok itibar kazanıyor, el üstünde tutuluyor! Kimleri kandırdığı, kimlerin canını yaktığı, kimlerin haksız yere parasını yediği önemli değildi, bu ahlaksızlıkları hiç sorgulanmıyordu. Bu kötü ahlaklı tüccarlara piyasada gıpta ile bakılıyor, bitirim tabir ediliyordu.
Babam bir ekonomi gazetesinde çıkan ‘küresel krizin ahlakı’ adlı makalesinde, bütün dünyayı kasıp-kavuran, şirketleri çökerten küresel krizin temel nedenini, insanlardaki ahlaki zafiyete, bozulmaya, manevi boşluğa bağlıyordu.
Özellikle batıdaki-Amerika, Avrupa- şirketlerin batış/çöküş/iflas nedeninin şirket sahipleri, yönetici ve çalışanların yaptığı suiistimal, bencillik, zimmete para geçirme, yapılan kalem oyunları olduğunu söylüyor, bu sürecin/tehlikenin ülkemizi de tehdit ettiğini belirterek dikkat çekiyordu. Söyledikleri/yazdıkları olumsuzlukların tümünü başta kendim olmak üzere dünyada ve ülkemizde iflas eden/batan şirketlerin çalışan ve yöneticilerinde görmüştüm.
Babamın nasihatlerini dinlememek beni bugünlere getirdi.
Benim gibiler yüzünden şirketler, aileler, ülkeler, memleketler krize giriyor, batıyor, yıkılıp, yok olup gidiyor, insanlar, toplumlar acı çekiyordu.
Ahlaki zafiyet sonucu şirketimi batıran biri olarak kendimi küresel krizin sorumlulardan biri hissediyorum.
Asıl olan; Küresel kriz bizi batırmamıştı, küresel krizin sebebi, suçluları bizler idik.
Ülkemizdeki şirket yönetici ve çalışanlar içinde ahlaki süreç maalesef olumsuz yönde hızla ilerlemekte, tehlike çanları çalmakta.
9.Yönetici-Çalışan, elmanın iki yarısı;
Çalışanlarla babamın saygı ve güven üzerine kurulu çok güzel bir ilişki ve diyalogu vardı. Babamı bir büyük ve ağabey olarak görürler, sayarlardı. Ama hiçbir zaman saygı sınırlarını aşmazlardı.
Babamın çalışanlar ile arasında doğal bir diyalog/iletişim ve hiyerarşi vardı.
Hiçbir zaman çalışanlarına yap-et-git cümlelerini babamdan duymadım. Yapalım, edelim, gidelim gibi çalışanlarla beraber iç-içe, yan-yana olma cümleleri kurar, onlarla ayrılmaz bir parça olduğunu ifade eder, hissettirirdi. Çalışanlarda babamın bu sözleri ve davranışı karşısında içten, işlerini sahiplenerek hareket eder, şevkle çalışırlardı.
Babam çalışanlara bir defa söyler, çalışanlar o işi mutlaka yapar-bitirirlerdi. Babam yapıldı mı diye bir daha sormaz, kontrol etmezdi bile. Bilirdi ki iş zamanında ve en mükemmel şekilde yapılmıştır.
Baba’mın çalışanları ile güven ve eminlik temeli üzerine bir ilişkisi vardı.
Çalışanların nişanları, düğünleri, sünnetleri babamın nişanı, düğünü, sünneti idi. Çalışanlarınsevinçlerini, mutluluklarını paylaşırdı. Bilirim babam çalışanları için çok kız istemiş, nişan takmış, evlenirken maddi-manevi yardımda bulunmuştu. Çalışanların doğan her çocuğu Babamın torunu idi.
Çalışanların hastalık ve ölümlerinde hep onların yanında olur, üzüntü ve acılarını paylaşır, sanki kendi yakınını kaybetmiş gibi uzun süre etkisinden kurtulamazdı.
Çalışma ortamı ve çalışanlar arası ilişkiler bir aile ortamı ve ilişkileri gibi idi.
Çok zamanlar bilirim, çalışanlarımızın geç saatlere kadar çalışma sonunda babamla eve gelip yemek yediğini, geç saatlere kadar sohbet ettiğini, bizler ve anneme karşı kendilerini yakın hissettiklerini.
Bayramlarda evimizin halini görmeliydiniz. Annem günlerce önceden sevinçle başlardı bayram hazırlığına. Belki de bayramda evin dolup taşmasına Babamdan çok Annem sevinir, mutlu olurdu.
Annem hep takılırdı Babama, bizim çocuk ve torunlar geliyor diye.
Çalışanlar emeklerinin ve gayretlerinin karşılığını aldıklarından şüphe etmezlerdi.
Babamın belki de kıskandığım ve kabul edemediğim tarafı kazancını çalışanlarla paylaşması idi.
Babam daha çok kazandığı, kar ettiğinde çalışanlara daha çok zam yapar ve prim verirdi.
Babam çalışanların hakkını vermekte çok titiz davranır, hoşnut olsunlar diye yeri geldiğinde hak ettiğinden daha fazla verir, onların sözlü hoşnutluğunu alırdı.
Babam bu günlere gelişinde hak, adalet gözetmesinin, emeğin hakkını vermesinin ve hoşnutluk almasının payı olduğunu, onlar sayesinde işinin ve parasının bereketlendiğinisöyler ve bana bu konuda sürekli nasihat ederdi.
Çalışanlar sanki babamın ortağı idi.
Çalışanlar zorla değil, severek, üreterek, katkı sağlayarak çalışırlardı. Düşüncelerinirahatlıkla babama söyler, babamda onların önerilerini dinler, tecrübelerinden faydalanır, faydasını fazlası ile görürdü.
Babam, ‘İnsan kendisinin içinde bulunduğu maddi-manevi durum gibi herkesinde aynı durumda olduğunu zannederek yanılır. Açın halinden tok, tokun halinden aç anlamaz. O yüzden insanlara empati ile yaklaşmalı, karşındakinin/çalışanının halet-i ruhiye sini anlamaya çalışmalısın. Ancak o zaman onun derdi ile dertlenir, sıkıntılarına çözüm bulabilirsin’ derdi.
Şimdi anlıyorum bu kıymetli/değerli nasihatini.
10.Mükemmele ulaşmak için, Diyalog/İstişare;
Babam almış olduğu siparişlerin üretimine başlamadan veya yeni üretimine başlayacağı ürün için çalışanları ile toplanır, saatlerce hatta günlerce istişare yapar, en uygun maliyeti bulmak, kaliteden ödün vermemek ve en hızlı üretim sürecini tespit etmek için çalışırdı. Bu nedenle toplantıda, üretimde çalışanlardan, Finans/muhasebeye, tedarik işini gerçekleştiren nakliyecilerden pazarlamaya kadar ilgili bütün arkadaşlar bulunur, görüş, öneri, düşünce ve tecrübelerini beyan ederlerdi.
Onların görüşlerini alır, istişaresiz hiçbir işe girişmezdi.
Makine alımlarında mutlaka üretim sürecindeki bütün elemanların görüşünü alırdı. Çünkü üretimi en iyi bilen, makineyi kullanacak olan, o makinelerin verimli çalışıp-çalışmadığını ve kalitesini en iyi bilen onlardı.
Yine aynı şekilde nakliye için araba alımlarında babamın ilk istişare yaptığı nakliye işini yapan şoförlerdi.
Babam bütün çalışanların görüşlerine değer verir, onların görüş ve önerileri doğrultusunda çok isabetli karalar alırdı.
Firmadaki sürecin kıymetli bir parçası olduğu kanaatine varan elemanlar, kendilerine verilen değerin maddi-manevi karşılığını fazlası ile alırlar, mutlu olurlar, Babamı da çalışmaları ile mutlu ederlerdi.
Babam hiçbir çalışanına suiistimal veya art niyetli hareket etmediği müddetçe bağırmaz, işine son vermezdi.
Yukarıdaki verimli ve karşılıklı yürüyen mutlu-güzel süreç çok istisnai olarak bozulurdu. Bu sürecin bozulmasını babamdan çok çalışanlar müsaade etmez/istemezdi. Görevini/işini yapmayan veya art niyetli bir çalışan önce çalışanlar tarafından ikaz edilir, uyarılara kulak vermez ise Babama intikal ettirilir ve işine en kısa zamanda son verilirdi.
İşyerindeki bu otokontrol hem çalışanlara ve hem de işverene büyük katkılar sağlar, her iki tarafta bu katkının bedelini huzurlu, verimli bir iş ortamında çalışarak ve istikrarlı, uzun ömürlü bir şirkette gelecek endişesi yaşamadan iş hayatlarını idame ettirerek alırlardı.
III. BÖLÜM
İNSAN OLMAK NE ZOR!
11.Zor zanaat insanlık;
Benim ise en büyük hatalarımdan biri, özellikle işlerin büyüyüp para kazanmaya başladığım, çalışan elamanlar arttığında, 'sert yönetici en iyi yöneticidir' gibi yanlış bir anlayış ve algılayış ile hareket ederek sertliğin ve kabalığın derecesini her gün biraz daha arttırarak,çalışanı aşağılayan yönetim anlayışım idi.
Onlar benim için ne düşünür, bana nasıl bakarlar, nasıl görürler diye hiç düşünmedim, hiç onlara empati ile yaklaşmadım.
Beni, ulaşılması zor biri olarak görmelerini isterdim. O yüzden mavi yakalılar odama ender girebilirlerdi.
Olur-olmaz her şeye ve her konuda elemanlara bağırmak-çağırmak-hakaret etmek için bahane bulurdum. Benden ne kadar korkarlarsa benim sözümü o kadar çok dinlerler, kaytarmalarına fırsat vermem, çok çalışıp, çok üretirler ve bende çok kazanırım düşüncesinde idim.
Ama insanı eğitmenin, sevgi ve saygının, kendini dinletmenin korkutarak, bağırıp-çağırarak olamayacağını iş-işten geçtikten çok sonra öğrendim/farkına vardım.
Şimdi sakin kafa ile geçmişte söylediklerime, yaptıklarıma baktığımda bunun birazda toplumsal olarak karakterimiz haline geldiğini, düşünerek değil, piyasada çevremizde böyle gördüğümüz için, karşımızda çalışanı insan olarak değerlendirmeyip, hep suiistimal ve art niyetle davranacağını, kötülük yapacağını düşündüğümüz için böyle davranıyorduk.
Gelenek, görenek, ilişkilerimizi ve inançlarımızı dahi maalesef korku üzerine bina etmişiz. Onun için mutsuz, art niyetli, suiistimal eden, yobaz, kendini geliştirmemiş taşra zihniyetliinsanlar, yöneticiler ve ülke. Bu anlayışımızı bireysel ve toplumsal olarak sorgulamalı, sevgi ve güzellikler üzerine değerlerimizi, geleceğimizi temellendirmeli, yeniden inşa etmeliyiz.
Çalışanlarımın yüzüne gülmeyi, onlara tebessüm etmeyi, onlarla tokalaşmayı zafiyet olarak algılar, şımaracaklarını, suiistimal edeceklerini düşünerek sürekli sert, asık suratlı yüzümü onları korkutmak, pasifize etmek için göstermeye çalışırdım.
Sert, asık yüzümü çalışanların sevmediğini ilk zamanlarda bilmeme, bu tavrımdan kendim de hoşnut olmasam da! Suiistimal edilmemek, firmanın geleceğini düşünerek yapmam gerektiğini kendime inandırmıştım. Ama sürekli bu tavrım olağanlaştı, karakterim haline gelmişti. Zamanla evde Annem, eşim ve çocuklarımda bu asık suratım ve konuşmalarımdan rahatsız olamaya başlamışlardı.
12.Doğruluk, Güzellik varken;
Zaten her şey böyle başlamamış mı idi?
Kimse kötü, çirkin, yanlış üzere doğmaz değil mi?
İnsan doğruluk, güzellik, iyilik üzere yaratılmıştır. Fıtraten bunları yapmakta zorlanmayız, doğal olan budur. Esas zorlandığımız sonradan çevreden edinilen kötülükler, çirkinlikler, insanlara zarar veren, insanların hoşlanmayacağı şeyleri yapmaktır. Bu bilgi ve tecrübeler olağan üstü, gizli-saklı, bize uzak şeyler değildir. Oturup selim akılla düşündüğünüzde rahatlıkla ulaşabileceğimiz tecrübî doğrulardır.
Ama olumsuzluklar içinde bulunulan çevre, ortam, arkadaşlar, mahalle ve toplum bunları düşünmemizi/uygulamamızı engellemekte, düşünsek bile aykırı/azınlık kaldığımızdan dolayı olumlu davranamamakta, tavır, direniş gösterememekteyiz.
Ben bu sürecin en yakın şahidiyim. Nereden nereye geldim, kendim bile şaşırıyorum.
Sıkıntılar, dertler, yaşanılan olumsuzluklar insanı bir an olsa da düşünmeye itiyor, gerçekleri görmemizi sağlıyor. Keşke bunu sürekli yapsak, kendimizi, yaptıklarımızı sürekli sorgulasak, akşamları başımızı iki elimizin arasına alıp, günün hesabını yapsak. Sıkıntılı sona gelmeden gerçekleri görsek ve telafi yoluna, düzeltme yoluna gitsek.
Geldiğim şu noktada dönüşü olmayan bir yolda, hayatın gerçeklerinin tam ortasındayım. Yalnız doğrular ve hatalarımın sonucu acı gerçekler var yanımda.
13.Zorla Güzellik;
Evet, yine sonumu hazırlayan hatalardan söz edeyim.
Yönetim ve üretimin en ücra köşelerine kadar kamera ve ses düzeneği yerleştirerek sözde onların sürekli kontrol altında tuttuğumu, nefesimi enselerinde hissetmelerini isterdim.
İlginçtir, kamera ve ses düzeni yerleştikten sonra işler ve üretim yavaşlamıştı. Bugün hala o kadar sıkı kontrolüme rağmen nasıl işi yavaşlattıklarını çözememişimdir!
İstediğim elemanı istediğim zaman görüntüsünü ve sesini zumlar, ne konuştuğunu, çalışıp-çalışmadığını tespit ediyordum. Çok elemanın görüntüleri sonucu tazminatsız işine son vermişimdir. Görüntü ve ses kayıtları olduğunu bildikleri için hukuki sürece de başvuramıyorlardı.
Ama dediğim gibi üretimin bütün bölümlerini kamera ve ses düzeneği ile takip etmeme rağmen üretimin düşmesini çözememişsem de, bir ihtimal kalıyordu ki oda, istemeyerek, sevmeden bir işi yapmaya insanların zorlanamayacağı, zorladığınızda üretken ve başarılı olmadığı, hatalı üretim yaptığıdır.
14.İnsanın Doğası;
Bunun doğal/insani davranış olduğunu bir psikoloji uzmanından duymuştum. Aynı uzman tatlı üretimi yapan bir ustadan bahsetmişti. Usta bir gün uzmana “eğer tatlı şerbetini verdiğim gün moralim bozuk, sinirli olur, patrona kızgın olursam tatlının tadı güzel olmaz, müşteriler dünkü tatlı bu değil derler şikâyet ederler, şayet moralim düzgün, neşeli bir günde döktüğüm tatlının şerbetine, müşteriler çok güzel olmuş diye iltifat ederler” demişti.
Yani, insanın içinde bulunduğu psikolojik durum doğal olarak ürettiğine direk yansımaktaymış.
Aynı psikolog, bir insanın sürekli sert görüntü vermeye çalışmasının zafiyet belirtisi olduğunu da belirtmiş, bu tespiti kişilik problemi tahlili olduğundan işime gelmediği için hiç üstünde durmamıştım. Geldiğim şu noktada tespitinin ne kadar isabetli ve haklı olduğunu görüyorum.
Ama çalışanların psikolojik durumları/sorunları ile hiç ilgilenmez/düşünmez, moralleri bozuk mu, iyi mi, problemi var mı-yok mu diye hiç sormazdım. Tek derdim üretimin gerçekleşmesi, siparişlerin yetişmesi, satışın yapılması idi.
15.Bildiğini okumak;
Odamda yapılan toplantılarda herkes görüşünü söyler ama ben bildiğimi yapardım. Benim görüşüme karşı çıkanları da tersler, azarlardım. Zaten bir süre sonra çalışanlardan da önerigelmemeye başlamıştı.
Odamda hep ben bilirdim, hep ben haklı idim, sözümün üstüne söz söyletmezdim! Savcıda bendim, yargıçta.
Çalışanların yaptığı hataların bedellerini maaş kesintisi olarak ödetirken, başarılı olanları ise ödüllendirmez, bir gün olsun karşıma alıp güler yüz ile teşekkür etmezdim.
16.Her şey Para mı?;
Nasıl olsa maaşlarını vermiyor muydum? , teşekkür edersem arkasından bu seferde resmi/hiyerarşik ilişkileri suiistimal ederler, ast-üst ilişkileri bozulur, yöneticileri dinlemezler, samimiyet ile sululuğu karıştırırlar, bu da şirkette yönetim zafiyetine yol açar, üretim düşer diye düşünüyordum.
Benim çalışanlara davrandığım gibi bütün yöneticilerin, yani üstlerin astlarına davranmasını istiyordum.
Çalışanların dertleri ile yakından ilgilenen, onlara insani ilişkiler gösteren yöneticilerin zafiyet gösterdiğini, firmaya zarar vereceğini söyleyerek çok uyarmışımdır.
Yöneticilerin/beyaz yakalıların çalışanlarla/işçilerle/mavi yakalılarla samimi olmamaları için yemek salonlarını da ayırmıştım.
Onların performansını ve heyecanlarını arttıracak, onları motive edecek hiçbir katkım olmadı. Kendi sonumu kendim hazırlıyordum!
IV. BÖLÜM
ŞİRKETLER AİLE GİBİDİR
17.İyi bir aile reisi, iyi bir yönetici;
Babamın iyi günde, kötü günde yanında, çevresinde güler yüzlü dertlerini paylaşan çalışanlar hiç eksik olmazken, benim ne iyi günümde nede battığımda konuşup, dertlerimi paylaşacağım ne bir çalışanım nede dostum, arkadaşım oldu.
Babam iyi bir aile reisi iyi bir yönetici, idi. Ama ben beceremedim.
Müşteriler ile de güven ve saygı üzerine bir ilişkisi vardı.
Yapamayacağı hiçbir işi söz vermez, söz verdiği zaman işi mutlaka gece-gündüz demeden çalışarak zamanında teslim ederdi.
18.Söz uçar;
Mutlaka hem çalışanları ve hem de müşterileri ile konuştuklarını, anlaşmalarını yazıya dökerdi. Yaptığı bu yazılı anlaşma ve sözleşmelerinin doğruluğunu isabetliğini iş hayatım boyunca gördüm.
Kaç hukuki davadan Babamdan aldığım bu yazıya dökme alışkanlığı ile beraat ettim, kimler beni suçladı, yazıya döktüklerimizi önlerine koyduğumda geri adım atmak zorunda kaldı, iyi günde dostum diyerek benden borç alıp, işler kötüye gittiğinde borçlarını inkâr edenlerin niceleri imzaladıkları senetleri hatırlattığımda önlerine bakarak borçları ödediklerini bilirim.
Birçok dost-arkadaş önce karşı çıkar, aramızda güven yok mu der, ama ısrarla benim ‘prensibim bu, söz uçar yazı kalır, kim öle kim kala’ ısrarımdan sonra en küçük şeyleri dahi yazıya döker ve faydasını kesinlikle görürdüm.
Babam kendinden sonra işini benim sürdüreceğini bilip, bilgisini, birikimini bana anlattığı kadar, bazen benim bile kıskandığım yakınlıkta çalışanlarına bilgi ve birikimini aktarır/anlatır, onlarla baş başa verir, uzun mesailere kalırdı. Yükü, sorumluluğu paylaştırmasını çok iyi bilirdi babam.
Onun derdi ile dertlenen, sıkıntısını, üzüntüsünü ve mutluluğunu paylaşan çok çalışanını bilirim.
19.Ticaret= Cesaret+Risk;
Ticaretin 'cesaret ve risk olduğunu' söyleyen babamın, hiçbir zaman düşünmeden, benimle ve çalışanları ile istişare yapmadan bir işe kalkıştığını hatırlamam.
Ticaretin cesaret ve risk olduğunu bilen babam, tecrübenin de onlar kadar ticarette önemli olduğunu bilir, tecrübesine güvendiği bizlerin, çalışanların ve dostlarının önemli bir karardan önce görüş ve düşüncelerini alır, tecrübelerinden yararlanırdı.
Cahil cesareti ile hiçbir zaman hareket etmemiştir. Temkini ve tedbiri hiçbir zaman elden bırakmaz, piyasayı her zaman takip eder, müşterileri ile sürekli diyalog içersinde olurdu.
Babamın işini geliştirmesinin, daha iyi bir yere gelmesinin en büyük nedeni, piyasadaki rakiplerini takip etmesi ve piyasada ki değişimi çok iyi gözlemlemesi idi. Genel olarak piyasayı, özelde ise kendi sektörünü takip etmeyen, gidişini yakından sorgulamayan nice babamla aynı zamanda işe başlayan arkadaşları kapılarına kilit vurmak zorunda kaldı veya farklı sektörlere girdiler.
Ben çocukken aldığı borç-harç bir makine ile tek başına işe başlayan babam, benim yanında çalışmaya başladığımda sekiz makinesi, otuz çalışanı vardı.
20.Yarını görmek;
Kazandığı parayı ileri görüşlülüğü sayesinde yine işine yatırım yaparak değerlendirir, sermaye kadar değer verdiği çalışanlarını da gözetir, onlara da bir manada yatırım yapar, maddi ve manevi şartlarını iyileştirmek işin elinden geleni yapardı. Bir evimiz ve çok da eski model olmayan arabamızı çok uzun yıllar kullandığımızı hatırlıyorum.
Piyasayı yakından takip ettiği için işi ile ilgili gelecekte ar-ge ve yeniliklerin hangi yöne ve alanlara kayacağını çok iyi bilir, ona göre yatımını arttırır, makine-teçhizat alırdı.
Orta ve uzun vadeli hesap-kitap ve planlar yapar, B planı tedbiri/hazırlığı kötü gün için mutlaka vardı.
21.En büyük sermaye, İnsan;
Babam en büyük yatırımı tabii ki çalışanlarına yapardı.
Piyasada babamın yanında yetiştirip, zamanı/vakti geldiğinde, uygu görerek sermaye yardımı ile kendi işini kurdurduğu onlarca usta bilirim. Bir kısmı hala benimde tedarikçim durumdadır. Birçoğuna da işlerimizin yoğun olduğu dönemlerde iş göndererek desteklemeye devam ettim
Ayrılan ve işini kuran bütün çalışanlar hala daha babamın bir elemanı/çalışanı bilinci ile sever ve çalışırlar. Her zaman bir aile dostu gibi gelirler, ziyaret ederler, hal-hatır sorarlar.
İtiraf edeyim ki benim sıkıntılı dönemimde tek ziyaretime gelip, dertlerimi paylaşarak ne yapabiliriz diye dertlenenler babamın bu eski çalışanları oldu. Ama benim için iş işten çoktan geçmiş, onların çözebilecekleri boyutu çoktan aşmıştı.
Bu gün hepsine derdim ile dertlendikleri için minnettarım.
Her zaman baba’mın hatırına sofraları bana açıktır.
Babam bütün bu yaptıkları için büyük bir insandı.
Bütün yaşamı boyunca birey/insan yani toplum inşa gayreti içersinde oldu.
Bu bir gönül işi, büyük özveri istiyor, herkesin becerebileceği bir iş değil.
Bugün çevreme bakıyorum da insan inşa etme! peşinde olanlar ya kendilerinden başkasını beğenmiyor, kendi düşüncesinde olandan başkasına yardım etmiyor, ya çıkar peşinde menfaatperestler, yada insanları kendi amaçları için kullanıyor, aşırılık içersindeler.
22.Akletmeyenin kötülüğü kime?
Hayat düsturunu insanları mutlu etmek üzerine kurmuş, onların derdi ile dertlenmiş, varlıkta yokluğu, yoklukta varlığı yaşamış, güzellik, doğruluk, hoşgörü sembolü babanın, ne oldum delisi olan, bencil, aç gözlü, insanlığını yitirmiş, akletmeyen oğlu ben.
Bunları söyledikten sonra kendi yaptıklarımdan, aldıklarımdan bahsetmekten ar duyuyorum. Bunlar beni sonun başlangıcına götüren kararlarımdır.
Kirada oturan ben, önce lüks bir semtte büyük bir daire, son model bir jip, iki adet tripleks yazlık, üç daire, hanıma yine lüks bir araba, çocukları en pahalı özel okullarda okutma vs.
İşim ile ilgili ne yatırımı mı yaptım? Çin'den sonradan bana pahalıya gelen ucuzundan onlarca makine, taklit edip üretmeye çalıştığım, sonradan başıma iş açan, hala hukuki marka davaların devam ettiği birkaç model ürettiğim ürünler.
23.Kimin parası?
Gerektiğinde düşünerek, yarına bakarak öz kaynakları ile hareket ederek yatırımını yapan babam, bütün bunlardan ders almadan körü körüne, banka kredilerini kendi parası zanneden, geri ödeneceğinin hesabını yapamayan, ayağı yere basmayan, yarını düşünmeyen ben.
Sonuç tahmin ettiğiniz gibi hüsran.
Bütün bu yatırımlarımı da iç piyasadan gelen talep patlaması ile yapmış, hiç bu işin sonunun geleceğini, talebin duracağını, iç piyasanın daralacağını, rakip firmaların çıkacağını düşünmeden yapılan mecburi yatırımlardı.
Hızla değişen piyasada birkaç malda satış rüzgârını yakalamış, başkasının da henüz o mallar ile ilgili üretime başlamadığı için siparişleri yetiştirmekte güçlük çekiyor, eleman alıp üç vardiya çalışıyorduk.
Acil bankadan kredi alarak sanki üretimin uzun yıllar süreceği düşüncesi ile Çin’e makine siparişleri vermiştim. Makineler geldiğinde birkaç ay üretime devam ettim ama piyasada herkesin benim ürettiğim malları üretmesi ve rakip firmaların çıkması ile önce siparişler yavaşlamış, sonra tamamen kesilmişti.
Banka kredilerini ödemekte zorlanmaya başlamış, tehlike geliyorum demişti.
24.Hedefi, vizyonu olmayanın yarını mı olur?
Yarına, ileriye bakmıyordum, ne hedef, ne vizyon düşünüyor, ne misyonum vardı.
Günü birlik yaşıyor, hesap-kitap günü birlikti.
Ne mallarımın kalitesini geliştirmek, ne yeni satış stratejileri oluşturmak, ne rekabete hazırlanmak ne ar-ge çalışması, benim için yarın yoktu.
Tek amacım ucuza, çok üretip, çok satmak, çok para kazanmak, kazancımı üç günlük dünyada iyi denebilecek şartlarda yemek ve yaşamak yani gününü-gün etmekti.
25.İhracat, geleceğin güvencesi;
İhracatı, danışman firmanın ve ihracat yapan arkadaşların bütün uyarı ve teşviklerine rağmen önemsemedim, gayreti içersine girmedim.
Şimdiki aklım olsaydı küreselleşen, tek pazar haline gelen dünya pazarına açılmak, ihracat/mal satmak hem ürün kalitemizi yükseltecek, rekabet edecek fiyatlarımız olacaktı.
Ülkemizde yaşanan bidokuzyüzdoksandört ve ikibinbir krizlerinde ayakta kalan, krizi en az zayiatla atlatan firmalar ihracat yapan firmalardı. İç piyasanın daralması ile satışların durduğu, iflasların arttığı süreçte azda olsa istikrarlı ihracat yapan firmalar en azından sabit masraf, çalışanların ücretlerini ve harcamalarını ihracat ile karşılamışlar, üretime devam edip, ayakta kalmayı başarmışlardı.
Her dönem için olması gereken, firmanın ihracata dönük satış yapması, yalnız iç piyasaya bağlı kalmaması, farklı pazarlara hitap etmesi, firmanın geleceği açısından büyük/hayati öneme sahip olacaktır.
Dünya piyasalarının herhangi birinde veya iç piyasada meydana gelecek krizde alternatif/farklı ülkelere/pazarlara yapılan ihracatlar etkilenmeyecek, ihracat ile finans döngüsü sağlanacak, makineler yavaş da olsa çalışacak, firma sıkıntıya düşmeyecek, kriz atlatılacaktır.
Bu noktada ihracat hem firma ve hem de ülkeler için hayati öneme sahiptir.
İhracatın şirketler için hayati öneme sahip olduğunu iş işten geçtikten çok sonra anladım.
26.İşin mim noktası; Hesap-Kitap-Söz;
Babam israf etmez, hesabını-kitabını çok iyi bilirdi.
İşini hiç ertelemez, üstün körü iş yapmazdı.
Kendi işini kendi yapar, kendi yapacağı işi kimseye yüklemezdi.
Görev ve yetki alanını belirlediği çalışanının işini tam ve eksiksiz, zamanında yapmasını isterdi.
Babam verdiği sözü zamanında ve en güzel şekilde yaptığı için müşterilerin güvenini kazandı, bu sayede işini büyütüp, piyasada çok iyi bir itibar edinmişti.
Aynı işi yapan birçok şirket işsizlikten şikâyet ederken, babamın yoğun işi vardı.
Maalesef ben bu konuda babamın yolunu takip edemedim.
Bütün işleri takip etmeye çalışırken, her şeyi ben bilirim derken ipi ucu kaçtı.
V.BÖLÜM
İŞİN SIRRI; PROFESYONELLİK
27.Profesyonellik ve Kurumsallığın önemi;
Hem işi bilmeyen, profesyonel olmayan, tecrübesiz, hem de suiistimal eden elemanlar yüzünden üretimde büyük aksamalar oldu ve tabii ki müşteriler bir-bir bizi terk etti.
Profesyonel, işi bilen tecrübeli bir insan kaynakları firmalar için hayati öneme sahiptir. Ben ise bunu iş-işten geçtikten çok sonra anladım. Benim için en makbul insan kaynaklarıyöneticisi! en ucuza, uzun süre sigortasız eleman bulan ve çalıştıran yönetici ve bölümdü.
Maliyetleri düşürüp, rekabet etmek için ucuz eleman çalıştırmak gibi beklide sonumu hazırlayan hataların en büyüğünü yaptım.
Çalıştırdığım elemanlara vasıfsız/tecrübesiz oldukları için çok az para verir, sigortasız çalıştırabildiğim kadar çalıştırırdım. Sendika kuramamaları için birkaç şirket kurarak işçileri sendika kuracak sayıya getirmezdim. Aynı zaman da kurduğum bu şirketler arasında fatura keserek vergi kaçırmak için bin bir dalavere çevirirdim!
Tecrübesiz ucuz işçiler makineleri sürekli bozar, sık-sık üretim durur, siparişler gecikirdi. Ucuz-sigortasız işçi çalıştırmakla ne kazanıyor?, makine tamirinden ve üretim kaybından, siparişlerin gecikmesi ile kaybedilen müşterilerden ne kadar zararım oluyordu?
Kurumsal bir firma olamadığımdan zararımın hesabını bir türlü çıkartamıyordum. Çoğu zamanda neden böyle bir yola tevessül ediyorum diye kendime sorar ama cevabının işime gelmeyeceğini, hoşuma gitmeyeceğini bilerek fazla üstünde durmadan geçerdim.
28.Hata-hata üstüne;
İşlerin ve işçilerin hepsini, bütün bölümleri tek-tek takip edemeyeceğim için benim anlayışıma uygun, emir ve talimatlarımı/taleplerimi yerine getirecek bir müdür atadım.
Hem işimi hafifletiyor hem de işçilerin gözünde öncelikle kötü rolde müdür oluyordu. Zamanla o kadar acımasız, kraldan fazla kralcı olmuştu ki beyaz yakalı yöneticilerden bile şikâyetler gelmeye başladı. Bende konuşurum der, müdüre ise bildiğin gibi devam et derdim. Müdür en ufak bir problemde acımasızca ya işten atıyor, ya bağırıp-çağırıyor, ağır hakaretler ediyor ya da maaşlarından kesinti yapıyordu.
Müdürden korkmaları birçok problemi hallediyor, ancak çok büyük problemlerde devreye giriyordum. Ama herkes biliyordu ki müdürün yaptığı acımasızca uygulama ve yönetim benim bilgim ve emirlerim/talimatlarım doğrultusunda idi.
Yönetici ve İşçileri başka amaçlarla da kullanıyordum. Yerleştirdiğim kamera ve ses cihazlarının yanı sıra her bölümde, o bölümle ilgili aleyhime dedikodu ve haberleri getirmeleri için çalıştırdığım yönetici ve işçiler vardı.
Aslında diğer çalışan ve işçiler benim adıma ispiyonculuk yapanı çok çabuk tespit ediyorlardı ama tedirginlik duyarak rahat hareket edemiyor, işleri savsaklayamıyor, açıktan firmaya bir zarar veremiyorlardı.
Evet, şimdi itiraf ediyorum ve yakinen hissediyorum ki, ben çalışanlarıma yaptığım ve çektirdiğim bu zorbalık, eziyet ve kötülüklerin bedelini çekiyorum.
Onların ahlarının da benim bu hale gelmemde büyük payı var.
29.Okumakla başlar her şey;
Babam çok kitap okur, ülke ve dünya gündemini çok iyi takip ederdi. Arada bir sürekli takip ettiği birkaç gazete ve dergiye yazılarını gönderir, yayınlanırdı.
Kitap okumanın kişiliği, kimliği, kişinin kimyasını, dünyaya bakışı nasıl objektif ve olumlu etkilediğini, ufkunu genişlettiğini, farklı düşüncelere hoş görü ile baktırdığını, herkese saygı duydurduğunu Babamda gördüm.
Kitap okumak Babam için yemek, içmek, uyumak, çalışmak gibi sanki zaruri bir ihtiyaçtı. Okumadığı zaman hayatının idamesinin güçleşeceğini zannederdiniz.
Kitap okuması hayatının her safhasına güzel ve olumlu yansırdı.
Babam okur, düşünür, akleder, üretir, yeniliklere açık olur, çevresine ve ülkesine faydalı atılımlarda bulunurdu her zaman.
Kitap okuyan bireyin kendini dolayısı ile toplumunu geliştirdiğini yakinen Babamda gördüm.
Haberleri günün her saatinde dinler, ülke ve dünya gündemini yakından takip ederdi.
Yazıları genelde yaşadıkları ve insanlara dairdi.
Tecrübelerini, birikimlerini, beklenti ve umutlarını aktarmaya çalışırdı.
Konuşması çok güzeldi, küçük büyük herkes ile iletişim kurar, uzun-uzun sohbetleri olurdu. Aile ve iş hayatındaki başarısında bu birikiminin payı büyüktü.
Ben ise eskiden kitap, gazete okur idim, ama son okuduğum kitabın adını bile hatırlamıyorum, yıllar önce idi.
İşte koşuşturmaktan ülke ve dünya gündemini takip etmeye fırsat bulamıyordum.
Bunları yapsaydım gidişimi ve gerçekleri görür, düşünür, akleder, bir çözüm yolu bulmaya gayret ederdim.
30.Sabahın bereketi;
Babamın en büyük meziyetlerinden biride, gün doğmadan kalkması, annemle sohbet içinde kahvaltı yapıp, atölyeyi erken saatte açması idi.
Sabah erken kalkıp, güne erken başlamayı hayat düsturu haline getirmişti. ‘Benim sizden daha çok vaktim var, sizden daha çok kazançlıyım’ derdi. Onun için gününe çok işler sığdırır, hayatı/ömrü bereketli geçerdi. Bizim her fırsatta şikâyet ettiğimiz zaman şikâyetini bir gün dillendirdiğini Baba’mdan duymadım.
Bereketli hayat/zaman temenni etmekle olmuyor, bir fiil yaşamak, uygulamak gerekiyor. Babam da bunu yakinen gördüm.
Babamın işine geç gittiğini hastalık dışında hiç hatırlamıyorum.
Akşamda işler yoğun değilse mutlaka vaktinde yemekte bizle olurdu.
Ben ise bu yönü ile babama hiç mi hiç çekmemişim. Genelde geç kalkar, şirkete telefonla talimat verir, durum sorar, öğleye yakın şirkette olurdum.
Bu hatamı işler yavaşlamaya, para kazanmamaya başlayınca anladım, ama çok geçti.
31.En doğru iş;
'Herkesin bildiği iş en iyi iştir, insan bildiği, sevdiği işte başarılı olur' diyen babanın oğlu ben, çok iyi paralar kazanmaya başladığımda, çevremdeki piyasanın rüzgârına kapılıp hareket eden arkadaşlarımın sözlerine kanıp/kapılıp bilmediğim ne işlere girdim ne paralar kaybettim!
Size hangisinden söz edeyim.
Rusya, Ukrayna ve Türkî cumhuriyetlere esen laleli bavul ticareti rüzgârına kapılıparkadaşımın zoru ile girdiğim deri ve tekstil işinde batırdığım paradan mı?
Çin de kurmaya çalıştığım fabrika ya gömdüğüm paralardan mı? Tüyo aldığımı zannedip, borsada batırdığım paralardan mı söz edeyim?
Bilmeden girdiğim her işte tam anlamı ile battım, çok büyük paralar kaybettim. Pahalı dersler almış oldum.
Size önce kuyumculuk yapan arkadaş ile girdiğimiz işten söz edeyim. Bir gün fabrikaya gelerek, Laleli piyasasından Rusya ve Türkî Cumhuriyetlere yapılan deri ve tekstil ihracatı/ bavul ticaretinden ve kazanılan müthiş paralardan söz etti.
Önce bu bizim bildiğimiz bir iş değil, biz kendi işimize bakalım dememe rağmen, çok güvendiği işi bilen imalatçı bir arkadaşından söz etti.
Arkadaşı küçük partilerde bavul ticareti yaptığını, sermaye olduğu takdirde müthiş paralar kazanabileceklerini söylemiş. Biz işle uğraşmayacağız, işi bilen o arkadaş uğraşacak, biz yalnız sermaye olarak destekleyeceğiz dedi.
Çok paralarda kazanıyordum ya, beni batırmayacak kadar bir sermaye ile biraz daha kazanmanın hevesi ile bilmediğim iş için razı oldum.
Kuyumculuktan iyi kazandığını bildiğim arkadaşın yaş tahtaya basmayacağını düşünerek veazımsanmayacak bir sermaye ile girdik işe.
Başlarda açık söyleyeyim paramızı peşin alıyor, iyi paralar kazanıyorduk. Siparişler deri ve tekstilin dışına çıktı, her türlü gıda ve ihtiyaç maddelerini de piyasadan talebe göre tedarik ediyor, gönderiyorduk.
Bavul ticareti adı altında gönderdiğimizden hem adetleri hem de fiyatları düşük gösteriyor, çok az vergi veriyor, müthiş paralar kazanıyorduk.
Beş-altı parti parayı peşin alıp gönderdik, hiçbir problem çıkmadı. İşte son partide olanlar oldu. Yine yurt dışından çok yüklü miktarda sipariş gelmiş, piyasadan arkadaş malları almış, sevk için parayı bekliyorlardı.
Kuyumcu arkadaş yurtdışındaki alıcılardan bir mesaj geldiğini, parayı bankaya yatırdıklarını, bankadan kaynaklanan bir problem yüzünden transferi yapamadıklarını söyledi. Biz bir gün bekledik ama bankada problem devam ettiğinden para yine gelmemişti.
Gemi hareket etme üzere olduğundan kuyumcu arkadaş beni arayarak istişare etti. Şimdiye kadar parayı peşin aldığımızı, karşı tarafın güven telakki ettiğini, kötü niyetli olsalar bugüne kadar suiistimallerine rastlayacağımızı, dolayısı ile bu iyi müşteriyi kaybetmememiz gerektiği için bu seferlik parayı almadan malları yüklemememizi, parayı da göndereceklerine güvendiklerini söyleyerek beni de ikna etti.
Evet, malları yükledik, o yükleyiş, günler geçti, karşı taraf hep aynı mazereti beyan ediyordu, para bankada, banka transferi yapamıyordu.
Bir hafta sonra, yani malları çektikten sonra bankayı arayıp, sormak aklımıza geldi.Aradığımızda böyle bir müşteriyi tanımadıklarını, bu miktarda bir paranın da yatmadığını söylediler. Bir yanlışlık olacağını defalarca belirtmemize rağmen evet, durum böyle idi, aldatılmıştık.
Bugüne kadar ne kazandı isek bir kalemde kaybetmiş, üstelik piyasaya da borçlanmıştık.Adamları Türkiye’ye geldiklerinde tanımış, yurtdışında hiçbir yerlerini görmemiştik.
Kuyumcu arkadaş hemen faturalardaki yurtdışı adreslerine gitmiş ama adreste yanlış/sahteolduğu için bir sonuç alamamıştık.
Aylarca aradık, bir ipucu dahi bulamadık. İşin trajik tarafı, kuyumcu arkadaşın yurt dışında kaldığı bu sürede onlarca bizim durumumuzda aldatılmış insanlarla karşılaşması idi. Hepside aynı yöntemle kandırılmış/aldatılmış, hiçbir ize de bizim gibi rastlayamamışlardı.
Nemi yaptık, piyasa tabiri ile o kadar zararın üzerine soğuksu içtik. Sıkıntı bir süreç içindeelimizdeki paralarla/sermayeden borçları ödedik. Aç gözlülük, hırs ve harisliğimiz yüzünden girdiğimiz bilmediğimiz işten büyük zararla çıktık.
İkinci bilmediğim işe yine para kazanma hırsım yüzünden girdim.
İşlerimin en hareketli olduğu ve çok para kazandığım günlerde Çin’e ucuzundan onlarca makine siparişi vermiştim. Benim getirdiğim makineler Türkiye’den en çok sipariş alan makinelerdi. Tekstil piyasası hareketli, sürekli sipariş alıyor, yetiştirmek için fason iş yaptırıyor, bir taraftan da yurtdışına, ucuz olduğu için özellikle Çin’e makine siparişi veriliyordu.
İthalini yaptığım makinelerin Türkiye distirübütörü ile görüşmemde siparişlerin çokluğuna dolayısı ile teslimleri yetiştiremeyen firmanın sıkıntıda olduğunu, Çin de bunun gibi üretim yapan birçok firmanın atıl olduğunu, istersem orta kapasitede bir firmayı satın alabileceğimi söyledi. İşi ve Çin piyasasını bilmediğim için birlikte girebileceğimizi ve bir maliyet çıkarması için Çine gidip görüşmeler yapmasını istedim.
Geri geldiğinde olumlu görüşler beyan ederek, tahminimden daha aşağı rakamlarda bir fabrikadan söz etti. Uzun süren görüşmelerden sonra anlaştık ve fabrikayı satın aldık.
Distirübütör ortağım işin büyük bölümünü işin içinde olduğu için üslenmiş, fabrika yönetimi için kardeşini göndermişti. Türkiye de satışı içinde kendisi yeniden yapılanarak gayret içersine girmiş, müşteri bulma noktasında benden yardımcı olmamı istemişti. Bende ulaşabildiğim bütün çevreme yeni işimden söz etmiş, azımsanmayacak sipariş almaya başlamıştık. Çin de üretim ve bürokrasi ile ilgili problemler yaşıyor ama zaman içersinde hallediyorduk.
Kar marjlarımız çok yüksek olduğu için bir yılsonunda yatırdığım paranın önemli bir kısmını geri almıştık. Siparişler devam etse idi ikinci yıl dolmadan kara geçebilecek idik.
Ama ülkemizdeki kriz sonucunda tekstil sektörü durma noktasına gelmiş, siparişlerin tamamı Çine, Hindistan’a yönelmiş ve makine alımı durmuştu. Türkiye dışındaki piyasaları da çok tanımadığımızdan satışlar yavaşlamış, durma noktasına gelmişti.
Bir süre maliyet ve masrafları Türkiye’den desteklemeye çalıştık ama zararın boyutları büyümeye başlamış, altından kalkamayacak duruma gelmiştik. Ortağımla istişare ederek fabrikayı yok pahasına elimizden çıkardık.
Yine bilmediğimiz bir işe girmiş, krizinde etkisi ile bir fabrika parasını Çine gömmüş, büyük zarar etmiştim.
Üçüncü bilmediğim alanda girdiğim işe çok detaylı girmek istemiyorum.
Çünkü piyasa tabiri ile borsayı bilmeyen, çabucak oltaya gelen avlardan biri idim.
Kısa sürede çıkan ve müthiş karlar eden cazip kâğıtlardan çok etkilenmiştim.
Başlarda küçük rakamlarla girdiğim fakat sonra yüklü miktarlarda aldığım kâğıtlarda ettiğim zararlar beni çabuk kendime getirmişti. Ama gidenler geri gelmedi ve borsa dersimi pahalıya almıştım.
32.Doğru Teşhis, Yanlış Danışman;
Yakın arkadaşların ısrarı ile işler büyüdüğünde, kurumsallık ile ilgili önerilerini değerlendirmek için bir danışman firması ile görüşüp, o gün için yüksek bir paraya anlaştık.
Kurumsallık, profesyonellik, üretim ve kalite yönetimi ile ilgili lüks bir otelde orta ve üst yöneticilere bir dizi toplantıda eğitim verip, kalite sertifikaları aldırdılar. Onlar gittikten bir süre sonra değişen bir şeyin olmadığı, sıkıntıların daha da arttığını müşahede ettim.
Piyasada mantar gibi biten, ehil olmayan danışman firmalarından birinin kurbanı olmuştum.
Maalesef denetimsiz, illegal, tecrübesiz yüzlerce firma, bir masa, bir telefon, göz alıcı teşrif edilmiş bir büro ile her konuda uzman olduğunu söyleyerek doğru-yalan bilgileri eğitim diye pazarlamakta/satmaktalar.
İşin üzücü tarafı ise bizim insanımıza çözüm diye sundukları, Amerika ve Avrupa dan tercüme edilmiş, batı insanının kimlik, kişilik ve toplum yaşamını esas alan eğitim metotları. Hiçbir zaman bizim insanımızın kişilik, ahlak, toplum ve hayat tarzı ile uyuşmayan önerileri eğitim ve çözüm diyerek hiçbir tahlile gerek duymadan sunmaktalar.
Maalesef hiçbir araştırmaya gerek duymadan da bizler piyasadaki sürece ayak uydurmak için önüne gelen, kendini iyi pazarlayan danışmanlık firmalarından yüksek paralara bu faydası olmayan eğitimi/danışmanlık hizmetini almakta.
Sonuç ise boşa giden zaman, ödenen para ve tabi ki hüsran.
Her konuda, her şeyi bildiklerini iddia eden firmalar hem biz girişimcilere ve hem de ülkeye büyük zarar vermekteler. Bunların en kısa zamanda denetime alınması, ehil danışmanlık firmalarının gerçekten ihtiyacı olan, yardım talep eden firmalara katkı sağlamaları gerekmektedir.
Belki de profesyonel, işin ehli bir firma ile karşılaşmış olsa idim, benim ve firmam için dönüm noktası olabilecekti. Bir fırsatta böylece kaçmış oldu.
Daha sonra gelen kurumsallık ile ilgili talepleri yaşadığım bu kötü örnek yüzünden reddettim ve maalesef bu kötü günlere geldim.
33.Kaybedilen yalnız para mı?;
Ailem ve dostlarımı çok ihmal ettim.
Babam ailemizi hiç ihmal etmezdi. Her yaz tatilimizi yapardık. Annemler, kardeşlerim ve akrabalarımızla kaynaştığımız, yılın yorgunluğunu attığımız o tatilleri, o mutlu günleri hiç unutamam.
Tatil dönüşü daha bir şevkle, heyecanla sarılırdık işimize.
Son on yıldır ailemle ve dostlarımla hiç tatile çıkmadım, yani ben son on yıldır tatil yapmadım.
Eşime bol-bol para verir, çocuklarla yazlığa gönderir, ben ise çok para kazanma peşinde koşardım.
Ama sonuç tam tersi oldu ailemi, dostlarımı, çevremi, işimi, paramı, her şeyimi kaybettim.
VI. BÖLÜM
ONLARCA HÜZÜN
34.Onlarca hüzün, yüzlerce yara;
Size yalnız yaşadıklarımdan değil çevremde firmalarını/ticaretlerini benim gibi düşüncesizlik, hesap-kitapsızlık, hırs yüzünden batıran, iflas eden, hüsranla sonlanan dost ve arkadaşlarımdan da söz etmek istiyorum.
Onların yaşadıkları ve sonları da benim geçirdiğim, yaşadığım süreçlere benzese de, benimkinden farklı dersler alınması gereken, daha vahim durumlarda söz konusu oldu.
Anlatmak istediğim, insan olduğumuzu, ne için ticaret yaptığımızı unutup, ticareti para kazanma hırsı, mal-mülk, makam-mevki edinmek, ego duygularını tatmin etmek için birilerini ezmek, yok etmek maksadı ile yaptığımızda, yani kontrolü/dengeyi kaçırdığımızda, bireyleri, ailevi ilişkileri, toplumu nasıl yaraladığı, parçaladığı, yok ettiğini insanların görmesi, ders almasıdır.
35.Kardeşin kardeşe yaptığını!
Aile dostumuz, hayatta olan babaları babam ile yaşıt, aynı zamanda çok samimi arkadaşım olan iki oğlundan bahsetmek istiyorum.
Çocukluğumuz, gençlik ve iş hayatımız hemen-hemen benzer şekilde geçti.
Babalarımızın kurulu bir iş düzeni olduğu için okul bittikten sonra iş bulma kaygısı taşımıyorduk.
Okuldan arta kalan zamanlarda babalarımızın yanına gidiyor, hem yardım ediyor hem de cebimize harçlık alıyorduk. Yani gençliğimizde maddi bir sıkıntı yaşamıyor, aşırı denebilecek paralar bile harcıyorduk.
Aslında bu aldığımız fazla denebilecek harçlıklar babalarımızın çok kazanıp, zengin olmalarından değildi.
Babalarımız bizlerin hem işlerini sahiplenmeleri, hem de bizi sıkmadan işlerini, ticareti öğretme özverilerinden kaynaklanıyordu.
Kendilerinin yoktan, zorluklarla bugünlere getirdikleri ve alın teri ile kazandıkları -harcamaktan imtina ettikleri bu paraları bizlerin almalarına göz yumuyordu diyebiliriz.
Kendilerinin yaşadıkları sıkıntıları bizlerin yaşamasını istemiyorlardı.
36. Sorumluluk Bilinci;
Şu sıkıntılı günlerde düşündüğümde, babalarımızın iyi niyetle yaptıkları bu özverinin, bizi zor günlerde zayıf düşürdüğünü/bıraktığını düşünüyorum.
Bu düşüncem babamın yaptıklarına karşılık bir eleştiri değildir. Kendimde aynı şeyleri çocuklarım için yaptım. Ama şu bir doğal ve sosyolojik gerçek ki, hiçbir sıkıntı görmemiş, maddi olarak rahatlık içinde büyümüş/yaşamış çocuklar/gençler en ufak maddi-manevi sıkıntıda/sorunda kendilerini yalnız, çaresiz hissederek çok çabuk umutsuzluğa düşüyor, bunalıma giriyorlar.
Yüzme bilmeyen bir insanı derin suya atarsanız tabii ki boğulacaktır. Yüzmeyi evde, dershane de kitap okuyarak ta öğretemezsiniz. Mutlaka o insan suya girmeli ve yüzmeyi uygulayarak öğrenmelidir. O insanı önce boyunu geçmeyen suya sokup, yavaş-yavaş yüzmeye alıştırıp, öğretirseniz, derin suya girdiğinde en azından mücadele edecek, zorda olsa hayatta kalmayı başaracaktır.
İnsanı güçsüz kılan varlık içersinde nazlı büyümesidir.
Bir âlimin benzetmesi ile bahçıvan terbiyesi görmeyen çöl ve orman ağaçları daha sağlamdır. Ama bahçıvan bakımında büyüyen, daha parlak ve güzel ağaçlar ince ve dayanıksız olurlar. Vahşi çöl bitkilerinin, bunlara nazaran hem ateşleri daha güçlü hem yanış süreleri daha fazladır demektedir.
Son zamanlarda gazetelerin üçüncü sayfalarına baktığımda hali-vakti yerinde, maddi açıdan refah içersinde insanların bunalıma girdiklerini, intihar ederek hayatlarına son vermeye çalıştığı veya son verdiği/intihar ettiği haberleri çok okuyorum.
Haberlerin devamını, yani sebebini okuduğunuzda daha da şaşırıyor anlamsız (tabi bizim için) sebepler yüzünden hayatlarına son vermeye kalktıklarını görüyoruz.
Aslında onların hayatta ilk defa karşılaştığı sorunlar, insanların hemen-hemen her gün mücadele ettiği, karşılaştığı sorunlardan farklı bir şey değil. Ya istediği bir şeyi alamamış, ya sevdiğinden ayrılmış, ya Anne, Babası’na kızmış ailevi sıkıntılar yaşamış, ya ticaretinde sıkıntıya düşmüş veya iflas etmiş türünden sebeplerle karşılaşıyoruz.
Bu sebepleri hafife aldığımı sanmayın, tabii ki bunlar toplumsal sıkıntıların, sosyal bozulmanın temel göstergeleri ama söylemek istediğim, orta gelirli veya refah seviyesi yüksek kesimlerde sıkıntılar karşısındaki kırılmalar daha keskin. Çaresizlik onların hayatını bitiriyor, çünkü o güne kadar onlar ne istemişse elde etmişler, bir sıkıntı o güne kadar görmemiş, düzenlerini bozacak bir süreç yaşamamışlar. Dolayısı ile dayanma, direnme güçleri gelişmemiş veya hiç yok.
37.Geleceğe yatırım;
Bir tarafta parmaklarına bir çöp batmasın diye esirgediğimiz çocuklarımız, diğer tarafta hayatın acımasız gerçekleri.
Çocuklarımıza bizden çok hâkim olmaya, şekillendirmeye çalışan çevre/sokaklar.
Onları tehlikelerden üzerine titreyerek, koruyarak nereye kadar uzak tutacağız.
Bizim yokluğumuzda onları kim sahiplenecek.
İşte bize düşen en büyük görev, çocuklarımızı iyi ve kötü günde kendi ayakları üzerinde duracak şekilde yetiştirmemizdir. Bunu mutlaka başarmalıyız. Çocuklarımızın, ailemizin, toplumumuzun geleceği buna bağlıdır.
Ticaretimiz için bin defa düşünerek yaptığımız yatırımlarda gösterdiğimiz dikkat ve hassasiyeti, maalesef geleceğimiz olan çocuklarımızı yetiştirirken göstermiyor, ancak acılarla, sıkıntılarla karşılaştıklarında aklımıza geliyor.
Ama o zaman iş-işten çoktan geçmiş oluyor, direnme/dayanma güçleri olmadığından kırılıyor, bunalıma giriyor, avucumuzdan kayıp yok olup gidiyorlar.
Üzerine titrediğimiz çocuklarımızın ilerde en ufak bir sıkıntıda üzülmesini, açı çekmesini, çaresiz kalmasını, bunalıma girmesini istemiyorsak, onlara daha dengeli, daha açık, gerçekleri paylaşarak/anlatarak yaklaşmalı, elden geldiğince çok erken demeden sorumluluk bilinci vererek büyütmeye çalışmalıyız diye, bu süreci/deneyimi yaşamış, açıları çekmiş biri olarak düşünüyorum.
38.Mutlulukla gelen hüzün!;
Aile dostumuz ve arkadaşım iki kardeş babaları hayatta iken işlerini sahiplenerek başına geçtiler. Babaları her ne kadar işe gidip-gelse de inisiyatif kardeşlerde idi.
İkisi de arka-arkaya evlendiler. Durumları iyi olduğu için pahalı denebilecek semtlerden pahalı evler alıp, dayayıp-döşediler.
Yani piyasada itibarı olan, hızla yükselen/büyüyen bir trende giren firmaları üç aileye bakar olmuştu.
Ne oldu ise sonun başlangıcı bu mutlu denecek evlilik süreçleri ile başladı maalesef.
Başlarda gelinlerin birbirini tanıması, kayınvalidelerinin huyunu-suyunu anlamaları, sık-sık yapılan aile içi ziyaretler güzel günlerdi.
Her zaman olduğu gibi ‘ona alındı, ben de niye yok’ çekişme süreci ile başlayan, yani hayatın gerçekleri! diyebileceğimiz süreç çok erken başladı.
Bir geline alınan arabanın daha kalitelisi diğerine, bir çocuğa alınan giyimin daha fazlası diğerine, birine alınan yazlığın daha şatafatlısı diğerine, birinin çocuğunun gönderildiği okulun daha pahalısına diğerininki gönderiliyordu.
Kayınvalidenin bu gidişe/duruma olgun bir şekilde müdahale etmesi yerine akrabası olan geline taraf olması ile rekabet/inatlaşma süreci içinden çıkılmaz bir hal almıştı.
Baba, Anne, gelin ve kardeşler birbirine girdiler.
Aklıselim yok olmuş, her biri taraf olmuş birbirini suçluyordu.
Kardeşler firmadaki toplantılara birbirini görmemek için gelmiyor, baba çaresiz kalıyor, firmanın günlük işleri ve geleceği ile ilgili ciddi kararlar bir türlü alınamıyordu.
Sürekli değişim ve hareket içinde anlık kararların alındığı piyasalarda hayatta kalmak bıçak sırtındadır. Bu safhada firmada üretim süreci, hammadde tedariki, pazarlama-satış, finans konusunda karar merci ve firmaya kredi veren bankalardan arayanlara muhatap bulunamamış, hayati kararlar alınamamış, sıkıntılar daha da katlanmıştı.
Ailenin büyüklerinden, firma danışmanlarına kadar araya giren kimseyi kardeşler dinlemiyorlardı. Hanımları yangına körükle gidiyor, biran önce ayrılmaları için eşlerine baskı yapıyorlardı.
39.Onca emek;
Yılların birikimi, emeği, sektörün ve piyasanın en çok kazanan ve en itibarlı firması parçalanıp, yok olmak üzere idi.
Aile büyüklerinin zoru ile baba ve kardeşler paylaşım için masaya oturtuldu.
Babanın otuz yedi yıllık emeği iki saatte bölünerek paylaşıldı.
Küçük yaşlarda köyden kaçıp, inşaat köşelerinde aç-susuz üç kuruş için yokluk içersinde geçen gençlik, fabrikada yağ-pas içersinde ustalık, kırk beşinden sonra aldığı eski bir makine ile açtığı merdiven altındaki imalathane ve o günlerden beri borç-harç içinde gecesini gündüzüne katarak özveri ile bugünlere getirdiği fabrika.
Ve tabii ki bin zahmetle bu günlere getirdiği fabrikayı daha da büyüteceğini hayal ettiği, geleceği olan iki gözü iki oğlu.
Baba ne zahmetler çekti ne umut etti, ne hayaller kurdu ne buldu?
Baba kendini emekli ederek geriye çekildi.
Makineler ve elemanlara kadar bölüşüldü, küçük oğlan başka bir yer tutarak işe yeni bir yerde başladı.
40.Kendi ipini çekmek!;
Esas hatayı ise bundan sonra yaptılar.
Müşteri kapmak için birbirlerine iftira derecesine varan ithamlarda bulundular.
Müşteriler yıllarca çalıştıkları firma ile bu durumu gördükten sonra çalışmamaya başladı. Zaten kardeşlerin rekabeti yüzünden üretim, kalite, satış ve fiyatları da istikrarsızlaşmaya başlamıştı.
Rakipleri bu durumu çok iyi değerlendirerek piyasaya hâkim oldular.
İki kardeşe nemi oldu?
İkisi de iflas etti, ne var ne yoksa her şeylerini sattılar, fabrikalarına haciz geldi, bankalar ve alacaklılar ile hala boğuşuyorlar.
Aile bağları tamamen kopmuş durumda.
Kardeşler benim gibi, çaresizlik içersinde, bunalımdalar.
Yaşlı Baba eşini alarak kahrından başını alıp köye göçtü, orada yaşamaya çalışıyor!
41.Hayatı Anlamak İçin, Tefekkür;
Hayatlarının ve ticaretlerinin amacı neydi? Ne istediler ne oldu!
Ticaretlerinin, kazandıkları paranın ailelerinin böyle dağıtacağını, parçalayacağını, üzeceğini, hayatlarının alt-üst edeceğini, perişan edeceğini bilselerdi aynı şekilde hareket ederler mi idi?
Tabi ki hayatı daha mutlu, huzurlu kılmak için ticaret yaptılar, para kazandılar, böyle bir soru ne kadar abes, ne kadar yanlış değil mi?
Ama yanılıyoruz! Çevremize bir bakalım, etrafımızda yaşanan gerçekleri, hataları, üzüntüleri, yıkılan aileleri, sönen ocakları, intiharları, travmaları görmezden geliyoruz.
Birbirinin kopyası çöken hayatları, hüzünlü sonları, sosyal-toplumsal çöküşleri, anlamak istemiyor, akledip kendi başımıza gelebileceğini düşünmüyor, hesaba etmiyor, ders almıyoruz. Onun için bu hüzünler, sıkıntılar, acı ve gözyaşları, aynı hatalar ve aynı delikten yüzlerce-binlerce ısırılmalar.
Her şeyin para ve menfaat üzerine bina edildiği maddeci bir hayat tarzı kuşatmış bizi.
Suç şimdi kimde, kendimize defalarca soralım soruyu ve cevabını da dürüstçe verelim.
Göz göre-göre gelen vahim sonlar bizim hatalarımız, bizim düşüncesizliğimiz değil mi?
Bizi kendimize getirecek ne peki?
Biraz tefekkür değil mi?
42.“Beyhude geçen anlamsız ömrüm, Sonbaharımda yeşerdi”
“O hüzünlü sabah farkına vardım, Hayatın güzel anlamına, Beyhude geçen anlamsız ömrüm, Sonbaharımda yeşerdi.”
Böyle diyor şair.
Evet, gerçekten iş hayatının acımasız, taşlı yollarında düşüncesiz, hesapsız-kitapsız yürüyen ve ancak duvara çarptığında gerçekleri gören bizler, çok geç hayatın anlamını keşfediyor, nedeni, niçin’i kendimize çok geç soruyoruz. Gerçekleri gördüğümüzde ise iş-işten geçmiş, hayatımızın o tatlı, bereketli, anlamlı gençlik/olgunluk günleri boş, beyhude bir biçimde geçmiş oluyor.
O noktaya geldiğinde dahi ders almayıp hırsla devam eden ve hayatının sonuna kadar bunalım içinde debelenenler, kendini ve çevresini yiyip bitirenler oluyor. Farkında olup, gerçeği gören, hayatın anlamını kavrayanlar ise şairin “Beyhude geçen anlamsız ömrüm, Hayatımın sonbaharında yeşerdi” dediği gibi geçte olsa, sanki dünyaya yeniden gelmiş gibi hayatı güzel ve anlamlı kılmaya çalışıyor ve bu fırsat için şükrediyorlar.
Ben hangi yolumu seçtim? Biraz sabredin.
VII. BÖLÜM
TECRÜBE HER ŞEYDİR
43.Hayat tecrübedir;
İş hayatında aldığım en büyük derslerden birini, tecrübe konusunda yakinen yaşamış olduğum bir hayatı anlatacağım.
Size lise arkadaşımdan söz etmek istiyorum.
Oda maalesef benim gibi sıkıntılı günler yaşıyor şu anda. Amcaları ile kurdukları ortak şirketi, yaşanmış tecrübelere rağmen kariyerine güvenip, çok bildiğini zannederek bildiği gibi yönetmekte direnen, kimseyi dinlemeyen, at gözlükleri ile ilerlerken kırk yıllıkşirketlerini sıkıntılara sokan ve şimdi iş hayatına sıfırdan bir şirkette eleman olarak çalışan arkadaşımdan söz edeceğim.
Dedim ya lise arkadaşımdı. Okulun en zeki, en parlak talebesi idi. Okulu birincilikle bitirmiş, ülkemizde en iyi üniversiteleri kazanma, girme imkânına rağmen durumları iyi olduğundan üniversite kariyerine yurt dışında devam etmek için Amerika’ya gitmişti.
O yıllardan sonra ilişkimiz kopmuştu. Yıllar sonra bir gün işadamları derneğinde toplantıda karşılaştık ve ikimizde çok memnun olmuştuk. Lise yıllarından başlayarak geçmişte gezinti yaptık. İş hayatımızdan, gelecek ile ilgili hedeflerimizden bahsettik, mutlaka ilişkiyi koparmama sözü vererek ayrıldık.
44.Merdivenin ilk basamakları;
Amerika da dünyaca muteber kabul edilen ekonomi ve işletme dallarında iki üniversite bitirmiş, mastırını yapmış, üç dilen bilen, akademik kariyerini başarı ile yapmış, konusunda uzman olmuş, kendine çok güveniyordu.
Birçok kez ben firmasını, oda benim firmamı ziyaret ederek kahvemizi içer, geçmişten ve gelecekten, iş hayatından, Amerika’dan, öğrendiklerinden/uzmanlığından, küresel krizden, Amcaları ile ortak oldukları firmada işin başına geçmesinden, yaptıkları ve yapacaklarından bahsederdi. İş adamları olarak dertlerimiz aynı olduğu için sık-sık bir araya gelir dertleşirdik.
Yine bir gün firmasını ziyaret ettiğimde o üzücü haberi kendisinden almıştım. Hiçte o güne kadar sıkıntılarından, firmasının kötü gidişinden bahsetmemişti.
O gün belki de dertlerini paylaşacak, dinleyecek, kendini anlayacak, samimi, sığınacak bir dost olarak dertlerini ve hatalarını bir-bir anlattı. Açıkçası beni kendine yakın görmesine, her şeyini anlatmasına/paylaşmasına şaşırmadım desem yeridir.
Amerika dan geldikten bir süre sonra Babası ve amcası yapmış olduğu kariyer ile gurur duyarak şirketin yönetimini ona bırakmışlar.
45.Kariyer mi, Tecrübe mi?;
Kendine o kadar güveniyormuş ki, eski elemanları bir-bir çıkararak, yerlerine kendisi gibi kariyer yapmış, dil bilen, yeni jenerasyondan gençler aldığını söyledi.
Firmanın eski görüntüsünü baştan aşağıya yenilediğini, modern görünüm için mimarlara ve tadilata çok paralar ödediğini söyledi.
Çünkü ona göre iki binli yıllardan itibaren dünyada tam anlamı ile bilgi çağı yaşanacak, herkes bilgiyi/verileri ne kadar iyi kullanır/değerlendirirse yarışta o öne geçecekti. Özellikle küresel kriz sonrası bu acımasız yarış daha da kendini hissettirecek, yaşamak için acımasızca mücadele edilecek, eski kafalılar/muhafazakârlar, ihtiyatla/tedbirli yavaş hareket edenler yok olup gideceklerdi.
Yeni yüzyıl firmalar için varoluş-yok oluş mücadelesine sahne olacaktı onun için.
Öylede oldu.
46.Tecrübe Her şeydir;
“Fakat unuttuğum/göz ardı ettiğim ve bütün planlarımı/programlarımı/hesaplarımı, bilgimi, kariyerimi, geleceğimi alt-üst eden/sıfırlayan ise ‘tecrübe’yi hesaba katmamam, önemsememem en büyük hatam oldu. Beni tecrübesizlik yıktı” dedi.
Hep anlatılan bir örnekten söz etti ve kendi başına da aynı olayın geldiğini söyledi.
Hani anlatırlar; Fabrikaya kariyerini yeni tamamlamış, yüksek lisansını yurtdışında yapmış, bir-kaç dil bilen genç bir müdür alınır.
Genç müdür, uzun yıllar fabrikada çalışmış, tecrübeli ne kadar eleman varsa çıkarmış, yerlerine, kendisi gibi kariyerli dil bilen üniversite mezunu gençler almış. Amacı da, yeni vizyon sahipleri gençlerle fabrikada üretimi arttırmak, yenilikler ve atılımlar yapmakmış.
Üretim yapılan kapasitesi büyük makinelerden biri arızalanmış.
Tamir etmek için bütün üretimdekiler ve genç mühendisler seferber olmuşlar ama ne mümkün. Ertesi günüde akşama kadar arızayı bulamamışlar, üretim kayıpları ciddi rakamlara ulaşması üzerine firma sahipleri fabrika müdürünü hesaba çekiyor, neden arızanın hala giderilemediğini, yetişmeyen siparişlerin, zararın boyutlarının hesabını soruyorlarmış.
Genç, kariyer sahibi fabrika müdürü çare arama derdinde iken, eski çalışanlardan biri yanına gelerek, işten çıkarılan eski ustabaşının makinenin dilinden anladığını, onu çağırmalarını teklif etmiş. Genç müdür önce çok kızmış, tükürdüğünü yalamak diye düşündüğünden öfke ile teklif eden çalışana bağırmış, ama sonra çaresizliğini, firma sahibine artık öne süreceği bir mazereti de kalmadığını düşünerek istemeye-istemeye çağırın demiş.
Başka bir fabrikada çalışmaya başlayan ustabaşı izin alarak gelmiş.
Bütün fabrika başına toplanmış, heyecanla sonucu bekliyormuş.
Usta makinenin düğmesine basmış, gelen sesi duyduktan sonra etrafını dolaşmış, elindeki çekici makinenin bir yerine vurmuş ve makine çalışmaya başlamış, herkes sevinmiş ve bir oh çekmiş.
Fabrika müdürü mahcup bir şekilde teşekkür etmiş.
Ne ödemeleri gerektiğini sormuş, ustabaşı da çok yüksek bir bedel söylemiş.
Genç, kariyer sahibi müdür istenen paranın yüksekliğine şaşırarak “Ne yaptın ki, geldin, makinenin bir yerine tık diye vurdun, çalıştı” dediğinde,
Tecrübeli ustabaşı cevabı vermiş; Kırk yıl artı bu tık demiş.
Yeni işe aldığı kariyer sahibi, dil bilen genç makine mühendislerinin birçok kere üretimi nasıl kitlediğini, en son olayda fabrikanın nasıl saatlerce çalışamadığını, ancak çözümü eski tecrübeli işten çıkardığı lise mezunu ustanın çözdüğünü, kendisi için kırılma ve karar verme noktasının bu olay olduğunu itiraf ederek bahsetti.
47.Krizle imtihan;
Özellikle küresel kriz sürecinde başında tecrübeli, deneyimli yöneticiler bulunan, ihtiyatlı/tedbirli hareket eden, aldığı kararlardan emin, cesaretli, kontrolsüz/ kaldıramayacakları riske girmeyen, gelişmeleri geçmişte yaşanan tecrübe ile doğru okuyabilen, B planları olan, görmüş-geçirmiş yöneticilerin şirketleri küresel kriz/fırtına dindikten sonra ayakta kaldılar. Diğerleri ise ya yok olup gitti, ya da başkaları tarafından yok pahasına satın alındılar.
Anladım ki tecrübeli yönetici ve eleman şirketler için sermaye kadar önemli ve değerli imiş diyerek, kariyerine çok güvenmesi ile yaptığı hatayı kabul ve itiraf etti.
Daha çok fırın ekmek yemem lazım dedi.
Kendisi şirketin başından ayrılmak zorunda kalmış, babası ve amcasına mahcup olarak bir şirkette bulduğu yeni işe başlamıştı.
Hatasını görüp, itiraf etmek, kabullenmek ve telafi için azim ve kararla yeniden başlamak, pes etmemek.
Hayat devam ediyor, olumsuzluklar, hatalarımız bizi yıldırmamalı. Düşünen/ akledenler için bunlar belki de sağlam bir gelecek için tecrübe temelleri, ama aynı delikten bir daha ısırılmamak, aynı hataya bir daha düşmemek üzere ders almak kaydı ile.
Babası ve amcası, dağılmış olan tecrübeli elemanları ve şirketlerini toparlamak için hala uğraşıyorlar. Köklü bir şirket oldukları için eski günlere dönmek ve eski izleri silmek biraz zaman alacak ama baba ve amca tecrübe ile bu sıkıntıların üstesinden geleceklerdir muhakkak.
VIII. BÖLÜM
TEORİ PRATİK ÇELİŞKİSİ
48.Eğitim, Öğretim ve Gerçekler;
Tecrübe ile ilgili üniversitede yaşadığım bir olay anlatmak istiyorum.
Genel ekonomi dersi kitabı ince olduğundan, dersi önemsemedik, derslere de pek girmezdik. İmtihandan önce biraz çalışır geçeriz diye düşündük. Ama sınıfın çoğu dersten kaldı. Güz döneminde de aynı akıbete uğramamak için o zaman ticaret odasında da görevli olan hocamızı soruların nerelerden geleceğini öğrenmek için 5-6 arkadaş ziyarete gittik.
Hocamız bizi dinledikten sonra; Siz ekonomiyi öğrenmek istiyor musun? diye sordu. Bizde tabii diyerek soru gelebilecek konuları söyleyecek umudu ile tasdik ettik.
Peki, o zaman ekonomiyi öğrenmek istiyorsanız, şu karşı tarafı görüyor musunuz diyerek, camdan ticaret odasının karşısında bulunan Tahtakale’yi gösterdi ve devam etti, gidin orada üç-beş yıl çalışın, ekonominin esas okulu orasıdır dedi. Yani hocamız bize öğrenmeden daha önemli olan tecrübeyi işaret etti, öğrenmek için tecrübe kazanmamız gereken yeri göstermişti. Güz imtihanı için ise en ufak bir tüyo vermedi. Ama çok çalışarak dersi geçmiştik.
Hocamızın işaret ettiği tecrübe kulağımda hala küpedir. Okuyan ve çalışmaya yeni başlayan gençlere bunu hep anlatırım.
Ama okuldan sonra atıldığımız iş hayatında ülkemizin çelişen gerçekleri ile yine karşılaştık ve sıkıntısını yaşadık.
Öğrendiklerimiz/öğretilenler ile piyasada uygulanan gerçekler arasında uçurumlar vardı. Öğrendiğimiz ekonomi teorilerinin aksine gelişmeleri piyasada yaşıyor, şaşırıyorduk. Sanki her şey bize yanlış öğretilmişti.
Piyasanın gerçekleri çok farklı idi.
Üniversitede öğretilen bilgiler ile piyasanın gerçekleri sürekli çelişiyordu.
49.Piyasadan Kopuk Üniversite;
Bu hata/çelişkinin iki nedeni vardı;
Birincisi, ülkemizdeki eğitim çarpıklığının sonucu, hocalarımız masa başında, piyasa gerçeklerinden kopuk, piyasadan haberi olmadan bir takım bilgileri derleyip, kopyalayarak öğrencilere öğretmekte/ezberletmekte, sözde akademik teori alt yapı öğrenciye verilmektedir.
İkincisi ise, Piyasa ekonomi/sanayisi üniversiteden kopuk, kendi kurallarını oluşturarak, daha doğrusu kuralsızlıklarını oluşturarak, yarının ne olacağını görmeden, hesapsız-kitapsız, günü birlik gitmesidir.
Günümüzde de hala devam eden üniversite-piyasa kopukluğunun biran önce bilimsel verilerle ele alınarak bütünleştirilmesi gerekir. Birbirinin ihtiyaçlarını tamamlaması, sürekli irtibat ve istişare halinde olması, birbirini desteklemesi gereken iki kurumun bir bütün halinde hareket etmesi, ülkenin geleceğini belirlemede, dünyada söz sahibi olmada hayati öneme sahip olduğu gerçeğinin artık görülmesi gerekmektedir.
IX. BÖLÜM
İYİ NİYET YETMİYOR
50.Bir hata, binlerce ah;
Sözümü Anadolu’nun sevimli, huzurlu, sakin bir şehrinde öğretmenliği bırakıp ticarete atılan fakat bizim gibi akletmediği, yarını göremediği, aklının alamayacağı ve kaldıramayacağı kadar bir yükün/paranın/sorumluluğun/vebalin altına girdiği için hem kendi hem de binlerce kişiyi mağdur eden, olumsuz ortam ve şartlarda tanıştığım öğretmenden söz etmeden bitirmeyeceğim.
Çok para kazanmaya başlayınca gözleri hiçbir şey görmeyen, düşünmeyen, hesap-kitap yapmayan, akıl tutulmasına kapılan binlerce insanın ibretlik hikâyesi.
Mağdur olan bir yakınım vasıtası ile ticareti biliyoruz diye! aracılık vazifesi ile görüşüp, tanıştık öğretmen bey ile.
İyi niyetliliğinden hiç şüphe etmediğim öğretmenin geldiği noktayı hukuk ‘kastı aşan kusur’ diye ifade ediyor.
Yani iyi niyetli olmak bir şey ifade etmiyor, işiniz ile ilgili bütün tedbirleri almanız, şartları yerine getirmeniz gerekiyor. Yoksa yaptığınız kötü niyetli, kasıtlı bir işe dönüşebiliyor.
Yani burada kanunlar ve hukuk/adalet devreye girmelidir. Toplumun bir düzen ve refah içersinde hayatlarını idame etmeleri için uygulanan kanunlar çerçevesinde hareket etmek, hukuk kurallarına uymak, tehlikeyi, suiistimalleri, bireysel ve sosyal sıkıntıları daha başında önleyecektir.
51.Aklın olmadığı yerde;
Bildiğiniz gibi ticaret için gerekli olan en önemli şey sermayedir. Özellikle sermaye bulmak çok zordur.
Bu öğretmenimiz için ise sermaye bulmak en kolayı olmuş. Çevresi tarafından itibarı olan, sevilen, güvenilen birisi olduğu için sermaye belli bir süreçten sonra yağmış sanki!
Yani bir işe başlarken/girerken, yalnız sermaye veya yalnız tecrübe veya yalnız işi bilmek yeterli olmuyor, gelişen süreçlerle ilgili plan-program, profesyonel bir kadro, kurumsallık ve en önemlisi, binlerce kişi ile yola çıkılıyor ise hukuki zemin ve şeffaflık şart haline geliyor. Yani her şeyin kayıt altına alınıp, her an hesap vermeye hazır durumda olunması gerekiyor.
Bütün bunlar yapılmamış, işler bir anda büyümüş, tahayyüllerinin sınırını aşmış, ticarete sonradan giren öğretmenin işler kontrolünden çıkmış, geri dönüşü olmayan kaçınılmaz sona girilmiş.
Yani akıl devreden çıkmış.
52.Göz göre-göre;
Yani tehlike göz göre-göre geliyorum demiş ve buna rağmen hiçbir tedbir alınmamış.
Fısıltı ile kazançlarının abartılı bir şekilde kulaktan kulağa yayıldığını/ aktarıldığını, duyanların/ortak olmak isteyenlerin hiç düşünmeden, araştırmadan yurt içi ve dışından istemedikleri kadar sıcak parayı gönderdiklerini, kendilerinin de hiç beklemedikleri bu gelişme ve büyüme karşısında hazırlıksız yakalandıklarını, tedbir almadıklarını itiraf etti öğretmen.
Ama gelen tehlikeyi gördüğü halde neden hala o dönem holding reklamlarına yurt içinde ve dışında devam ettikleri soruma cevap veremedi, kendilerine hayatiyet verenin fısıltılarla ve reklamlarla gelen sıcak para olduğunu ikrar edemediği gibi.
Gelen paralar profesyonel bir ekip ve kurumsal bir yapı olmadığı için ehil olmayan ellerde bilinçli ve verimli bir yatırıma dönüştürülmemiş, üretim ve istihdam düşünülmemiş, gelen paralar ile gelirler hovardaca dağıtılmış/harcanmış, sıcak para kesildiğinde ise her şey bitmiş.
Fısıltı ile gerçekleşen büyüme, onca zahmet ve emek ile oluşan birikimler, ehil olmayan ellerde geride mağdur ve acılı aileler bırakarak kısa zamanda heba olmuş, yok olup gitmiş.
Telafisi mümkün olmayan bireysel, ailevi, toplumsal ve ekonomik yaralar açmış, ocakları söndürmüş.
53.Kontrolsüz para/güç;
O zamanlar hatırlıyorum, maalesef birkaç kişinin hatası yüzünden toplumda binlerce insan mağdur olmuştu, neler, kimler suçlanmış, sorgulanmış, hangi değerler mahkûm edilmişti!
Yıllardır yurtdışında gurbet kahrını çekerek, memleket hasretine katlanarak çalışıp-didinip elde ettikleri birikimlerin güvenerek! teslim ettikleri kişilerin elinde yok olması, nice aileleri dağıttı, niceleri gurbette perişan olup, memleketlerine başları öne eğik dönmek zorunda kaldı, yapılan suiistimal insanlar arasında güveni tamamen yok etti, intihar edenler, kahrından ölenler oldu, travma geçirip hala tedavi görenler var.
Etkilenen kesim o kadar genişti ki, yıllar geçmesine rağmen telafisi mümkün olmayan toplumsal-sosyolojik hasarlar bıraktı.
Bu gelinen vahim sonuç iyi niyet ile başlamış fakat sonunu hesap edememiş, kötü gidişi gördüğü halde irade kullanamamış, boyundan büyük işlere girmiş bir-kaç kişinin gerçek hikâyesi. Toplumda açtıkları güven, maddi-manevi, sosyal yaralar nasıl, ne zaman kapanır maalesef bilinmemekte.
X. BÖLÜM
EN VERİMLİ DERS: YAPILAN HATALAR
54.Hatalardan ders almak;
Evet, bu yaptıklarımızdan, duyduklarımızdan, başımıza gelenlerden sonra tekrar-tekrar düşünüyor/tefekkür ediyor, olanları anlamaya çalışıyor, yapmaya çalışırken yok ettiklerimizi görüp nerede hata yapıyoruz diye kendi kendime hep soruyorum.
Şimdi şu gerçeği çok iyi anlıyorum ki; Piyasaya, çevremize uymak, daha çok para kazanmak, hayatta kalabilmek için yaptığımız onca mücadele, onca sıkıntı, onca hırs, kalp-gönül kırma, suiistimal, hakaret ve aşağılamalar, bizi bizden, kişiliğimizden, insanlığımızdan, her şeyimizden uzaklaştırmış durumda.
Artık normal bir insan gibi düşünemiyor, bakamıyor, yaşayamıyorum.
Bu dünyaya niye geldiğimi, ne yapmam gerektiğini artık sağlıklı düşünemez oldum.
Hep çıkarcı-menfaatçi-şüpheci bir anlayışla insanlara yaklaşıyor, ailem dahi hiç kimseye güvenemiyorum.
55.Bütün soruların cevabı: Ölüm.
Yapayalnız kaldım.
Hırsa kapılmamış, kimseye haset etmemiş, en sıkıntılı/zor anlarında bile sabretmiş, elindekiler ile kanaat etmiş, öfkesine en hiddetli anında hâkim olmuş, iyi huylu, her zaman ufku açık, bağnazlığa prim vermemiş, zenginliği ile övünmemiş, fakirleri ve elinin altında çalışanları hor görmemiş ve onlara kötü davranmamış, iyilik ve teşekkürü hiçbir zaman terk etmemiş, hakkı olmayandan uzak durmuş, bilgisiz konuşmamış, iyilik, doğruluk, güzellik üzerine bir hayat çizgisi belirlemiş, herkesin emin olduğu, gurur duyduğum, mütevazı, adil bir insan, yokluğuna hiç alışamadığım babamın mezarını sık-sık ziyaret ediyor, yaptığım hataları, pişmanlıklarımı, yalnızlığımı ve dertlerimi anlatıyor, yalnız onunla paylaşıyorum.
Geçenlerde yine mezarını ziyarete gittim.
Herkese sorduğum ama yanıt alamadığım sorunun cevabını yine bana babam verdi.
|
Sonsöz;
Hayatı çekilmez, zor kılan, kendine zindan eden insanoğlu,
Onlarca defa aynı delikten ısırılan, ders almayan, kendini düzeltme gayreti içinde olmayan insanoğlu,
Akletmeyen/düşünmeyen, itiraf edip gerçeklerle yüz-yüze gelmekten korkan, hep ektiğini biçen, kendine zulmeden insanoğlu.
Şikâyet eden yine insanoğlu,
Taşıdığı yükün önemini kavrayamayan insanoğlu,
Her gün biraz daha mutsuz, çaresiz, çıkmaza, kaosa sürüklenmekte.
Kaçınılmaz sonla her an karşılaşacağını bildiği halde.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder